rîfler [Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sözleri] de, muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısmdır. Bunları tefsîr etmek mecbûriyyeti, islâm dîninde (İctihâd) müessesesinin kurul- masına sebeb olmuşdur. Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” de, bizzat ictihâd yapmışdır. Onun ve Eshâb-ı kirâmın “ra- dıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yapdıkları ictihâdlar, İslâm bilgile- rinin temelidir. İslâm dînini yeni kabûl eden kavmlerin, kendi din- lerine göre mukaddes saydıkları şeylerin islâm dînindeki hükmünün ne olduğunu, islâm dîninin bunlar hakkında nasıl hükm etdiğini sor- dukları zemân, islâm âlimleri bunlara cevâblar vermişlerdir. Bunlar- dan i’tikâd, îmân ile ilgili mes’elelerin hâl edilmesi, cevâb verilme- sinden (Kelâm) ilmi meydâna gelmişdir. Kelâm âlimlerinin islâmı yeni kabûl edenlere, eski dinlerinin niçin yanlış olduğunu mantıkî bir tarzda isbât etmeleri îcâb ediyordu. Kelâm âlimleri “rahime-hü- mullahü teâlâ” bu mes’eleleri çözmek için çok uğraşdılar. Birçok hakîkatler ve çok kıymetli mantık ilmi ortaya çıkdı. Bir yandan da, yeni müslimân olanlara Allahü teâlânın var ve bir olduğunu, ebedî olduğunu, doğmamış ve doğurmamış olduğunu, onların anlıyacağı tarzda anlatmak ve şübhelerini ortadan kaldırmak îcâb ediyordu. Kelâm âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” bu işde çok muvaffak ol- dular. Bu mukaddes vazîfeyi yapmakda, müslimân fen adamları da, kelâm âlimlerine yardımcı oldular. Meselâ, yıldızlara kudsiyyet ve- ren Sâbiî ve Veseniye ismindeki putperestleri, bu yanlış i’tikâddan uzaklaşdırmak için, mantık ve hey’et [astronomi] âlimi Ya’kûb bin İshak El-Kindî senelerce uğraşdı ve sonunda onlara, düşüncelerinin yanlış olduğunu vesîkalarla isbât etdi. Ne yazık ki, kendisi, eski Yu- nan felesoflarının sapık fikrlerinin te’sîrleri altında kalarak Mu’tezi- lî oldu. 260 [m. 873] de, Bağdâdda vefât etdi. Beşinci Abbâsî halîfesi Hârûnürreşîd[1] zemânında, Bağdâdda (Dâr-ül-hikmet) isminde bir müessese kurulmuşdu. Bu müessese büyük bir terceme bürosu idi. Yalnız Bağdâdda değil, Şâmda, Har- rânda, Antakyada da, böyle ilm merkezleri kurulmuşdu. Buralar- da yunancadan ve latinceden eserler terceme edildi. Hind, Fars ki- tâbları da bunlara eklendi. Ya’nî hakîkî (Rönesans) [Eski kıymet- li eserlere dönüş] ilk def’a Bağdâdda başladı. İlk olarak Eflâtûnun, Porphyriosun, Aristotelesin [Aristonun] eserleri arabîye terceme edildi. İslâm âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” bunları dikkat ile tedkîk etdiler. Yunan ve Latin filozoflarının ba’zı fikrlerinin doğ- ru, ekserîsinin de hatâlı, bozuk olduğunu isbât etdiler. Bunların, (Muhkem) olan âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler, akllarına ve man- [1] Hârûn Reşîd, 193 [m. 809] da Tûsda vefât etdi. – 451 –
tıklarına ters düşüyordu. Onların, fen ve din bilgilerinin çoğunda câhil oldukları, aklın, fikrin anlıyamadığı bilgilerde, dahâ çok yanıl- dıkları görüldü. Hakîkî âlimler, meselâ imâm-ı Gazâlî, imâm-ı Rab- bânî “rahime-hümallahü teâlâ”, bu felsefecilerin en mühim îmân bilgilerine inanmadıklarını görmüşler, küfrlerine sebeb olan yanlış inanışlarını uzun uzun bildirmişlerdir. İmâm-ı Gazâlînin (El-mün- kizü aniddalâl) kitâbında bu husûsda geniş bilgi vardır. Hakîkî islâm âlimleri, kelâm bilgilerinde, (Müteşâbih) âyet-i ke- rîme ve hadîslerin açıklamalarında, yalnız Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ an- hüm ecma’în” ictihâdlarına uymuşlar, eski felsefecilerin bunlara uymıyan fikrlerini red etmişler, böylece islâm dînini, hıristiyanlık gibi bozulmakdan korumuşlardır. Câhil kimseler ise, felesofların her sözlerinin doğru olacağını zannederek, bunlara teslîm olmuş- lardır. İşte böylece (Mu’tezile) denilen bozuk bir islâm fırkası mey- dâna geldi. Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” islâ- miyyetde yetmişiki bozuk fırkanın hâsıl olacağını haber vermişdir. Yunan, Hind, Fars, Latin felsefelerinden ilhâm alan, İbni Sînâ, Fâ- râbî, İbni Tufeyl, İbni Rüşd, İbni Bâce gibi filozoflar zuhûr ederek, ba’zı bilgilerde Kur’ân-ı kerîmin hak yolundan ayrılmışlardır. İbni Haldûn[1], islâm ilmlerini (Ulûm-i Nakliyye) [Tefsîr, Kırâet, Hadîs, Fıkh, Ferâiz, Kelâm, Tesavvuf] ve (Ulûm-i akliyye) [Mantık, Fizik, Tabi’at, Kimyâ, Matematik, Geometri, Mesâha, Münâzara ve Ast- ronomi] adıyla ikiye ayırmışdır. Bunlardan birincilere (din bilgile- ri), ikincilerden tecribe ile anlaşılabilenlere ise (fen bilgileri) denir. İmâm-ı Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” rumca öğrenerek eski yunan felsefesini incelemiş, doğru bulmadığı yerlerini red etmişdir. Hârûnürreşîd “rahime-hullahü teâlâ” zemânında islâm ilmlerine karışdırılan felsefe, Montesquieu, Spinoza gibi filozoflara rehber- lik etmiş, bunlar “Farabius” adını verdikleri Fârâbînin te’sîri altın- da kaldıklarını açıkça i’tirâf etmişlerdir. İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” yetmişiki fırkadan ilk zuhûr eden şî’î fırkasının Dâî’leri ile savaşdı. Dâî’ler, Kur’ân-ı kerîmin bir iç yüzü (bâtını), bir de dış yüzü (zâhiri) oldu- ğunu iddi’â etdiler. Bunlara (Bâtınî fırkası) ismi verilmişdir. İmâm-ı Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” bunların felsefelerini ko- layca yıkdı. Bâtınîler bu mağlûbiyyetden sonra, islâmiyyetden da- hâ ziyâde ayrıldılar. Ma’nâları açık olmıyan âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere yanlış ma’nâlar vererek (Mülhid) oldular. Siyâsî [1] İbni Hâldûn, 808 [m. 1406] de vefât etdi. – 452 –
maksadları sebebi ile işi azıtarak, hak yoldaki (Ehl-i sünnet) müs- limânlarının başına belâ oldular. Şî’îler, Alî “radıyallahü teâlâ anh” tarafdârıyız diyerek, İslâm dînine yeni bir felsefe karışdırdılar. Muhtelif fırkaları zuhûr etdi. Hâricîler önceden Alî “radıyallahü anh” tarafdârı görünüp, sonra Ona düşman oldular. Bunların i’tikâdına göre, (Büyük günâh işle- yen mü’min, kâfir olur). Bunun için, Alî ve Mu’âviyenin “radıyal- lahü teâlâ anhümâ” kâfir olduklarını iddi’a etmişlerdir. Bu akîde- ye [inanca] karşı, ortaya yeni bir akîde dahâ çıkdı. Bunlar her şey- de akla tâbi’ olarak, (Mü’minin mü’mini öldürmesi gibi, çok büyük bir günâh işleyen kimse hakkında insanlar, yeryüzünde, karâr ve- remez. Onlar hakkında, ancak Allahü teâlâ, âhıretde hükm ede- cekdir. Onun için, bunlar ne mü’min, ne de kâfirdir) dediler. Bu yeni akîdeye tâbi olanlara (Mu’tezile) adı verildi. Şî’î fırkasından bir de (Gâliye) [ya’nî taşkınlar] fırkası zuhûr etdi ki, bunların akî- desine göre, Cennet ve Cehennem dünyâda bulunmakdadır. Bun- lar temâmen kâfirdirler. İslâmiyyet ile hiçbir alâkaları yokdur. İslâmiyyeti içerden yıkmak istiyen ingilizler, islâm ismi altında, yeni bozuk fırkalar meydâna getirdiler. Bunlar arasında, Behâiyye, Kâdıyâniyye ve Teblîg-ı cemâat fırkaları şöhret buldu. 35.ci sahîfe- ye ve (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının 499.cu sahîfesine bakınız! 1 — BEHÂÎLER: Bunların reîsi Elbâb Alî isminde bir Îrânlı- dır. Kendisine ayna derdi. Bu aynada Allah görünüyor derdi. Ölünce, Behâüllah, sonra bunun oğlu Abbâs reîs oldu. Abbâs 1339 [m. 1921] de ölünce, yerine oğlu Şevkı geçdi. Behâullah, peygam- ber olduğunu söylerdi. Bunlara göre, ondokuz adedi mukaddes imiş. Her ahlâksızlık şeref imiş. Her dilde kitâbları vardır. Adam aldatmasını ingilizlerden öğrendiler. 2 — KÂDİYÂNÎLER: Bunlara Ahmedî de denir. Câmi’ul-ez- her üstâdlarından, M.Ebû Zühre diyor ki, (Kâdiyânîliğin kurucusu mirzâ Ahmed, 1326 [m. 1908] de öldü. Lahor civârında Kadyan ka- sabasına defn edildi. Îsâ aleyhisselâm yehûdîlerden kaçıp Kişmîre geldi. Kişmîrde öldü derler. Ahmed Kâdıyânîye peygamber diyor- lar. Kur’ân-ı kerîm, yehûdîlerin ve hıristiyanların hayrlı olduğunu bildiriyor. Bunun için, ingilizleri sevmek ibâdetdir diyorlar. Cihâd emri bitdi. Bize kâfir demiyene biz de kâfir demeyiz. Kâdiyânî ol- mıyana kız verilmez. Onlardan kız alınır diyorlar). Kendilerine inanmıyan müslimânlara kitâbsız kâfir diyorlar. Dîr-i zûr medresesi müderrislerinden allâme Hüseyn Muham- med “rahmetullahi aleyh”, Kâdıyânîlerin küfre sebeb olan sözleri- – 453 –
ni (Erreddü alel-Kâdiyânîyye) kitâbında uzun yazmakdadır. Böy- le ismler altında gizlenen kâfirler, kendilerini müslimân tanıtıyor- lar. Hıristiyanlarla, yehûdîlerle münâkaşa ederek, islâmiyyetin hak din, biricik se’âdet yolu olduğunu isbât ediyorlar. Buna aldananlar, hemen müslimân oluyorlar. Fekat Behâîler, Kâdiyânîler, Şî’îler ve Vehhâbîler, bu zevallıları aldatarak, kendi bozuk fırkalarına çeki- yorlar. Nobel mükâfâtı almış olan fizikci Abdüsselâm Kâdiyânîdir. Cenûb Afrikada, 1980 senesinde hıristiyanlara karşı mücâdele ederek, onları islâmiyyete cezb eden, Ahmed Didad de, Ehl-i sün- net değildir. Yeni müslimân olanların, Ehl-i sünnetin hak yoluna, ebedî se’âdete kavuşmalarına mâni’ olmakdadırlar. (Tesavvuf ehli): Hak yolda olan (Ehl-i sünnet fırkasından), Sô- fîler meydâna çıkdı. Bunlar felsefeye bulaşmadı. Kur’ân-ı kerîmi tâm anlıyabilmek ve hakîkî müslimân olmak için Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yalnız emr ve yasaklarına değil, her hâline ve ahlâkına uymalıdır dediler. Sôfîlerin yollarının esâsı şunlardır: 1) Fakîrlik, ya’nî her işde, her şeyde Allahü teâlâya muhtâc ol- duğunu bilmekdir. Hiç kimse ve hiçbir şey, hiçbir şeyi yaratamaz. Fekat, Allahü teâlânın yaratmasına sebeb olurlar. Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır dediler. 2) Zühd ve takvâ, her işde islâmiyyete uymakdır. Dînin bütün ahkâmına temâmen uyarak çalışmak, iyilik yapmak ve boş zemân- larını ibâdet ile geçirmekdir. Bugün de sûfî kelimesi, (sofu) şeklin- de, dîne çok bağlı olan kimseler için kullanılmakdadır. 3) Tefekkür, sükût ve zikr, ya’nî hep Allahü teâlânın varlığını, ni’metlerini düşünmek, lüzûmsuz konuşmamak, hiç kimse ile mü- nâkaşa etmemek, mümkin olduğu kadar az konuşmak ve dâimâ Allahü teâlânın ismini zikr etmekdir. 4) Hâl ve makâm, ya’nî kalbe gelen nûrlarda, kalbin, rûhun te- mizlenme derecesini anlamak ve kendinin haddini bilmekdir. En meşhûr ve ilk sûfî Hasen-i Basrîdir “radıyallahü teâlâ anh”. 21 [m. 624] de tevellüd ve 110 [m. 728] târîhinde vefât etdi. Ha- sen-i Basrî, öyle büyük bir din âlimidir ki, bütün müslimânlar bü- yük bir imâm [müctehid] olarak tanırlar. Kuvvetli seciyesi, derin ilmi ile meşhûrdur. Va’zlarında herkesin gönlüne Allah korkusu telkîn etmeğe çalışmışdır. Kendisinden birçok hadîs-i şerîf rivâyet edilen büyük bir hadîs âlimidir. Mu’tezile felsefesinin kurucusu (Vâsıl bin Atâ), önce Hasen-i Basrînin talebesi idi. Sonra, onun – 454 –
dersinden ayrıldı. (Mu’tezil), ayrılan demekdir. (Mu’tezile)nin ikinci bir ismi, (Kaderiyye)dir. Çünki bunlar, kaderi inkâr ederler. (Kul kendi yapdıklarının yaratıcısıdır. Allah hiçbir zemân fenâlık yaratmaz. İnsanın irâde ve yaratmak kudreti vardır. O hâlde bir fe- nâlık yapmışsa, bütün mes’ûliyyet ondadır. Bunu kader veyâ mu- kadderât ile te’vîl etmek imkânı yokdur) demekdedirler. Hasen-i Basrînin talebesi olan ve dâimâ onun meclisinde bulunan, Vâsıl bin Atâ, kaderiyye düşüncesini ortaya çıkardı. Onun için, kadere inanan, Hasen-i Basrî, onu yanından uzaklaşdırdı. (Tesavvuf ehli)ne ya’nî Sôfîlere göre, Hakîkî var olan ancak Allahü teâlâdır. Allahü teâlâ, mutlak varlık, mutlak iyilik, mutlak güzellik sâhibidir. O, gizli bir hazîne iken, kendini tanıtmak istedi. Dünyâyı ve dünyâda yaşıyanları yaratmasının sebebi budur. Alla- hü teâlâ, hiçbir mahlûka hulûl etmemişdir. (Ya’nî onların içinde değildir.) Hiçbir insan, ilah olamaz. Allahü teâlâ insanın sıfatlarını kendi sıfatlarına benziyen bir sûretde yaratmışdır. Fekat, bu ben- zeyiş o kadar azdır ki, Onun sıfatlarını deniz sayarsak, insanın sı- fatları ancak onun köpüğü olur. Tesavvufun gâyesi, insanı (Ma’rifet-i ilâhiyye)ye kavuşdur- makdır. Ya’nî Allahü teâlânın sıfatlarını tanıtmakdır. Onun zâtı- nı, ya’nî kendisini tanımak mümkin değildir. Peygamberimiz “sal- lallahü aleyhi ve sellem”, (Allahü teâlânın zâtını düşünmeyiniz. Onun ni’metlerini düşününüz!) buyurmuşdur. Ya’nî, Onun kendi- sinin nasıl olduğunu değil, sıfatlarını ve insanlara verdiği ni’metle- ri düşünmelidir. Bir kerre de, (Allahü teâlânın nasıl olduğunu dü- şündüğün zemân, hâtırına her ne gelirse, bu gelenlerin hiçbiri, Al- lah değildir) buyurdu. İnsanın aklının kapasitesi, sâhası sınırlıdır. Bu sınırın dışında olanları anlıyamaz. Bunları düşünürse, yanılır. Hakîkate kavuşamaz. İnsan aklı, insan düşüncesi, din bilgilerinde- ki incelikleri, hikmetleri anlıyamaz. Bunun için, din bilgilerine fel- sefe karışdıranlar, islâm dîninin gösterdiği doğru yoldan ayrılmış- lar, (Bid’at ehli) veyâ (Mürted) olmuşlardır. Bid’at ehli olanlar, kâfir değildir, müslimândırlar. Fekat, doğru yoldan ayrılmış, yet- mişiki bozuk fırkanın birinden olmuşlardır. Bu, felsefe kurbanla- rının, Kur’ân-ı kerîmden anladıkları yanlış akîdeler, küfre sebeb olmadığı için, müslimândırlar. (İslâm felsefesi diye birşey yokdur. İslâmiyyete sonradan felsefe karışdıranlar olmuşdur) dememiz lâ- zımdır. Ehl-i sünnet âlimlerine “rahime-hümullahü teâlâ” göre, is- lâm bilgilerinin ölçüsü, insan aklı, insanın düşüncesi değil, muh- kem olan [ma’nâları açık olan] âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler- dir. Tesavvufun esâsı insanın kendini (aczini, zevallılığını) tanı- – 455 –
makdır. Tesavvuf, sırf Allah sevgisi, yüce (Ulvî) aşk esâsı üzerine kurulmuşdur. Buna da ancak, Muhammed aleyhisselâma uymakla kavuşulabilir. Tesavvuf yolunda ilerlerken, kalbde, birçok hâller hâsıl olur. Bu hâllerden biri, (vahdet-i vücûd) ya’nî (Varlık birdir. Mahlûklar, hâlıkın görünüşüdür) hâlidir. Evet Kur’ân-ı kerîmde beyân buyurulduğu gibi, Allahü teâlâ, insanın kalbine tecellî eder. Fekat, bu tecellî yalnız Allahü teâlânın sıfatlarının tecellîsidir. Akl ile alâkası yokdur. Tesavvuf ehli, Allahın tecellîsini kalbinde du- yar. Onun için tesavvuf ehline ölüm bir felâket değil, güzel ve tat- lı bir şeydir. Tekrar Allaha dönmek olduğundan ancak bir sevinç vesîlesidir. Büyük mütesavvıf, Mevlânâ Celâlüddîn-i Rûmî “rahi- me-hullahü teâlâ” ölüme, (Şeb-i arûs = Düğün gecesi) adını ver- mekdedir. Tesavvufda, keder ve ümmîdsizlik yokdur. Yalnız sevgi ve tecellîler vardır. Mevlânâ “kuddise sirruh”, (Bizim dergâhımız ümmîdsizlerin dergâhı değildir) diyor. Sözleri aynen şöyledir: (Bâ- zâ, Bâzâ, Her ançe hestî Bâzâ), (Gel, gel, her kim olursan ol gel, Allaha ikilik koşanlardan, mecûsîlerden, puta tapanlardan da ol- san gel! Bizim dergâhımız ümmîdsizlik dergâhı değildir. Tevbeni yüz def’a bozmuş olsan bile, gel!) Bu sözler, onüçüncü asrda yaşa- mış, Baba Efdal Kâşîye de nisbet edilmekdedir. Tesavvuf ehli ara- sında, imâm-ı Rabbânî, Cüneyd-i Bağdâdî, Abdülkâdir-i Geylanî, Mevlânâ Celâlüddîn-i Rûmî gibi büyük velîler, Sultân Veled, Yû- nus Emre, Bağdâdlı Mevlânâ Hâlid gibi Hak âşıkları vardır. Yuka- rıda bildirilen (Vahdet-i vücûd), tesavvufun gâyesi, sonu değildir. Gâyeye götüren yolculuklarda, kalbde hâsıl olan ve akl ile, fikr ile, madde ile ilgisi olmıyan bilgilerdir. Bunlar kalbde bulunmaz, kalb- de görünürler. Onun için, vahdet-i vücûd yerine (Vahdet-i şühûd) demelidir. Kalb, temizlenince, ayna gibi olur. Kalbde görünenler, Allahü teâlânın zâtı değildir. Hattâ sıfatları da değildir. Sıfatları- nın zılları, sûretleridir. Allahü teâlâ kendi, görme, işitme, bilme gi- bi sıfatlarının sûretlerini, benzerlerini, insanlara vermişdir. Ver- dikleri Onunkiler gibi değildir. Onun görmesi, ezelîdir, ebedîdir. Her zemân, her şeyi görür. Vâsıtasız, âletsiz devâmlı görür. İnsa- nın görmesi böyle değildir. Bunun için, Onun görmesi hakîkî gör- mekdir. İnsanın görmesi, o görmenin sûreti, zıllidir, diyoruz. Gör- mesinin zılli gözde, işitmesinin zılli kulakda tecellî etdiği gibi, sev- mesi, bilmesi ve başka birçok sıfatlarının zılleri de, insanın kalbin- de tecellî eder, hâsıl olur. [Kalb, göğsümüzün sol tarafındaki et parçası değildir. Bu et parçasına (yürek) denir. Kalb, yürekde bu- lunan bir kuvvetdir. Buna (gönül) diyoruz. Yürek, hayvanlarda da vardır. Kalb, insana mahsûsdur.] Gözün görebilmesi için, hasta, bozuk olmaması lâzım olduğu gibi, kalbin de, bu tecellîye kavuşa- – 456 –
bilmesi için, hasta olmaması lâzımdır. Kalbi hastalıkdan kurtaran ilâc, üç şeyden yapılır. Bunlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi îmân etmek, ibâdetleri yapmak ve harâmlardan sakınmakdır. İslâmiyyetden ve tesavvufdan habe- ri olmıyan kimseler, dîni, dünyâ kazançlarına âlet ediyorlar. Bu yo- bazlar, tesavvufa, hattâ ibâdetlere, mistik bir hareket olarak, mü- zik sokmuş, müzik âletlerinin nağmelerine göre vücûd hareketleri yapmak gibi husûslara, âyin demişlerdir. [Mevlevî âyinleri gibi.] Başlarında mezâr taşına benzeyen beyâz uzun külâhları (sikkeleri) ile dönen mevlevîler, sağ ellerini semâya kaldırırlar ve sol ellerini semâdan aldıklarını dünyâ yüzüne göndermeği belirtmek için, aşa- ğı indirirler. İslâm dîni ile hiçbir alâkası olmıyan ve âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde bulunmıyan böyle âyinleri, tarîkat olarak, İs- lâmiyyet olarak tanıtıyorlar. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hiçbiri, böyle âyinler yapmadı. Onların zemânlarında tesavvuf var- dı. Fekat böyle tarîkatçılık yokdu. Şimdi, bu âyinleri görmek için dünyânın her tarafından birçok insan gelmekdedir. Yabancı diller- de tesavvuf hakkında yazılan eserler çokdur ve hepsinde bu bid’at, bozuk yollardan bahs olunmakdadır. İmâm-ı Gazâlî “rahime hul- lahü teâlâ” hem kelâm âlimi, hem de hakîkî tesavvufun mütehas- sıslarından idi. Kanûnî Sultân Süleymânın “rahime hullahü teâlâ” şeyhulislâmı büyük din âlimi Ebüssü’ûd Efendi “rahime hullahü teâlâ” (896 [m. 1490]-982 [m. 1574]) nin tesavvuf ehline karşı çok sert davrandığı, hattâ onların i’dâmı için fetvâ verdiği söylenir. Bu doğru değildir. Ebüssü’ûd Efendi, tesavvuf ehli için değil, bunların içine karışan sapık tarîkatçılar için ve (Tesavvufda yüksek derece- ye varanlar için, din teklîfleri kalkmışdır. Onlar için halâl ile harâ- mın farkı yokdur) diyenler için sert davranmış ve bunların fitne çı- karmak, İslâmiyyeti yıkmak günâhları için, i’dâm edilmelerine fet- vâ vermişdir. İslâm ilmlerine felsefe karışdıranları red edenlerin başında, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bulunmakdadır. Meşhûr olan bir hadîs-i şerîfinde, (Ümmetim yetmişüç fırkaya ay- rılacak. Yetmişikisi Cehenneme gidecek, yalnız birisi kurtulacak. Bunlar benim ve eshâbımın yolunda olanlardır) buyurdu. Gele- cekden haber veren bu hadîs-i şerîf, büyük bir mu’cizedir. Resû- lullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” haber verdiği gibi oldu. İs- lâm bilgilerine felsefeyi karışdırarak, Eshâb-ı kirâmın yolundan ayrılan yetmişiki fırkayı ve bunların felsefelerini, (Ehl-i sünnet) âlimleri uzun bildirmişler, yukarıdaki hadîs-i şerîfin ışığı altında, – 457 –
bunları vesîkalarla red etmişlerdir. Bu büyük âlimlerden biri, Sey- yid Şerîf Cürcânîdir “rahime-hullahü teâlâ”. Tesavvufda vilâyet derecesine yükselmiş olan bu derin âlim, 816 [m. 1413] da Şirâzda vefât etmişdir. (Şerh-i Mevâkıf) kitâbının çok yeri bu vesîkalarla doludur. Kelâm ilminin en yüksek derecesinde bulunan Sa’ded- dîn-i Teftâzânî de “rahime-hullahü teâlâ” çok kıymetli (Şerh-i akâid) kitâbında, bid’at felsefesini kökünden yıkmışdır. 792 [m. 1389] da Semerkandda vefât etmişdir. 548 [m. 1153] de Bağdâdda vefât etmiş olan Muhammed Şihristânînin “rahime-hullahü teâlâ” (El-milel ven-nihal) kitâbı ise, başından sonuna kadar, bu reddiy- yelerle doludur. Bu arabî kitâb ve türkçe tercemesi, tekrâr tekrâr basdırılmışdır. UNESCO tarafından Avrupa dillerine terceme ve neşr edilmiş, İslâmiyyetin aslında felsefe bulunmadığını ve islâm felsefesi sözünün doğru olmadığını bütün dünyâ anlamışdır. İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” hem tesav- vufu, hem de metafiziği incelemiş, (El-münkız) ve (Et-tehâfütül-fe- lâsife) kitâblarında, felsefecilerin yalnız akla dayandıklarını, çok yanıldıklarını, tesavvufcuların ise, yalnız âyet-i kerîmlere ve hadîs-i şerîflere tâbi’ olarak hakîkî îmâna ve ebedî se’âdete kavuşdukları- nı bildirmişdir. Yukarıda müslimân olduklarını bildirdiğimiz, yet- mişiki bid’at ehlinin felsefelerini incelemiş, bunların yunan filozof- larının te’sîrleri altında kaldıklarını görmüşdür. (Bid’at ehli) deni- len müslimânların akîdelerinin hakîkate, ya’nî Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uygun olmadığı görülür. Bunların yunan felsefesin- den almış oldukları parçalara, 21. asrda artık i’tibâr edilmemekde- dir. Bid’at sâhibi müslimânların akîdeleri birbiri ile kıyâs edilecek olursa, görülür ki, Allahü teâlânın birliği, büyüklüğü, her şeyin On- dan geldiği, Onun her şeye hâkim, kâdir olması, islâm dîninin en hakîkî ve en son din olması, Kur’ân-ı kerîmin Allah kelâmı oluşu ve Muhammed “aleyhisselâm”ın Onun son Peygamberi bulunması husûsunda hepsi ittifaklıdır. Hepsi bunları bildirmekdedirler. İnsa- nı, hıristiyanlar gibi, (günâhkar) değil, kudsî bir varlık sayarlar. Bu- nun için, yetmişiki bid’at fırkasının hepsi mü’mindir, müslimândır. Böyle olmakla berâber, akl ile dîni ve felsefeyi bir tutmakdadırlar. Bunun için, îmânlarında farklılıklar vardır. Muhtelif felsefelere bağlı oldukları için, aralarında ma’nâsız ayrılıklar, mücâdeleler baş göstermişdir. Bunların hangisinin haklı olduğu ancak ilm ile ve ha- dîs-i şerîfler ile karşılaşdırmakla ortaya çıkar, yoksa zor kullanarak, birbirine düşman olarak, birbirini bozuk sayarak değil! İslâm âlimlerine göre, islâmiyyet beş şeyi muhâfaza altına al- mışdır. Bunlar; 1) Can, 2) Mal, 3) Akl, 4) Nesl, 5) Dindir. O hâlde, – 458 –
sırf kendi inandığı felsefe doğrudur diye, mala, cana kıyan, hiçbir nasîhate ehemmiyyet vermeyen, bid’at sâhibi bir kimsenin, yâ dî- ni, yâ da aklı yokdur. Şimdi bid’at sâhiblerinin îmân bilgilerine karışdırdıkları felsefe- lerini bir tarafa bırakarak, Kur’ân-ı kerîmden seçdiğimiz âyetlerle, Allahü teâlânın hakîkî müslimândan ne istediğini ve ona ne emrler verdiğini bir kerre dahâ tedkîk edelim. Çünki, İslâmiyyetin aslında felsefe yokdur. Yetmişiki bid’at fırkası, felsefeyi islâm dînine karış- dırmış, islâmiyyeti yaralamışlardır. Bir tarafdan, eski yunan felsefe- sini din bilgilerine karışdırmışlar, bir yandan da, kendi görüşlerine, düşünüşlerine göre din bilgilerini değişdirmişlerdir. Muhammed aleyhisselâmın Cennete gideceklerini müjdelediği (Ehl-i sünnet vel cemâ’at) fırkası ise, din bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” işitdikleri gibi almışlar, yunan felsefesini ve kendi düşüncelerini bu bilgilere hiç karışdırmamışlardır. Bu bilgile- ri, başka dinlerin bilgilerinden ve felsefeden ve kendi akllarından üstün tutmuşlardır. Çünki islâmiyyet, akl-ı selîmin kabûl edeceği bilgilerdir. İslâm bilgilerinden birinin bile, doğru olduğunda şübhe eden bir aklın, selîm olmadığı, sakîm, bozuk olduğu anlaşılır. İslâm dînini noksan sanıp, felsefe ile tamâmlamağa kalkışan bir aklın noksan olduğu anlaşılır. Bir kâfir, akl-ı selîmi ile hareket ederse, ahlâkı ve işleri, Allahü teâlânın emrlerine uygun olur. Allahü teâlâ- nın ona îmân ihsân edeceği, İsmâ’îl Hakkı Bursevînin[1] (Rûh-ul-be- yân) tefsîri altıncı cüz’ sonunda yazılıdır. Ehl-i sünnet âlimleri “ra- hime-hümullahü teâlâ”, yunan felsefesine, ancak onları red etmek için, kendi kitâblarında yer vermişlerdir. Bid’at ve dalâlet fırkaları, yunan felsefesini din bilgilerine karışdırmak için, Ehl-i sünnet fırka- sı ise, onları din bilgilerinden ayırmak ve uzaklaşdırmak için çalış- mışlardır. O hâlde, islâm dînini doğru olarak öğrenmek ve kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak istiyenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını okuması lâzımdır. Yûnüs sûresi 44. cü âyetinde meâlen, (Şübhesiz Allah insanla- ra hiçbir şeyle zulm etmez. İnsanlar nefslerine zulm ediyorlar) bu- yurulmuşdur. Ra’d sûresinin 12. âyetinde meâlen, (Bir millet, kendini bozma- dıkça, Allah onların hâllerini değişdirmez) buyurulmuşdur. Yûnüs sûresi 108.ci âyetinde meâlen, (Doğru yola giren, kendi- si için girmiş, sapıtan kendi zararına sapıtmışdır) buyurulmuşdur. [1] İsmâ’îl Hakkı 1137 [m. 1725] de vefât etdi. – 459 –
O hâlde, nasıl bir insan olmalıyız? Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîm- de, kendine inananları ta’rîf etmekdedir. Furkan sûresinin 63-73. cü âyetlerinde meâlen, (Rahîm olan Allahü teâlânın kulları, yer yü- zünde gönül alçaklığı ile vakar ve tevâzu’ ile yürürler. Câhiller, on- lara sataşacak olursa, bunlara [sağlık ve selâmet sizin üzerinize ol- sun gibi] güzel sözler söylerler. [Ya’nî, büyük bir yumuşaklık göste- rirler.] Onlar geceleri secde yapar ve kıyâmda dururlar [ya’nî, ne- mâz kılarlar.] Onlar, yâ Rabbî, Cehennem azâbını bizden uzaklaş- dır. Cehennem azâbı devâmlıdır ve çok şiddetlidir. Orası şübhesiz kötü bir yer ve kötü bir durakdır derler. Birşey verdikleri zemân, is- râf etmezler. Cimrilik de yapmazlar. İkisi ortası bir yol tutarlar. Kimsenin hakkını yimezler. Allaha şerîk koşmaz, Ondan başkasına yalvarmazlar. Allahın dokunulmasını harâm etdiği cana kıyıp, hak- sız olarak kimseyi öldürmezler. [Ancak suçluları cezâlandırırlar.] Zinâ etmezler. Kim bunlardan birini yaparsa günâh işlemiş olur. Kıyâmet günü azâbı kat kat olur. Orada zelîl ve hakîr olarak ebedî bırakılır. Ancak, Allah, tevbe eden ve doğru îmân eden ve ibâdet yapan, fâideli iş yapanların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allah, afv ve merhamet sâhibidir. Kim tevbe eder, amel-i sâlih işlerse Allahü teâlâya [tevbesi makbûl ve Onun rızâsına kavuşmuş olarak] döner. Onlar yalan yere şâhidlik yapmazlar. Fâidesiz ve zararlı işlerden kaçınırlar. Kendilerine âyetler okunduğu zemân, kör ve sağır dav- ranmazlar, [dikkat ile dinlerler. Bu âyetlerle kendilerine yapılması emredilen şeyleri yaparlar.]) buyurulmuşdur. Mâide sûresinin 8. ci âyetinde meâlen, (Ey îmân edenler! Bir millete olan öfkeniz, sizi adâletsizliğe sürüklemesin. Âdil olunuz!) buyurulmuşdur. Mâide sûresinin 89. cu âyetinde meâlen, (Allah rastgele etdiği- niz yemînlerden değil, bile bile [yalan olarak] etdiğiniz yemînler- den hesâb sorar) buyurulmuşdur. Nahl sûresi, Bekara sûresi ve dahâ birçok sûrelerde meâlen, (Allah, sabr edenlerle berâberdir. Sabr ediniz. Sabr et, sabr Allah içindir) buyurulmuşdur. Bekara sûresinin 217. ci âyetinde meâlen, (Fitne çıkarmak, öl- dürmekden dahâ kötüdür) buyurulmuşdur. Bekara sûresinin 262. âyetinde meâlen, (Verdiğin malı başa kakma!) buyurulmuşdur. Bekara sûresi 271.ci âyetinde meâlen, (Sadakaları gizli vermek dahâ iyidir) buyurulmuşdur. En’âm sûresi 151. ci ve Furkân sûresi 68. âyetlerinde meâlen, – 460 –
(Cana kıymayın) buyurulmuşdur. A’râf sûresinin 31. ci âyetinde meâlen, (Allah mallarını isrâf edenleri sevmez) buyurulmuşdur. A’raf sûresinin 56. cı âyetinde meâlen, (Bozgunculuk yapma- yın!) buyurulmuşdur. Tevbe sûresinin 7. ci âyetinde meâlen, (Allah, sözleşmeleri boz- makdan sakınanları sever) buyurulmuşdur. İbrâhîm sûresinin 26. âyetinde meâlen, ([Küfre sebeb olan çir- kin söz söylemeyiniz.] Çirkin kelâm, rüzgârın yerden kopardığı, kökü olmıyan çirkin bir ağaca benzer) buyurulmuşdur. Nahl sûresi 90. âyetinde meâlen, (Allah, adâleti, iyilik yapmağı, akrabâya bakmağı emr eder. Hayâsızlığı, fenâlığı ve haddini aşma- ğı men’ eder. [Âyet-i kerîmedeki ihsân, tesavvuf demekdir. Allahü teâlâya, görür gibi ibâdet etmekdir]) buyurulmuşdur. İsrâ sûresinin 23-24. cü âyetlerinde [ve Ahkâf 15] meâlen, (Anana, babana öf deme, onları azarlama! Onlara tatlı söyle, on- lara acıyarak alçak gönüllülük göster. Rabbim, onlar beni küçük- ken yetişdirdikleri gibi, sen de, onlara merhamet et diye düâ et!) buyurulmuşdur. İsrâ sûresi 26. cı âyetinde meâlen, (Akrabâna, yolcuya, düşkü- ne hakkını ver! Elindekini isrâf etme!) buyurulmuşdur. İsrâ sûresi 28. ci âyetinde ise meâlen, ([Eğer fakîrlere verecek şeyin yoksa, onlara birşey veremiyeceksen], hiç olmazsa onlara tat- lı söz söyle) buyurulmuşdur. Tâhâ sûresinin 131.ci âyetinde meâlen, (O kâfirlerden, kendile- rini imtihân etmek için bol bol rızk verdiğimiz kimselere bakma! [Dünyâlıkları onları azâba götürecekdir!] Rabbinin sana verdiği rızk, dahâ iyi ve dahâ devâmlıdır) buyurulmuşdur. Rûm sûresinin 31. ci ve 32. ci âyetlerinde meâlen, (Dinde ayrı ayrı fırkalara ayrılıp, her fırka, kendisini doğru yolda sanarak se- vindiği [ve diğer fırkalara düşman olduğu] kimselerden ve müşrik- lerden olmayınız!) buyurulmuşdur. Şûrâ sûresi 13. cü âyetinde meâlen, (Dine bağlı kalın! Tevhîd ve îmânda ayrılığa düşmeyin!) buyurulmuşdur. Câsiye sûresinin 18-19.cu âyetlerinde meâlen, ([Şehvetlerine uyan] câhillere tâbi’ olma! Onlar, seni Allahın azâbından kurtara- mazlar. Zâlimler islâma olan düşmanlıklarında birbirinin dostu- – 461 –
dur. Allahdan korkanların dostu ise Allahdır) buyurulmuşdur. Feth sûresinin 29. cu âyetinde meâlen, (Allah, inanıp emrlerini yapanlara, mağfiret ve büyük ecr vâ’d etmişdir) buyurulmuşdur. Hucurât sûresinin 9. cu âyetinde meâlen, (Eğer mü’minlerden iki fırka birbiri ile harb ederse, aralarını düzeltiniz) buyurulmuşdur. Şûrâ sûresi 40. cı âyetinde meâlen, (Kötülüğün karşılığı, yine aynı şeklde kötülükdür. Ama, kim afv eder ve barışırsa, Allah ona büyük mükâfat verir) buyurulmuşdur. Hucurât sûresi 6. cı âyetinde meâlen, (Eğer bir fâsık size bir ha- ber getirirse, onun iç yüzünü araşdırın, [Araşdırmadan karar ver- meyin!] Yoksa bilmeden bir millete [veyâ kimseye] fenâlık edersi- niz ve sonra etdiğinize nâdim olursunuz) buyurulmuşdur. Hucurât sûresinin 10. cu âyetinde meâlen, (Ey müslimânlar, siz birbirinizin din kardeşisiniz. İki kardeşinizi barışdırın. Allahdan korkarsanız, size merhamet eder) buyurulmuşdur. Hadîd sûresinin 23. cü âyetinde meâlen, (Allahın size verdiği ni’metlerle şımarmayınız! Gayb etdiğiniz maldan ötürü üzülmeyi- niz! Allah, kendini beğenen kibrli kimseleri sevmez) buyurulmuş- dur. İsrâ sûresinin 35. ci âyetinde meâlen, (Bir şeyi ölçerken, dartar- ken ölçüyü tam tut!) buyurulmuşdur. Rahmân sûresi 9. cu âyetinde meâlen, (Dartmayı doğru yapın! Dartıyı eksik tutmayın!) buyurulmuşdur. Mutaffifîn sûresinin 1-5. ci âyetlerinde meâlen, (İnsanlardan kendileri bir şey alırken tam alan, fekat onlara kendileri birşey öl- çüp dartarken verdiklerinde eksik tutan kimselerin vay hâline! Onlar, büyük bir gün için tekrâr dirileceklerini zan etmiyorlar mı?) buyurulmuşdur. Bu meâl-i şerîfler yanında, Allahü teâlâ, kulun ne kadar dikkat ederse etsin, insan olarak, yine kusûrlar yapabileceğini bilmekde, bunlara karşı adâlet ve merhamet ile mu’âmele edeceğini Kur’ân- ı kerîmde beyân buyurmakdadır. Nahl sûresinin 61. ci âyetinde meâlen, (Eğer Allahü teâlâ in- sanları küfr ve günâhlarından ötürü dünyâda cezâlandıracak olsay- dı, yer üzerinde bir canlı kalmazdı) buyurulmuşdur. Ankebût sûresinin 7. ci âyetinde meâlen, (İnanıp hayrlı iş işle- yenlerin kötülüklerini, and olsun, örteriz, onları yapdıklarının en – 462 –
güzeli ile mükâfatlandırırız) buyurulmuşdur. Zümer sûresinin 35. ci âyetinde meâlen, (Allah, îmân edenlerin kötülüklerini örter, onlara işledikleri şeylerin en güzellerinin kar- şılığını verir) buyurulmuşdur. Şûrâ sûresinin 25-26. cı âyetlerinde meâlen, (Allah kullarının tevbesini kabûl eder. Günâhlarını afv eder. İnanıp hayrlı iş işleyen- lerin düâsını kabûl eder. Ama inkâr edenler için, çetin azâb vardır) buyurulmuşdur. Muhammed sûresinin 2. ci âyetinde meâlen, (Allah, îmân edip hayrlı iş işleyenlerin ve Muhammed aleyhisselâma gönderdiği Kur’âna inananların günâhlarını örter ve hâllerini düzeltir) buyu- rulmuşdur. Necm sûresinin 32. ci âyetinde meâlen, (Allah, sâlih amel işli- yenlere, Cennetini verecekdir. Onlar, küçük günâhlardan ve bü- yük günâhlardan ve fuhuşlardan sakınanlardır. Senin Rabbinin af- vı boldur) buyurulmuşdur. Nâzi’ât sûresi 40. cı âyetinde meâlen, (Kim Rabbinin azametin- den korkup, kendini nefsinin arzûlarından men’ ederse, varacağı yer şübhesiz Cennetdir) buyurulmuşdur. Sebe’ sûresinin 17. âyetinde meâlen, (Biz nankörlerden başka- sına cezâ mı veririz?) buyurulmuşdur. İşte, İslâm dîninin esâsı, insanların kalbine büyük bir ferâhlık veren, rûhunu temizleyen ve herkes tarafından kolaylıkla anlaşılan Allahü teâlânın bu yüksek emrlerini yerine getirmekdir. Felsefe esâsları ise, ancak insan düşüncelerinden ibâretdir. Bunları ancak kendilerini red etmek için okumalı, fekat, ancak Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde ve islâm âlimlerinin kitâblarında zikr edilen Allahü teâlânın emrlerini kabûl edip, onları yerine getirmelidir. Hakîkî müslimânlık budur. Allahü teâlâ, müslimânların farklı ina- nışda olmalarını, fırkalar kurmalarını, aralarında îmân farkı olma- sını men’ etmişdir. Hele, müslimânların gizli toplantılar yapmasını, gizli cem’iyyetler kurmasını, iftirâ, gîbet gibi harâm olan şeylerle meşgûl olmalarını yasaklamışdır. Bu husûsdaki âyet-i kerîmelerin meâl-i âlîleri şöyledir: Mücâdele sûresinin 9-10. cu âyetlerinde meâlen, (Ey îmân edenler! Gizli konuşduğunuz zemân, günâh işlemeği, düşmanlık etmeği ve Peygambere [ve dolayısıyla müslimânları idâre eden makâmlara] karşı gelmeği fısıldaşmayın! Ancak iyilik yapmağı ve Allaha karşı gelmekden sakınmağı konuşun. Öyle gizli toplantılar, – 463 –
müslimânları üzmek için şeytânın istediği şeydir) buyurulmuşdur. Câsiye sûresinin 17. ci âyetinde meâlen, (Din husûsunda onlara açık alâmetler verdik. Onlar ise, kendilerine ilm geldikden sonra, birbirini çekememezlikden ötürü tefrikaya [ayrılığa] düşdüler. Rab- bin bunların birbirinden ayrı düşündükleri husûslar hakkında, kıyâ- met günü, şübhesiz aralarında hükm edecekdir) buyurulmuşdur. Rûm sûresinin 32. ci âyetinde meâlen, (Dinlerinde tefrikaya [ayrılığa] düşüp, fırka fırka olan ve her fırkasının da kendi inanç- larını beğenip sevindiği müşriklerden olmayın!) buyurulmuşdur. Hadîd sûresinin 20. ci âyetinde meâlen, (Bilin ki, dünyâ hayâtı, oyun, oyalanma, süslenme, aranızda öğünme, dahâ çok mal ve ço- cuk sâhibi olma da’vâsından ibâretdir. Bu ise, şu yağmura benzer ki, kara toprakdan çıkardığı yeşillikler, ekincilerin hoşuna gider. Bu nebâtlar, sonra kurur. Sapsarı olduğu görülür. Sonra çöp olur. Âhiretde ise, [Dünyâya düşkün olanlara] çetin ve sonsuz azâb var- dır. [Dünyâlıkları Allahın emrlerine uygun olarak kazananlara ise,] orada Allahın rızâsı ve afv etmesi vardır. Dünyâ hayâtı, sâde- ce aldatıcı, geçici bir devredir) buyurulmuşdur. Dünyânın, âhireti kazanmak için bir vâsıta olduğunu, bundan dahâ güzel anlatacak hangi söz vardır? Bunun için, dünyâ zevkle- rine kapılıp, doğru yoldan çıkacak yerde, dînimizin emrlerine iki elle sarılalım. Îmânı ve din bilgileri doğru olup, sapıklara aldanma- mış olan bir müslimân, dürüst bir insan, kanûnlara sâdık bir vatan- daş, hakîkî bir âlim, vatansever bir kimse olur. Kendine de, mille- tine de fâideli olur. İslâmiyyet, insana kıymet ve ehemmiyyet verir. Allahü teâlâ, Tîn sûresinin 4. cü âyetinde meâlen, (Ben insanı en güzel şeklde ya- ratdım) buyurmakda, insan hayâtına çok ehemmiyyet vermekde, (Cana kıymayın!) diye emr etmekdedir. Hıristiyanların insanı, (gü- nâhla kirlenmiş bir çirkef) olarak ta’rîf etmesini, islâm dîni şiddet ile red etmişdir. Bütün insanlar, müslimân olmağa elverişli olarak dün- yâya gelirler. Sâf ve temiz olarak doğarlar. Bundan sonra artık, ki- şinin her yapdığı kendinedir. Zümer sûresi 41. ci ve Yûnus sûresi 108. ci âyetlerinde meâlen, (Doğru yolda giden kendi lehinedir, sa- pıtan kendi zararına sapıtmış olur) buyurulmuşdur. Çünki Allahü teâlâ, onlara en sevgili kulu olan Muhammed aleyhisselâmı Pey- gamber ve en büyük kitâbı olan Kur’ân-ı kerîmi de rehber olarak göndermişdir. Kur’ân-ı kerîmin ve Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” çok açık olarak gösterdiği doğru yoldan gitmiyen- ler, bunu beğenmedikleri için, şübhesiz cezâlarını göreceklerdir. – 464 –
Sâd sûresinin 87. ci âyetinde meâlen, (Kur’ân ancak, bütün in- sanlar için bir nasîhatdır) buyurulmuşdur. İsrâ sûresinin 15. ci âye- tinde meâlen, (Kim doğru yola girerse, kendi lehine girer. Kim, kendi aklına uyarsa, sapıtırsa, kendi zararına sapıtır. Kimse kimse- nin günâhını çekmez. Biz Peygamber göndermedikçe azâb etme- yiz) buyurulmuşdur. Biz, Allahü teâlânın bizi doğru olan îmâna kavuşdurması için düâ etmeliyiz. Bu da, ancak en hakîkî, en son din olan müslimân- lık dînine ve bu dîni doğru olarak bildiren (Ehl-i sünnet)âlimleri- nin “rahime hümullahü teâlâ” kitâblarına iki elle sarılmakla olur. Allahü teâlâ, insanları mü’min, müslimân yapmağa mecbûr de- ğildir. Onun merhameti sonsuz olduğu gibi, azâbı da sonsuzdur. Adâleti de sonsuzdur. Dilediği kuluna sebebsiz olarak ve o isteme- den, îmân ihsân eder, verir. Kendi akl-ı selîmine uyarak, ahlâkı ve işleri iyi olanlara da, doğru olan, makbûl olan îmânı vereceği yuka- rıda bildirilmişdi. Bir insanın îmânlı ölüp ölmiyeceği son nefesde belli olur. Bütün ömrü îmân ile geçip, son günlerinde îmânı giden, îmânsız ölen kimse, kıyâmetde îmânsızlar arasında olur. Îmân ile ölmek için, her gün düâ etmek lâzımdır. Allahü teâlâ, sonsuz mer- hametinden dolayı, Peygamberler göndererek, var ve bir olduğunu ve inanılması lâzım olan şeyleri, kullarına bildirdi. Îmân, Peygam- berin “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdiklerini tasdîk etmek de- mekdir. Peygamberi tasdîk etmiyen, inkâr eden, kâfir olur. Kâfir- ler, Cehennemde sonsuz yanacakdır. Peygamberi “aleyhissalevâtü vetteslîmât” işitmiyen kimse, Allahü teâlânın var ve bir olduğunu düşünüp, yalnız buna îmân eder ve Peygamberi “aleyhissalevâtü vetteslîmat” işitmeden ölürse, bu da Cennete girecekdir. Bunu dü- şünmeyip, îmân etmezse, Cennete girmiyecek. Peygamberi “aley- hissalevâtü vetteslîmât” inkâr etmediği için, Cehenneme de girmi- yecekdir. Kıyâmet günü, hesâbdan sonra, tekrâr yok edilecekdir. Cehennemde sonsuz yanmak, Peygamberi “aleyhissalevâtü vettes- limât” işitip de, inkâr etmenin cezâsıdır. Böyle âlimler arasında “ra- hime-hümullahü teâlâ” (Allahü teâlânın varlığını düşünmeyip îmân etmiyen Cehenneme girecekdir) diyenler varsa da, bu söz Peygam- beri “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” işitdikden sonra düşünmi- yen demekdir. Aklı olan kimse, Peygamberi “aleyhissalevâtü vet- teslîmât” inkâr etmez. Hemen îmân eder. Aklına uymayıp, nefsi- ne, şehvetlerine uyar, başkasına aldanır ise, inkâr eder. Muham- med aleyhisselâmın amcası olan Ebû Tâlib, Onu, kendi öz çocuk- larından dahâ çok sevdiğini, her vesîle ile izhâr etmiş ve Onu medh için kasîdeler yazmışdır. Muhammed aleyhisselâmın, onun ölüm döşeği yanına gelip, îmân etmesi için, çok yalvardığı hâlde, an’ane- sinden ayrılmamak için, îmân etmekden mahrûm kaldığı, târîhler- – 465 – Herkese Lâzım Olan Îmân: F-30
de uzun yazılıdır. An’aneye, modaya uymak hastalığı, nefslerimizin tuzaklarından biridir. Çok kimse, kendi nefslerinin bu tuzaklarına düşerek, büyük se’âdetlerden, kazançlardan mahrûm kalmışlardır. Bunun içindir ki, bir hadîs-i kudsîde, Allahü teâlâ, (Nefslerinizi, kendinize düşman biliniz! Çünki, nefsleriniz, bana düşmandırlar!) buyurdu. Hıristiyan doğmuş, hıristiyan terbiyesi almış [dahâ doğru- su, beyni yıkanarak aşırı aldatılmış] bir kimse, kolay kolay bu te’sîr- den kurtulamaz. Sonra, arkadaşlarının kendisini, eğer dînini değiş- direcek olursa, hor görmesi, âilesinin kendisinden uzaklaşması bahs konusu olabilir. Fekat, bütün bunlar, birer sebeb olmakla berâber, en büyük noksanlardan birinin de, son zemânlarda müslimânların kendi temiz, mantıkî dinlerini bilmemeleridir. Ba’zı din câhillerinin ve yetmişiki bid’at fırkasından birine kaymış olan sapıkların, islâ- miyyet hakkında yanlış verdiği bilgiler, bozuk tefsîrler ve fen yobaz- larının, fen perdesi altındaki, inkârcı yazıları ve iftirâları, müslimân olmıyanlar üzerinde çok fenâ te’sîr yapmakda, onları bu tertemiz, berrak, mantıkî ve insânî hak dinden soğutmakdadır. Hâlbuki biz, ne zemân bir okumuş hıristiyanla bu kitâbda yazılı husûsları görüş- sek, onun islâmiyyete karşı büyük hayrânlık duyduğunu görüyoruz. Hakîkî müslimânlar arasına karışmış olan yetmişiki bid’at ehlini bir yana bırakırsak, bundan bir asr evvel, islâmiyyet ile hıristiyanlığı tâm tarafsız ve ilmî vesîkalara bağlı bir tarzda karşılaşdırmış olan Harputlu İshak efendi gibi Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümulla- hü teâlâ” çok zuhûr etmişdir. Ne yazıkki, bunların eserleri, yabancı dillere çevrilmemiş, başka din mensûbları, onların kitâblarını oku- yamamışdır. [Harputlu İshak Efendinin yazmış olduğu (Diyâ-ul ku- lûb) kitâbının türkçe ve ingilizce tercemesi, Hakîkat Kitâbevi tara- fından basdırılmışdır. Bugünkü İncîllerin tahrîf edildiğini ve hıristi- yanlığın nesh edildiğini isbât etmekdedir.] İslâm dînini yanlış tanıtmak husûsunda, Ehl-i sünnet olmıyan is- lâm devletlerinin, büyük zararları olmakdadır. Dünyâda bugün adedi 40’ı bulan islâm devletlerinin bir kısmında bulunan sapık din adamları, bütün dünyâda, islâm dîni hakkında yanlış bilgi ve ka- nâ’at meydâna gelmesine sebeb olmakdadırlar. Ehl-i sünnet olmı- yan memleketlerde, Kur’ân-ı kerîm yanlış tefsîr edilmekde, hattâ ba’zı Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” [meselâ Âdem aleyhisselâm] inkâr edilmekdedir. Şübhesiz, zemânla bu memleket- lerin idârecileri doğruyu öğrenecek ve bu yanlış hareketlerden vaz- geçerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” yazmış oldukları milyonlarca kıymetli kitâbın gösterdikleri doğru yolu bu- lacaklardır. [Elhamdülillah, şimdi Hakîkat Kitâbevinin doğru ya- yınları, İNTERNET vâsıtası ile bütün dünyâya yayılmakdadır. İn- ternetdeki adresimiz www.hakikatkitabevi.com dur. Herhangi bir – 466 –
memleketdeki bilgisayar, bu adrese bağlanınca, bütün kitâblarımız ekrânda görünür. Dilediği kitâbı seçerek ekrânda okur. (Tam İlmi- hâl) sahîfe 563 e bakınız!] Îmânı olmayan kimsenin, sonsuz olarak Cehennem ateşinde ya- nacağını Peygamber efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü te- âlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lâzımdır. Sonsuz olarak ateşde yanmak ne demekdir? Herhangi bir insan, sonsuz ola- rak ateşde yanmak felâketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lâzım gelir. Bu korkunç felâketden kurtulmak çâresini arar. Bunun çâresi ise çok kolaydır. (Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Mu- hammed aleyhisselâmın Onun son Peygamberi olduğuna ve Onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak) insanı bu sonsuz felâketden kurtarmakdadır. Bir kimse, ben bu sonsuz yanma- ya inanmıyorum, bunun için böyle bir felâketden korkmuyorum, bu felâketden kurtulmak çâresini aramıyorum derse, buna deriz ki, (İnanmamak için elinde senedin vesîkan var mı? Hangi ilm, hangi fen inanmana mâni’ oluyor?) Elbet vesîka gösteremiyecekdir. Sene- di, vesîkası olmayan söze ilm, fen denir mi? Buna zan ve ihtimâl de- nir. Milyonda, milyarda bir ihtimâli olsa da, (sonsuz olarak ateşde yanmak) korkunç felâketinden sakınmak lâzım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile, böyle felâketden sakınmaz mı? Sonsuz ateşde yanmak ihtimâlinden kurtulmak çâresini aramaz mı? Görülüyor ki, her akl sâhibinin îmân etmesi lâzımdır. Îmân etmek için vergi ver- mek, mal ödemek, yük taşımak, ibâdet zahmeti çekmek, zevkli, tat- lı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lâzım değildir. Yal- nız kalb ile, ihlâs ile, samîmî olarak inanmak kâfîdir. Bu inancını inanmayanlara bildirmek de şart değildir. Sonsuz ateşde yanmaya inanmayanın buna çok az da bir ihtimâl vermesi, zan etmesi akl îcâ- bıdır, insanlık îcâbıdır. Sonsuz olarak ateşde yanmak ihtimâli karşı- sında, bunun yegâne ve kat’î çâresi olan (ÎMÂN) ni’metinden kaçın- mak, ahmaklık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı? Senâüllah Pânî-pütî “rahmetullahi aleyh”, (Hukûk-ul-islâm)ki- tâbında buyuruyor ki, (Allahü teâlânın varlığı, sıfatları, râzı oldu- ğu ve beğendiği şeyler, ancak Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” bildirmesi ile anlaşılır. Akl ile anlaşılamaz. Bunları bize Muham- med aleyhisselâm bildirdi. Hulefâ-i râşidînin çalışmaları ile, her ta- rafa yayıldı. Eshâb-ı kirâmdan ba’zıları, ba’zı bilgileri işitmişlerdi. Bu bilgilerin hepsini topladılar. Eshâb-ı kirâmın bu husûsda üzeri- mizdeki hakları çok büyükdür. Bunun için hepsini sevmemiz, öv- memiz ve itâ’at etmemiz emr olundu “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”). Bu kitâb fârisî olup, Lahorda ve 1410 [m. 1990] da İs- tanbulda Hakîkat Kitâbevi tarafından basdırılmışdır. – 467 –
–4– SONSÖZ Kitâbımız burada sona erdi. Zan ediyoruz ki, bu kitâbı dikkat ile okuyan bir kimse, Müslimânlığın ve Hıristiyanlığın mukaddes kitâblarından hangisinin hakîkî Allah kelâmı [sözü] olduğunu hiç tereddüd etmeden anlayacak, Kur’ân-ı kerîmi mukaddes kitâb, İs- lâm dînini de hak din, Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemi de hak Peygamber olarak kabûl edecekdir. Burada bir fikr akla geli- yor: Mâdem ki İslâm dîni hak dindir. En büyük kudret sâhibi olan Allahü teâlâ, bütün insanları hidâyete kavuşduramaz mıydı? Ya’nî, bütün insanları müslimân yapamaz mıydı? Bunun cevâbını, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde vermekdedir. Secde sûresi 13. cü âyetinde meâlen, (Biz dileseydik, bütün insanları hidâyete erişdirirdik. Fe- kat, insanlardan ve cinlerden kâfir olanlarla Cehennemi dolduraca- ğımı va’d etdim, söz verdim) buyurulmuşdur ve Mâide sûresi, 48. ci âyetinde meâlen, (Allah isteseydi sizleri, tek bir ümmet yapardı. Fekat, itâ’at edeni isyân edenden ayırmak istedi) buyurulmuşdur. Demek oluyor ki, Allahü teâlâ insanları tecribe etmekdedir. Onla- ra en büyük silâh olan (akl)ı vermiş, onlara en mükemmel rehber olan Kur’ân-ı kerîmi ve en büyük yol gösterici olarak son Peygam- berini “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” göndermiş, emrlerini ve nehylerini bildirmiş, bunlara göre hareket etmeleri için de, insanla- ra irâde ve ihtiyâr vermişdir. Yûnus sûresi, 108. âyetinde meâlen, (De ki: Ey insanlar! Rabbinizden size hakîkat [Kur’ân-ı kerîm] gel- mişdir. Hidâyete [Doğru yola ] giren ancak kendi kazancı için gir- miş, dalâlete düşen [sapıtan] de, kendi zararına olarak sapıtmışdır. Ben sizin vekîliniz değilim!) buyurulmuşdur. O hâlde, kendi yolumuzu kendimiz seçmek, kendi hareketleri- mizi kendiliğimizden Allahü teâlânın kitâbına uydurmak zorunda- yız. Bunun için de, herşeyden evvel, rûhumuzu beslemeliyiz. Rû- hun gıdâsı (din)dir. Rûhunu beslemeyen dinsiz insanların bir âdî hayvandan farkları yokdur. Bu gibi insanlarda, sevgi, acıma, şef- kat, anlayış ve merhamet kalmaz. Böyle olanları, en kötü maksad- lar için kullanmak, çok kolaydır. Çünki, bunları kötü işlerden ko- ruyacak inandıkları, itâat etdikleri, teslîm oldukları, yüksek bir varlık kalmamış, inançları gayb olmuşdur. Bu gibi insanlar, kor- kunç bir canavar gibidirler, nerede, kimlere, ne şeklde kötülük ya- pacakları belli olmaz. İnsanlık âlemini mahveden en denî, en fenâ – 468 –
işler, böyle kimselerden zuhûr eder. Bu gibi insanları tekrar doğru yola sokmak gücdür. Fekat im- kânsız değildir. Bunlara büyük bir sabr ve sebât [direnme] ile islâm dîninin esâslarını -onların anlayacağı bir tarzda- telkîn etmelidir. Allahü teâlâ, din telkîni için Peygamberine “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” emr vermişdir. Nahl sûresinin 125. ci âyetinde meâlen, (Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmet ile, güzel öğütlerle ça- ğır! Onlarla en güzel şeklde tartış! Doğrusu Rabbin, yolundan sa- panları dahâ iyi bilir) buyurulmuşdur. Unutmayın ki bildiğiniz iyi ve doğru şeyleri bilmiyenlere en güzel tarzda öğretmek, üzerinize farzdır, Allahü teâlânın kat’î emridir. Bu vazîfeye, (Emr-i ma’rûf) denir. Bu bir ibâdetdir. İlmin zekâtı, bilmeyenlere ilmi öğretmekle ödenir. Bu, çok hayrlı bir işdir. Dînimiz, âlimin mürekkebini, şehî- din kanından efdal tutmakda, hayrlı iş görmeyi nâfile [fazla] ibâ- detden üstün saymakdadır. Bugün, müslimân memleketleri, ağır sanâyi’de geri kalmışlar- dır. Hıristiyanlar, bunun sebebini, İslâm dîninin ilerletici değil, uyuşdurucu bir din olmasında göstermekdedirler ve medeniyyetin ancak hıristiyan dîni sâyesinde elde edilebileceğini ileri sürmekde- dirler. Bunun ne kadar saçma bir iddi’â olduğunu söylemeğe lü- zûm yokdur. (Medeniyyet), büyük şehrlerin ve insanların râhat ve huzûr içinde yaşamaları için lâzım olan san’atların ve adâletin ku- rulması demekdir. Yalnız ağır sanâyı’, medeniyyet değildir. Hıristiyan olmıyan Japonların, en ileri Hıristiyan memleketleri- ni nasıl geçdiğini yukarıda anlatmışdık. Yehûdî olan İsrâîlliler de, içinde çöl piresinden başka canlı bir varlık bulunmıyan yerleri zen- gin ormanlara ve zirâ’at [tarım] topraklarına çevirmişler. Lût gö- lünden brom çıkarmayı ve normal hâlde iken sıvı olan bromu, Al- man bilginlerinin [olamaz] demelerine rağmen, katı hâle sokmağı ve kolaylıkla yabancı memleketlere satmağı, brom ticâretinde Al- manları geçmeği başarmışlardır. Demek oluyor ki, medeniyyetin hıristiyan dîni ile hiçbir alâka- sı yokdur. Tâm tersine, medeniyyeti emr eden islâm dînidir. Koyu hıristiyanlığın insanları nasıl karanlığa götürdüğü, müslimânlığın ise, onları nasıl nûra kavuşdurduğu Kurûn-ı vüstâda [Orta çağda] meydâna çıkmışdır. Hıristiyanlığın en kuvvetli olduğu, Avrupaya hâkim olduğu Or- ta çağda, Avrupada medeniyyet nâmına ne vardı? O zemân Avru- pa, cehâlet, pislik, yokluk, fakîrlik, hastalık ve papazların zulmü al- tında inim inim inliyordu. O zemân Avrupalılar ne helâ, ne banyo bilmezlerdi. Yine o zemânda islâmiyyetin emrlerine uyan müsli- – 469 –
mânlar, ilmde, fende, ticâretde, san’atde, zirâ’atde, edebiyyatda ve tabâbetde çok ileri gitmişler, dünyânın en büyük medeniyyetini kur- muşlardı. Halîfe Hârûn Reşîd Fransa kralı Şarlmana bir çalar sâat hediyye göndermişdi. Sâat çalınca, kral ve ma’iyyeti, içinde şeytân vardır diye kaçmışlardı. Müslimânların bugün geri kalmalarının se- bebi, dinlerinin emrlerine itâ’at etmemeleri, ona uymamalarıdır. Bunu birçok def’alar yazdık, anlatdık. Fekat biz, bugün hâlâ bundan yüzyıllarca sene evvelki medeniyyetimiz ile iftihâr ediyor, bugünkü hâlimizi hiç düşünmüyoruz! Eski ile iftihâr olunabilir. Fekat, yalnız onu misâl göstermek aybdır. Biz, bugün de, terakkî göstermek zo- rundayız. Bir ingiliz masonu olan Reşîd pâşanın hâzırladığı 1255 [m. 1839] Tanzîmât Fermânı ile yüzümüzü Batıya çevirdiğimizi i’lân et- dik. Birçok şehrlerde mason locaları açıldı. Fekat, bu taklîdcilik, zevk ve safâda oldu. İlmde, fende ve çocuklarımızı islâmın güzel ah- lâkı ile yetişdirmekde ecdâdımız gibi çalışmadık. Dînimizin göster- diği yola ve Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” üs- tün ahlâkına gericilik denildi. Bizden tâm 29 sene sonra, 1284 [m. 1868] de batıya dönen Japonlar, bizden kat kat ilerlediler. Hem de bâtıl dinlerinden hiç ayrılmadan! Medeniyyet yarışında önde iken, Tanzîmâtdan sonra ilm ve irfân bırakılıp, nefse ve şeytâna uyuldu. Bu ingiliz afyonu, devlet adamlarını uyutdu. Bugün, yeniden hamle yapmak, batı ile aramızdaki mesâfeyi azaltmak, onlara yetişmek, hattâ geçmek zorundayız. Bu da boş lafla, nutuk çekerek olmaz! Ec- dâdımızın yoluna dönmeliyiz! 1979 yılında Türkiye hakkında mü- him bir makâle yazan ve hattâ bir kitâb hâzırlayan Alman târîhcisi Türkolog Dr. Friedrich-Wilhelm Fernau: (Türkler, kendilerini Av- rupalı add ediyorlar. Vâkı’a, onlar gibi Asyadan gelmiş olan ve on- ların akrabâsı sayılan Macarlar ve Bulgarlar, Avrupaya yerleşmiş, bu muhîtde uzun zemân Avrupalı gayretini alarak, fende Avrupalı- laşmışlardır. Türkler, tâm Avrupalı değildir. Türkler diğer milletle- re benzemiyen bir milletdir. Şimdiki hâlde Türkler, batı sanâyi’ini taklîd ediyorlar. Fekat henüz temâmen içerisine girmemişlerdir) de- mekdedir. Şimdi ecdâdımızın yolu nedir, bunu inceliyelim. Medenî bir insan, her şeyden önce güzel ahlâklı, dürüst ve ça- lışkandır. Önce din terbiyesi almış, fen bilgilerini de öğrenmişdir. Sözü özü doğrudur. İşlerini son derece dikkat ile başından sonuna kadar ta’kîb eder. Gerekirse, iş sâatinden fazla çalışmakdan hiç çekinmez. Böyle çalışmakdan, iş görmekden zevk alır. Yaşlansa bile, kolay kolay işinden ayrılmaz. Memleketinin kanûnlarını son derecede sayar. Âmirlerine itâ’at eder. Kanûn dışı hiçbir iş yap- maz. Dîninin emr ve yasaklarına titizlikle uyar. İbâdetlerini aslâ terk etmez. Çocuklarının îmânlı, ahlâklı yetişmelerine çok ehem- – 470 –
miyyet verir. Onları kötü arkadaşlardan, zararlı yayınlardan korur. Zemânın kıymetini bildiği için, her işini dakîkası dakîkasına yapar. Va’dine sâdık olur. Din ve dünyâ vazîfelerini bitirmeden içi râhat etmez. Bir işi tesvîf etmek [yarına bırakmak] şöyle dursun, yarın yapılacak bir işi bugün yapar. Ecdâdımızın bu meziyyetlerine sâhib olursak, maddî ve ma’nevî yükselir, her işimizde muvaffak olur. Rabbimizin rızâsını kazanırız. (Garblılar böyle midir?) diye sorabilirsiniz. Îmânları, ahlâkları şübhesiz böyle değildir. Hele İkinci Cihan Harbinden sonra, sayıları artan sapık fikrli, âdî rûhlu insanlar başkalarını da bozmakdadırlar. Fekat yukarıda yazdığımız gibi olmağa ve sapık fikrleri terbiye et- meğe çalışmakdadırlar. Zâhirî temizliklerine gelince, İslâm dîninin emr etdiği temizliği tatbîk ediyorlar. Ba’zı sokaklarda tek çöp parça- sı yokdur. Parklar bir çiçek deryâsı hâlindedir. Her taraf, her dük- kân, herkes ve görünüşleri tertemizdir. Şimdi lütfen Kur’ân-ı kerî- min ve İslâm dîninin bize emr etdiği şeylere dikkat ediniz. Bunlar bi- ze ahlâkımızı ve bedenimizi ve kullandığımız şeyleri temizlemeği emr etmiyorlar mı? O hâlde demek oluyor ki, hakîkî medeniyyet esâsları bizim dînimizde bulunmakdadır ve Kurûn-ı vüstâdaki -öve öve bir dürlü bitiremediğimiz- İslâm medeniyyeti ancak bu sâyede meydâna gelmişdir. Biz, şimdi ne yapıyoruz? Her şeyden evvel ten- beliz. Allahü teâlânın emr ve yasaklarına ehemmiyyet vermiyoruz. Zevkimize düşkünüz. Bir işe başladıkdan biraz sonra gevşiyoruz. [Bulgarlar (Bir işe Türk gibi başlamalı, Bulgar gibi bitirmeli) derler.] Çabuk yoruluyoruz, (adam sen de)ciyiz. Bir binâ yaparız, ta’mirine üşeniriz. Memleketimizdeki, dedelerimizden kalma, mu’azzam san’at eserleri bakımsızlık ve ta’mîrsizlikden dolayı harâb olmakda- dır. Az çalışıp çok kazanmak isteriz. İşte bu korkunç arzû, işçilerimi- zi greve, fekat dahâ fenâsı birçok gençleri zararlı yollara sürükle- mekdedir. Kendi kötü emelleri için, bu zevallılara para, menfe’at sağlayan yurt dışındaki hâinler ve onların tuzağına düşmüş olan içi- mizdeki soysuzlar, bunları sabotajlarda, adam öldürmekde kullan- makdadır. Kolay para bulan bu zevâllılar, iş yapmak yerine, kâtil ol- mağı seçmekdedirler. Bunun yanında, lüzûmsuz kan da’vâları, mez- hebsizlik ceryânları da, bizi birbirimizden ayırmakdadır. Sırası gelmişken tekrâr bildirelim ki, islâmiyyetde dört hak mezheb vardır. Bunların i’tikâdları, inanışları birbirlerinin aynıdır. Dört mezhebin hepsi, (Ehl-i sünnet) i’tikâdındadır. Kur’ân-ı ke- rîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmiş olan emr ve yasaklara uymakda, hiç ayrılıkları yokdur. Yalnız, açıkca bildirilmiyenleri anlamakda ayrılmışlardır. Bu kadarcık ayrılıkları da, Allahü teâlâ- nın müslimânlara rahmetidir. Sıhhatleri, çalışdıkları ve yaşadıkları – 471 –
yerler başka başka olan insanlara hangi mezhebe uymak kolay ge- lirse, onun (Fıkh) kitâblarına göre ibâdet ederler. Tek bir mezheb olsaydı, herkes buna uymağa mecbûr olurdu. Bu da, çok kimseye güç gelirdi. Hattâ imkânsız olurdu. Dört mezhebin herhangi birine uyan müslimâna Ehl-i sünnet denir. Bunlar birbirlerini kardeş bi- lirler. Târîh boyunca, döğüşdükleri hiç görülmemişdir. Mezhebci- lik yapmazlar. Ya’nî diğer üç mezhebi kötülemezler. Dördünün de Cennete götüren yol olduğuna inanırlar. Bir kerre, Ehl-i sünnet olan bütün müslimânların kardeş oldu- ğunu unutmamak gerekir. Aradaki mezheb farkları, onları kardeş olmakdan ayırmaz. Ehl-i sünnet olmıyan müslimânlarla olan fark- lar da, ancak onlarla karşı karşıya oturup, farklı mes’eleleri ilmî bir tarzda tartışmakla hâl edilir. Yoksa, silâh zoru ile değil! Memleketin kanûnlarına karşı gelmemek, büyüklerine saygı göstermek hepimizin borcudur. Bunları yıkmağa kalkmak en bü- yük ahmaklıkdır. Kanûnsuz bir memleket anarşi içindedir demek- dir. Yıkılmağa mahkûmdur. Hele komünizme bağlanmak en büyük aptallıkdır. Çünki, bugün komünist memleketler, din düşmanlığı- nın ve zulmün zararlarını anlayıp, hürriyyet şartlarına dönmekde- dirler. Rusyada bugün eskiden kaldırılan mîrâsa konmak, bir ev (hattâ bunun yanında bir de sayfiye) sâhibi olmak ve dahâ birçok haklar geri verilmekdedir. Polonyada grev hakkı kabûl edilmişdir. En koyu komünist olan Çinliler bile, nihâyet hür memleketlerin ha- yât tarzına dönmüşlerdir. Hattâ yeni san’at tarzlarını öğrenmek için Fransadan mütehassıslar getirmişlerdir. Komünist memleketler de, hürriyyet ile idâre olunan memleketlerdeki (Karma Ekonomi)ye dönmekde, yıkdırılan mescidler ta’mîr edilmekdedir. Bilindiği gibi, karma ekonomide, ba’zı te’sîsler devlet tarafın- dan, fekat geri kalan işletmeler halk tarafından idâre olunur. De- mir gibi, kömür gibi ağır ve pahâlı sanâyı’in işletilmesinde hüküme- tin yardımı şartdır. Bizde de, bu üsûl tatbîk olunmakdadır. Şimdi komünist memleketler de, bu üsûle dönmekde, ticâret ve sanâyı’in bir kısmı halka açılmakdadır. Yakın bir gelecekde fikr ve din hür- riyyetine de kavuşacakları şübhesizdir. Bütün dünyâ, insan hakla- rını tanıyacakdır. Sosyal adâlet demek, ba’zı budalaların zan etdiği gibi, aylak dolaşanlara, çalışanların ve bu sâyede zengin olanların mallarını dağıtmak demek değildir. Gece gündüz çalışmıyan bir tenbele, hiçbir kimse beş para vermez. Komünist memleketlerinde insanlar durmadan çalışdırıldıkları hâlde, karınlarını güç belâ do- yurabilmekdedir. Kazandıklarının çoğu, mutlu bir zümre tarafın- dan ellerinden alınmakdadır. Bunlardan ba’zıları ölümü göze ala- rak, hürriyyetlerini elde etmek için uğraşmakdadırlar. Biraz yuka- – 472 –
rıda da söylediğimiz gibi, bu sömürü ve işkence idâresi ve dinsiz ha- yât tarzı, kendiliğinden ortadan kalkmakdadır. Komünistliğin te- meli olan dinsizlik propagandası yanında, bir de Ehl-i sünnet i’tikâ- dından ayrılmış sapıkların yapdıkları bölücü propagandalar vardır. Bu bozuk, sapık inanışlı müteassıb müslimânların, memleketlerine ne gibi zararlar getirdiğini, Îrândaki Humeynî misâli göstermekde- dir. Vehhâbîler ise, hakîkî islâm âlimlerinin bildirdiklerine uyma- yan inanışlarını ve temâmen keyfî olan hukûk anlayışlarını tatbîk etmeğe kalkarak, dünyâda islâm dîni hakkında kötü kanâ’atler doğ- masına sebeb olmakdadırlar. Hâlbuki dînimizde (Ahkâmdan, nass [âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf] ile ve icma’ ile sâbit olmayanlar, ze- mânla değişir) hükmü vardır. 1000 sene evvel, o günkü şartlara gö- re en mükemmel sayılan bir ictihâd, bugünün şartlarına uygun düş- meyebilir. Allahü teâlâ, bunu bilip, ona göre değişiklikler yapabil- memiz için derin âlimlere, ya’nî müctehidlere “rahime-hümullahü teâlâ” (Akl), (İlm) ve (Takvâ) denilen üç mühim kuvvet vermişdir. Sonra gelen âlimler, 1000 sene önce yapılan ictihâdlar arasından, zemâna uygun olanları seçip, kitâblara yazmışlardır. Önce, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” bildir- dikleri doğru îmânın ne olduğunu öğrenelim. Sonra, bu öğrendiği- mize uygun olarak inanalım. Îmânı bozuk olan kimse, Allahü teâlâ- nın rızâsına, sevgisine kavuşamaz. Onun rahmetinden, yardımından mahrûm kalır. Râhatı, huzûru bulamaz. Îmânımızı düzeltdikden sonra, ahlâkımızı da düzeltelim! İslâmiyyete sımsıkı sarılalım. Ya’nî Allahü teâlânın ve Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” emrlerine ve yasaklarına uyalım. Onun farz etdiği ve Peygam- berimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bildirdiği ibâdetlerimi- zi yaparak, kalblerimizi temizliyelim. Harâm ve mekrûh olan yasak- lardan sakınarak, nefslerimizi ve sıhhatimizi islâh edelim. Böyle ya- panların kalbi, hep iyilik yapmak ister. Kötülük yapmak hâtırına bi- le gelmez. Rûh ve kalb temiz ve beden kuvvetli olunca, el ele vere- rek kardeşçe ve son derece DÜRÜST olarak çalışmak kolay olur. Din düşmânlarının ve münâfıkların ve mezhebsizlerin sözlerine, propagandalarına aldanmıyalım. Eğer böyle hakîkî müslimân olur ve FÂİDELİ İŞLER yaparsak, yukarıda Kur’ân-ı kerîmin (Tîn) sû- resinde beyân buyurulduğu gibi, Allahü teâlâ bizden râzı olacak, bi- ze yardım edecekdir. Eğer îmânımızı düzeltmez ve Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”in dînine uymaz ve hayrlı iş görmez, sa- pık, bozuk inanışlar uğruna döğüşür veyâ kendi şahsî menfe’atleri- miz için gayr-ı meşrû’ yollara saparsak ve kadınlarımızın ve kızları- mızın avret mahallini örtmezsek, Allahü teâlâ bizi AŞAĞILARIN AŞAĞISI yapacakdır. O zemân, vay hâlimize! – 473 –
HAKÎKÎ MÜSLİMÂN NASIL OLUR? İslâm dîninin temeli üçdür: İlm, amel ve ihlâs. İlm, îmân, fıkh ve ahlâk bilgileridir. Bunlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından öğrenilir. Amel, bu bilgilere uygun işlerdir. İhlâs, ilmin ve amelin, Allah rızâsı için, ya’nî Allahü teâlânın sevgisini kazanmak için el- de edilmesidir. Bu üç temel şeye mâlik olan müslimâna (İslâm âli- mi) ve (Hakîkî müslimân) denir. Bu üç temel şeyden biri noksan olup da, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarına uymıyan yazılar ve konuşmalar yayınlıyarak, kendisini islâm âlimi tanıtan kimse (kö- tü din adamı) ve (Zındık)dır. Meselâ, din bilgisi çokdur ve her ibâ- deti yapar, fekat ihlâsı yok ise, ya’nî bunları mal, mevkı’ ve şöhret kazanmak gibi, dünyâlık elde etmek için yapan kimse, hakîkî müs- limân değildir. Nasîhatlerin birincisi, Ehl-i sünnet âlimlerinin, kitâblarında bil- dirdiklerine göre, i’tikâdı düzeltmekdir. Çünki, Cehennemden kurtulan yalnız bu fırkadır. Allahü teâlâ, o büyük insanların çalış- malarına, bol bol mükâfât versin! Dört mezhebin ictihâd derecesi- ne yükselmiş âlimlerine ve bunların yetişdirdikleri büyük âlimlere (Ehl-i sünnet) âlimi denir. İ’tikâdı (Îmânı) düzeltdikden sonra, fıkh ilminin bildirdiği ibâdetleri yapmak, ya’nî dînin emrlerini yap- mak, yasak etdiklerinden kaçınmak lâzımdır. Ahlâkı düzeltmek ve birbirimizi sevmek için, beş vakt nemâzı, üşenmeden, gevşeklik yapmadan, şartlarına ve ta’dîl-i erkâna dikkat ederek kılmalıdır. Nisâb mikdârı malı ve parası olan, zekât vermelidir. İmâm-ı a’zam buyuruyor ki, (Kadınların süs olarak kullandıkları altın ve gümü- şün de zekâtını vermek lâzımdır). Kendine ve milletine fâideli olmak için, hakîkî müslimân olmak lâzımdır. Hakîkî müslimânlık laf ile olmaz. Hakîkî müslimân olmak için, kıymetli ömrü, lüzûmsuz mubâhlara bile harcamamalıdır. Ha- râm ile geçirmemek, elbette lâzımdır. Tegannî ve şarkı ve çalgı âlet- leri ile meşgûl olmamalı, bunların nefse verecekleri lezzete aldanma- malıdır. Bunlar bal karışdırılmış, şekerle kaplanmış zehr gibidir. (Gîbet) etmemelidir. Gîbet harâmdır. [Gîbet, bir müslimânın veyâ zimmînin gizli bir kusûrunu, arkasından söylemekdir. Harbî- lerin ve bid’at sâhiblerinin, mezhebsizlerin ve açıkca günâh işliyen- lerin bu günâhlarını ve zulm edenlerin ve alış verişde aldatanların bu fenâlıklarını duyurarak, bunların şerrinden sakınmalarına se- beb olmak ve müslimânlığı yanlış söyliyenlerin ve yazanların bu if- tirâlarını herkese söylemek lâzımdır. Bunları söylemek, gîbet ol- – 474 –
maz (Redd-ül muhtâr: 5-263).] (Nemîme) yapmamalı, ya’nî müslimânlar arasında söz taşıma- malıdır. Bu iki günâhı işliyenlere çeşidli azâblar yapılacağı bildiril- mişdir. Yalan söylemek ve iftirâ etmek de harâmdır, sakınmak lâ- zımdır. Bu iki fenâlık her dinde de harâm idi. Cezâları çok ağırdır. Müslimânların ayblarını örtmek, gizli günâhlarını yaymamak ve kusûrlarını afv etmek çok sevâbdır. Küçüklere, emr altında bulu- nanlara [zevceye, çocuklara, talebeye, askere, işçiye] fakîrlere merhamet etmelidir. Kusûrlarını yüzlerine vurmamalıdır. Olur ol- maz sebeblerle o zevallıları incitmemeli, dövmemeli ve sövmeme- lidir. Hiç kimsenin dînine, malına, canına, şerefine, nâmûsuna sal- dırmamalı, herkese ve hükûmete olan borcları ödemelidir. Rüşvet almak, vermek harâmdır. Yalnız, zâlimin zulmünden kurtulmak için ve ikrâh, tehdîd edilince vermek, rüşvet olmaz. Fekat bunu da almak harâm olur. Herkes, kendi kusûrlarını görmeli, Allahü te- âlâya karşı yapdığı kabâhatleri düşünmelidir. Allahü teâlânın, kendisine cezâ vermekde acele etmediğini, rızkını kesmediğini bil- melidir. Ananın, babanın, hükûmetin, dîne uygun emrlerine itâ’at etmeli, dîne uygun olmayanlara isyân etmemeli, karşı gelmemeli, fitneye sebeb olmamalıdır. Hakîkî müslimân böyle olur. [(Mektû- bât-ı Ma’sûmiyye) ikinci cild, 123. mektûba bakınız!] İ’tikâdı düzeltdikden ve fıkhın emrlerini yapdıkdan sonra, bü- tün zemânları, Allahü teâlânın zikri ile geçirmelidir. Kalbi temizle- mek için, zikre büyüklerin bildirdiği gibi, devâm etmelidir. Zikre, ya’nî kalbin, Allahü teâlâyı hâtırlamasına, anmasına mâni’ olan herşeyi, kendine düşmân bilmelidir. İslâmiyyete ne kadar çok ya- pışılırsa, Onu anmanın lezzeti artar. İslâmiyyete uymakda, gevşek- lik, tenbellik artdıkca, o lezzet de azalır ve kalmaz olur ve kalb ka- rarıp, temizliği azalır. Zikrin çeşidleri çokdur. En fâidelisi, (Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilâhe illallahü Vallahü ekber. Allahü ek- ber ve lillahil hamd)dır. Buna (Tekbîr-i teşrîk) de denir. Kalbi te- mizlemek için, bunu çok okumalıdır. Müslimân kadınların ve erkeklerin, avret mahalli açık olarak sokağa çıkmaları, top oynamaları, denizde yüzmeleri harâmdır. Başkalarının, avret mahallerine bakmak da harâmdır. Avret ma- halli açık olanların bulunduğu yere, fısk meclisi denir. Oğlanların ve kızların bir arada bulundukları yerler fısk meclisidir. Böyle yer- lere gitmek de harâmdır. [İslâm ahlâkı S.311 ve 330] Harâm işler- ken, nemâz vaktleri de geçerse, ayrıca günâh ve küfr olur. Her ne- vi’ çalgıyı çalmak ve Kur’ân-ı kerîmi ve mevlidi ve ezânı tegannî ile okumak harâmdır. Bunları, çalgı âletleri ile, meselâ kaval ile, ho-parlör ile okumak da harâmdır. Tegannî, harekeleri uzatmak, – 475 –
kelimeleri bozmakdır. Vehhâbîler, Peygamber ölmüşdür, işitmez. Hem de Allahdan başkasını medh etmek şirkdir diyerek, mevlid okumağı yasak ediyorlar. Böyle inanmaları küfrdür. Ho-parlör kullanmak, telefon kullanmak gibidir. Söylemesi harâm olan şey- leri ho-parlörden dinlemek câiz değildir. Fen, san’at, ticâret, din, güzel ahlâk ve harb bilgilerinde ho-parlör kullanmak câizdir. Dîni ve ahlâkı bozan, uydurma, bozuk yayınları ve ezânı, nemâzı ho- parlörle neşr etmek ve bunları ho-parlörden dinlemek câiz değil- dir. Minâredeki ho-parlörden işitilen ses, müezzinin sesi değildir. İnsan sesine benziyen çalgı sesidir. Bu sesi işitince, (Ezân okunu- yor) dememeli, (Nemâz vakti gelmiş) demelidir. Çünki, ho-parlör- den çıkan ses, hakîkî ezân değildir. Ezânın benzeridir. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki, (Kıyâmet yaklaşınca, Kur’ân-ı kerîm mizmârdan okunur) ve (Bir zemân gelir ki, Kur’ân-ı kerîm mizmârlardan okunur. Allah için değil, keyf için okunur) ve (Kur’ân-ı kerîm okuyan çok kimseler vardır ki, Kur’ân-ı kerîm on- lara la’net eder) ve (Bir zemân gelecekdir ki, müslimânların en se- fîlleri, müezzinlerdir) ve (Bir zemân gelir ki, Kur’ân-ı kerîm miz- mârlardan okunur. Allahü teâlâ bunlara la’net eder). Mizmâr, her nev’i çalgı, düdük demekdir. Ho-parlör de, mizmârdır. Müezzinle- rin, bu hadîs-i şerîflerden korkmaları, ezânı, ho-parlör ile okuma- maları lâzımdır. Ba’zı din câhilleri ho-parlörün fâideli olduğunu, sesi uzaklara götürdüğünü söyliyorlar. Peygamberimiz, (İbâdetleri benden ve eshâbımdan gördüğünüz gibi yapınız! İbâdetlerde deği- şiklik yapanlara (bid’at ehli) denir. Bid’at sâhibleri, muhakkak Ce- henneme gidecekdir. Bunların hiçbir ibâdetleri kabûl olmaz) bu- yurdu. İbâdetlere fâideli şeyler ilâve ediyoruz demek doğru değil- dir. Böyle sözler, din düşmanlarının yalanlarıdır. İbâdet yaparken bir değişikliğin fâideli olup olmıyacağını yalnız İslâm âlimleri an- lar. Bu derin âlimlere (Müctehîd) denir. Müctehîdler kendilikle- rinden bir değişiklik yapmazlar. Bir ilâvenin, değişikliğin bid’at olup olmıyacağını anlarlar. Ezânı (Mizmâr) ile okumağa söz birli- ği ile bid’at denildi. İnsanları Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine ka- vuşduran yol insanın kalbidir. Kalb, yaratılışında temiz bir ayna gi- bidir. İbâdetler, kalbin temizliğini, cilâsını artdırır. Günâhlar kalbi karartır. Muhabbet yolu ile gelen feyzleri, nûrları alamaz olur. Sâ- lihler bu hâli anlar, üzülür. İbâdetlerin çok olmasını isterler. Her gün beş kerre nemâz kılınması yerine, dahâ çok kılmak isterler. Günâh işlemek nefse tatlı, fâideli gelir. Bütün bid’atler, günâhlar, Allahü teâlânın düşmanı olan nefsi besler, kuvvetlendirir. Ho-par- lör ile ezân okumak böyledir. Çocukların ilm öğrenecek kıymetli zemânları ziyân edilirse, müslimân evlâdları câhil kalır, dinsiz bir gençlik yetişir. Din adam- – 476 –
ları, bu felâkete seyirci kalıp, susarlarsa, bunların günâhları kat kat ziyâde olur. Halâli, harâmı öğrenmiyen, öğrendikden sonra da ehemmiyyet vermiyen kâfir olur. Bunun kiliseye giden, puta, hey- kellere tapınan kâfirlerden farkı yokdur. İnsanın en büyük düşma- nı kendi nefsidir. Hep insana zararlı şeyleri yapmak ister. Nefsin arzûlarına şehvet denir. Nefsin şehvetlerini yapmak, ona çok tatlı gelir. Bunları lüzûmu kadar yapmak, günâh değildir. Fazlasını yap- mak, zararlı olur ve günâh olur. İslâm düşmanları, müslimân ço- cuklarının din bilgisi öğrenmelerine mâni’ olmak için, çocukların top oynamalarına spor, beden terbiyesi gibi ismler takdılar. Avret mahallerini göstermek ve seyr etmek nefse tatlı geldiği için, top oyunu çocuklar arasında çabuk yayılıyor. Müslimân ana baba, ev- lâdlarını genç iken hemen evlendirmeli, kız ve oğlan karışık olan gezintilere ve avret mahalli açık olarak top oynamağa ve bunları seyr etmeğe göndermemeli, dînini, îmânını öğrenmesi için, sâlih bir hoca efendiye göndermelidir. [Hıristiyanların birbirlerine ve yehûdîlere ve müslimânlara yapdıkları zulmleri ve tüyler ürpertici işkenceleri ve Kur’ân-ı kerîme karşı alçakca yapdıkları yalan ve if- tirâları öğrenmek için, (Cevâb Veremedi) kitâbımızı, bilhâssa 94.cü ve sonraki sahîfelerini okuyunuz!] Hak teâlâ, ilmi çok yerde övdü, Kur’ânda, Resûlün, ilmi emr eden sözleri, meydânda. İslâmın en büyük düşmanıdır, bil, cehâlet, çünki, cehl mikrobunun hastalığı: Felâket! Cehâlet olan yerden, din gider dedi, Nebî. Dîni seven, o hâlde ilmi, fenni sevmeli! Cennet, kılınc gölgesinde, demedi mi hadîs, atom gücü, jet uçuşuna bu emr, pek vecîz! İslâmın zilletine cehldir, bütün illet! ey derd-i cehâlet, sana düşmekle, bu millet! Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı, ne nâmûs, ey sîne-i islâma çöken, kapkara kâbus. Ey biricik düşman, seni öldürmeli evvel, sensin, bize kâfirleri, üstün çıkaran el! Ey millet, uyan, cehline kurban gidiyorsun! İslâm gerilikdir, diye bir damga yiyorsun! Allahdan utan, bâri bırak, dîni elinden, gir, leş gibi, topraklara kendin, gireceksen! Lâkin bu sözüm de, te’sîr etmez ki câhile, Allahdan utanmak da, olur elbet, ilm ile. – 477 –
Bismillâhirrahmânirrahîm. İslâmiyyeti bildiren kitâblar pek çokdur. Bunların içinde en kıy- metlisi, imâm-ı Rabbânînin üç cild (Mektûbât) kitâbıdır. Bundan sonra, Muhammed Ma’sûmun üç cild (Mektûbât) kitâbıdır. Mu- hammed Ma’sûm hazretleri, Mektûbâtın üçüncü cildinin onaltıncı mektûbunda buyuruyor ki, (Îmân, kelime-i tevhîde, ya’nî Lâ ilâhe illallah ve Muhammedün Resûlullah iki kısmına birlikde inanmak- dır). Muhammed Ma’sûm hazretlerinin otuzüç mektûbu, (Hak Sö- zün Vesîkaları) kitâbının 322.ci sahîfesinden başlıyarak basılmışdır. Ya’nî, müslimân olmak için, Muhammed aleyhisselâmın Peygam- ber olduğuna da inanmak lâzımdır. Ya’nî Muhammed aleyhisse- lâm, Allahın Peygamberidir. Allahü teâlâ, Cebrâîl ismindeki melek ile, kendisine (Kur’ân-ı kerîm)i göndermişdir. Bu Kur’ân-ı kerîm, Allah kelâmıdır. Muhammed aleyhisselâmın kendi düşünceleri ve felsefecilerin, târîhcilerin sözleri değildir. Muhammed aleyhisse- lâm, Kur’ân-ı kerîmi tefsîr etmişdir. Ya’nî açıklamışdır. Bu açıkla- malara, (Hadîs-i şerîf) denir. İslâmiyyet, (Kur’ân-ı kerîm) ile (Ha- dîs-i şerîf)lerdir. Dünyânın her yerindeki, milyonlarca islâm kitâbı, (Kur’ân-ı kerîm) ile (Hadîs-i şerîf)lerin açıklamalarıdır. Muham- med aleyhisselâmdan gelmiyen bir söz, islâm kitâbı olamaz. Îmân ve islâm demek, (Kur’ân-ı kerîm) ve (Hadîs-i şerîf)lere inanmak demekdir. Onun bildirdiklerine inanmıyan, Allah kelâmına inan- mamış olur. Muhammed aleyhisselâm Allahü teâlânın bildirdikle- rini Eshâbına bildirdi. Onlar da, talebelerine bildirdi. Bunlar da, ki- tâblarına yazdılar. Bu kitâbları yazan âlimlere (Ehl-i sünnet âlimi) denir. Ehl-i sünnet kitâblarına inanan, Allah kelâmına inanmış olur. Müslimân olur. Elhamdülillah, biz dînimizi Ehl-i sünnet âlim- lerinin kitâblarından öğreniyoruz. Dinde reformcuların, masonla- rın uydurma kitâblarından öğrenmiyoruz. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Ümme- tim arasında fitne, fesâd yayıldığı zemân, sünnetime yapışana, yüz şehîd sevâbı vardır.) Sünnete yapışmak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını öğrenmekle ve bunları yapmakla olur. Müslimânların dört mezhebinden herhangi birisinin âlimleri (Ehl-i sünnet âlimle- ri)dir. Ehl-i sünnet âlimlerinin reîsi, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbitdir. İngilizler, asrlar boyunca uğraşarak, bir müs- limânı hıristiyan yapamadılar. Bunu başarabilmek için, yeni bir yol aradılar. Masonluğu kurdular. Masonlar, Muhammed aleyhis- selâmın sözlerine ve bütün dinlere, öldükden sonra tekrâr diril- mek olduğuna, Cennetin, Cehennemin var olduğuna inanmıyor- lar. – 478 –
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Allahü teâlânın çok sevdiği kimse, dînini öğrenen ve başkaları- na öğretendir. Dîninizi islâm âlimlerinin ağızlarından öğreni- niz!) Hakîkî âlim bulamıyan, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâbların- dan öğrenmeli ve bu kitâbların yayılmasına çalışmalıdır. İlm, amel ve ihlâs sâhibi olan müslimâna (İslâm âlimi) denir. Bu üçünden biri noksan olup da, kendini âlim tanıtana (kötü din adamı, yobaz) denir. İslâm âlimi, insanı, se’âdet kapılarını açan sebeblere kavuşdurur, dînin bekçisidir. Yobaz, insanı, felâkete sürükleyen sebeblerin içine düşürür, şeytânın yardımcısıdır.[1] İs- tigfâr okumak, derdlere, sıkıntılara mâni’ olan sebeblere kavuş- durur. İstigfâr okumak, (Estagfirullah min külli mâ kerihallah) veyâ kısaca, (Estagfirullah) okumakdır. Gel ey gurbet diyârında, esîr olup kalan insan, gel ey dünyâ harâbında, yatıp gâfil olan insan! Gözün aç, etrâfa bir bak, nice beğler gelip geçdi, ne mecnûndur bu fânîye, gönül verip duran insan! Kafesde bülbüle şeker verirler, fekat hiç durmaz, aceb niçin karâr eder, bu zındâna giren insan! Ne müşkil olur gafletde, kalıp hiç inanmayıp, ölüm vaktinde Azrâîl, gelince uyanan insan. Kararmış gönlün ey gâfil, nasîhat neylesin sana! taşdan katı olmuş kalbi, öğüt kâr etmiyen insan! Aklını başına topla, elinde var iken fırsat, sonsuz azâb çekecekdir (adam sen de) diyen insan! Niyâzi bu öğütleri, ver önce kendi nefsine, o gün kurtulacak ancak kulluğunu yapan insan. ______________________ Allaha tevekkül edenin yâveri Hakdır. Na-şâd olan bu kalbim, birgün şâd olacakdır. [1] İhlâs ile amel etmek için öğrenilmeyen ilmin fâidesi olmaz. (Hadîka) cild 1, sahîfe 366 ve 367 ve (Mektûbât) cild 1. 36, 40, 59.cu ve 157.ci mektûblarına bakınız! – 479 –
Allahü teâlâ insanları yaratdı. Her insanın se’âdet içinde, mes’ûd yaşamasını istediğini bildirdi. (Mes’ûd olmak), râhat, üzüntüsüz yaşamak demekdir. Her insan da mes’ûd olmağı iste- mekdedir. Yaratan da, yaratılan da aynı şeyi istemekde olduğu hâlde, mes’ûd olan kimse pek azdır. Çünki, Allahü teâlâ herşeyi bir sebeb ile yaratmakdadır. Allahü teâlâdan birşey istemek, yâ kavl ile, söz ile olur. Yâhud fi’l ile olur. Kavl ile istemek, düâ et- mekdir. Bir şeyi fi’l ile istemek, bu şeyi meydâna getiren sebebi yapmakdır. Çalışmak, sebebe yapışmak demekdir. Çalışmıyan, tenbel oturan, sebebe yapışmamış olur. Allahü teâlâ tenbele bir- şey vermez. (Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ: İnsan ancak çalışdı- ğı şeye kavuşur) âyet-i kerîmesi sözümüzün vesîkasıdır. Kâfirler, Allahü teâlâya inanmadıkları için, kavl ile istemiyorlar. Düâ etmi- yorlar. Sebeblerin te’sîrini gördükleri için, yalnız fi’l ile istiyorlar. Sebeblere yapışıyorlar. Allahü teâlâ da, onların bu isteklerini ka- bûl ederek, istediklerini yaratıyor, veriyor. Mes’ûd olmak için lâzım olan sebeblere (Ni’met) denir. Allahü teâlâ, ni’metlerini, dost, düşman, her istiyene vereceğini va’d et- mekdedir. Ni’mete kavuşmak için, ni’met sâhibinin beğendiği gibi istemek lâzımdır. Bunun için, ni’meti istediğini bildirmek, düâ et- mek ve muhakkak verileceğine inanmak, (Îmân etmek) lâzımdır. Buna inanmıyana, hele inkâr edene verilmez. İnkâr eden mahrûm kalır. Se’âdete sebeb olan ni’mete kavuşmak için yapılan düâda, bu îmân şartdır. Demek ki, ni’mete kavuşmak için, önce îmân sâ- hibi olmak, ya’nî müslimân olmak, sonra, ni’metin sebebine yapış- mak lâzımdır. Bütün ni’metlerin sâhibi olan Allahü teâlâ, ni’met- lere kavuşmak için, nasıl düâ edileceğini de, merhamet ederek, bil- dirmekdedir. Müslimânın düâsının kabûl olması için, îmândan son- ra, her gün beş vakt nemâz kılmak, kul hakkı bulunmamak şartı da önce gelmekdedir. Şimdi, düâlarımız kabûl olmuyor diyenlerin bu şartları yapmadıkları anlaşılıyor. Gel ey âkıl visâl iste, uyan artık hevâdan geç! hemân rûyi cemâl iste, yeter, hubb-i sivâdan geç! Gönül mülkün tertemiz et, gider kirleri, pasları, hülûs ile ibâdet et, ucub ile riyâdan geç! Bilirsin, bu fenâ mülkü, değildir kimseye bâkî, bekâyı lâ yezâl iste, bu mülkü bî vefâdan geç! Parâya pûla aldanma, seni avlamasın dünyâ! süs ve ziynetine bakma, çürük olan binâdan geç! – 480 –
Search
Read the Text Version
- 1
- 2
- 3
- 4
- 5
- 6
- 7
- 8
- 9
- 10
- 11
- 12
- 13
- 14
- 15
- 16
- 17
- 18
- 19
- 20
- 21
- 22
- 23
- 24
- 25
- 26
- 27
- 28
- 29
- 30
- 31
- 32
- 33
- 34
- 35
- 36
- 37
- 38
- 39
- 40
- 41
- 42
- 43
- 44
- 45
- 46
- 47
- 48
- 49
- 50
- 51
- 52
- 53
- 54
- 55
- 56
- 57
- 58
- 59
- 60
- 61
- 62
- 63
- 64
- 65
- 66
- 67
- 68
- 69
- 70
- 71
- 72
- 73
- 74
- 75
- 76
- 77
- 78
- 79
- 80
- 81
- 82
- 83
- 84
- 85
- 86
- 87
- 88
- 89
- 90
- 91
- 92
- 93
- 94
- 95
- 96
- 97
- 98
- 99
- 100
- 101
- 102
- 103
- 104
- 105
- 106
- 107
- 108
- 109
- 110
- 111
- 112
- 113
- 114
- 115
- 116
- 117
- 118
- 119
- 120
- 121
- 122
- 123
- 124
- 125
- 126
- 127
- 128
- 129
- 130
- 131
- 132
- 133
- 134
- 135
- 136
- 137
- 138
- 139
- 140
- 141
- 142
- 143
- 144
- 145
- 146
- 147
- 148
- 149
- 150
- 151
- 152
- 153
- 154
- 155
- 156
- 157
- 158
- 159
- 160
- 161
- 162
- 163
- 164
- 165
- 166
- 167
- 168
- 169
- 170
- 171
- 172
- 173
- 174
- 175
- 176
- 177
- 178
- 179
- 180
- 181
- 182
- 183
- 184
- 185
- 186
- 187
- 188
- 189
- 190
- 191
- 192
- 193
- 194
- 195
- 196
- 197
- 198
- 199
- 200
- 201
- 202
- 203
- 204
- 205
- 206
- 207
- 208
- 209
- 210
- 211
- 212
- 213
- 214
- 215
- 216
- 217
- 218
- 219
- 220
- 221
- 222
- 223
- 224
- 225
- 226
- 227
- 228
- 229
- 230
- 231
- 232
- 233
- 234
- 235
- 236
- 237
- 238
- 239
- 240
- 241
- 242
- 243
- 244
- 245
- 246
- 247
- 248
- 249
- 250
- 251
- 252
- 253
- 254
- 255
- 256
- 257
- 258
- 259
- 260
- 261
- 262
- 263
- 264
- 265
- 266
- 267
- 268
- 269
- 270
- 271
- 272
- 273
- 274
- 275
- 276
- 277
- 278
- 279
- 280
- 281
- 282
- 283
- 284
- 285
- 286
- 287
- 288
- 289
- 290
- 291
- 292
- 293
- 294
- 295
- 296
- 297
- 298
- 299
- 300
- 301
- 302
- 303
- 304
- 305
- 306
- 307
- 308
- 309
- 310
- 311
- 312
- 313
- 314
- 315
- 316
- 317
- 318
- 319
- 320
- 321
- 322
- 323
- 324
- 325
- 326
- 327
- 328
- 329
- 330
- 331
- 332
- 333
- 334
- 335
- 336
- 337
- 338
- 339
- 340
- 341
- 342
- 343
- 344
- 345
- 346
- 347
- 348
- 349
- 350
- 351
- 352
- 353
- 354
- 355
- 356
- 357
- 358
- 359
- 360
- 361
- 362
- 363
- 364
- 365
- 366
- 367
- 368
- 369
- 370
- 371
- 372
- 373
- 374
- 375
- 376
- 377
- 378
- 379
- 380
- 381
- 382
- 383
- 384
- 385
- 386
- 387
- 388
- 389
- 390
- 391
- 392
- 393
- 394
- 395
- 396
- 397
- 398
- 399
- 400
- 401
- 402
- 403
- 404
- 405
- 406
- 407
- 408
- 409
- 410
- 411
- 412
- 413
- 414
- 415
- 416
- 417
- 418
- 419
- 420
- 421
- 422
- 423
- 424
- 425
- 426
- 427
- 428
- 429
- 430
- 431
- 432
- 433
- 434
- 435
- 436
- 437
- 438
- 439
- 440
- 441
- 442
- 443
- 444
- 445
- 446
- 447
- 448
- 449
- 450
- 451
- 452
- 453
- 454
- 455
- 456
- 457
- 458
- 459
- 460
- 461
- 462
- 463
- 464
- 465
- 466
- 467
- 468
- 469
- 470
- 471
- 472
- 473
- 474
- 475
- 476
- 477
- 478
- 479
- 480
- 1 - 50
- 51 - 100
- 101 - 150
- 151 - 200
- 201 - 250
- 251 - 300
- 301 - 350
- 351 - 400
- 401 - 450
- 451 - 480
Pages: