Important Announcement
PubHTML5 Scheduled Server Maintenance on (GMT) Sunday, June 26th, 2:00 am - 8:00 am.
PubHTML5 site will be inoperative during the times indicated!

Home Explore AtaturkveGenclik-tr-6b

AtaturkveGenclik-tr-6b

Published by HARUN YAHYA KÜLLİYAT, 2021-05-05 15:59:55

Description: AtaturkveGenclik-tr-6b

Search

Read the Text Version

99 İzzet Paşa kurmuştu. Bu gelişmeler karşısında Mustafa Kemal Paşa yetkili makamlara, askeri ve siyasi önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi. Nihayet 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri ile Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak l. Dünya Savaşı'ndan çekildi. Mondros Mütarekesinin ardından ülkenin durumu Mustafa Kemal Paşa, 31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı'na getirildi ise de artık yapacak bir şey kalmamıştı. 7 Kasım 1918 tarihinde bu Grup Kuman- danlığı'nın da Padişah iradesiyle kaldırılması üzerine Ada- na'dan hareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul'a geldi. Artık Türkiye, mütareke şartlarını yaşıyordu ve kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmiş bir Ordu Kumandanı idi. Memleket ve milletin içinde bulunduğu şartlar ağır idi. Büyük bir savaş sonunda, mağlup bir devlet olarak 30 Ekim 1918'de \"Mondros Mütarekesi\" adı verilen şartları ağır bir an- laşma imzalanmış, bu anlaşma şartlarına dayanılarak memle- ketin birçok bölgesi galip devletlerce işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silah ve cephane galip devletlerin emrine ve- rilmişti. Osmanlı memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk'ün ana yurdu, Anadolu da galip devletler arasında taksi- me uğruyordu. Anadolu'nun her şehrinde yabancı subaylar dolaşıyor, İtilaf Devletleri temsilcisi sıfatıyla direktifler veri- yorlardı. Yunanlılar da İzmir'i işgal hazırlıklarıyla meşguldu; bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilaf Devletleri'ni iknaya ça- lışıyorlardı. Nihayet 15 Mayıs 1919'da bu gayelerine eriştiler. ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

100 Olayların bu şekilde gelişeceğini Mustafa Kemal, önce- den sezinlemişti. Nitekim Mondros Mütarekesi'nden 5 gün sonra, 5 Kasım 1918'den itibaren Harbiye Nezareti’nden Mon- dros Mütarekesi gereğince ordulara terhis emirleri gelmeye başladı. Atatürk, aynı gün Adana'dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'ya ilk ikaz telgrafını çekti: \"Ciddi olarak arz ederim ki ge- reken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet or- duları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeye imkan kalmaya- caktır. Bu, Atatürk'te, her şey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluş ümidinin sönmediğini, pek çoklarının düştüğü ümit- sizliğe asla kendisini kaptırmadığını gösterir. Mustafa Kemal'in önderliğinde başlatılan Milli Mücadele Mustafa Kemal tarafından yapılan bütün bu haklı itiraz- lar etkisiz kalır ve ordunun terhisine sür'atle devam edilir. Çünkü genel kanaat, herhangi bir mücadeleye giremeyeceği- miz, böyle bir mücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı idi. O halde İtilaf Devletleri'ni gücendirmeyecek, Mondros Mütare- kesi şartlarını yerine getirecektik. İstanbul Hükümeti'nin görü- şü ve davranışı bu idi. Padişah ve hükümetini saran bu umutsuzluğa rağmen, milletimiz, haksız işgallere karşı çıkıyor, topraklarını müdafaa ediyor, yurdun dört bir yanında yerel kuvvetlerle çatışmalar oluyordu. Ancak bütün memkeleketi kapsayan bir hareket ve birlik gösterilemiyordu. Atatürk bu dönemi şu şekilde anlatı- yordu: ATATÜRK VE GENÇLİK

101 İstanbul vatanseverlerince çeşitli adlar altında program- lar ve gruplar oluşturularak kurtuluş yolları aranmak- taydı. Bunların her birini ayrı ayrı inceledim. Hiçbiri doğrulayıcı bir kanıta dayanmıyordu. Dolayısıyla hiçbi- riyle iş birliği yapmaktan sonuç beklemedim. Doğrulayı- cı kanıtın doğrudan doğruya millet olacağı kanım çok ağır basıyordu. İstanbul'da olup bitenlerden, yapılan gi- rişimlerden, özellikle durumun ağırlığından ve acıklı- lığından milletin haberi yoktu. İstanbul'da oturup mille- ti olanlardan haberdar etme olanağı da kalmamıştı. O nedenle yapılacak şeyin İstanbul'dan çıkıp millete ka- tılmak ve orada çalışmak olduğuna karar verdim.145 Her yanda birtakım adlarla örgütler oluşmaya başlamış- tı. Bunları aynı program ve ad altında birleştirerek tüm milleti ilgilendirmek ve tüm orduyu da bu amaca yönelt- mek gerekirdi. Anadolu'ya ulaştığımda daha Ordu Mü- fettişi sanı ve yetkileri üzerimdeyken bu noktadan işe başladım ve amaç kısa sürede gerçekleşti.146 Yapılması gereken şey \"Ya İstiklal ya ölüm!\" parolası al- tında bir Milli Mücadele başlatmaktı. Artık Anadolu'ya geçe- rek Milli Mücadele bayrağını açmak gerekiyordu. İşte bu sıra- larda Mustafa Kemal Paşa'yı İstanbul'dan uzaklaştırmak ama- cıyla, kendisine Dokuzuncu Ordu Müfettişliği teklif edildi. Mustafa Kemal Paşa, kendisine geniş yetkiler tanıyan bu göre- vi kabul etti. 16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul'dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919 sabahı Sam- sun'da Anadolu topraklarına ayak bastı. Kendisinin Anado- ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

102 lu'ya gönderiliş gerekçesi, \"Samsun ve çevresindeki asayişsiz- liği yerinde görüp incelemek ve tedbir almak\"tan ibaretti. Sa- ray ve İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa'nın bu görevi yapacağını zannetmişti. Oysaki Mustafa Kemal'in düşünceleri tamamen başka idi. Onların kararlarına uymak değil, karşı koymak lazımdı. İşte Anadolu'ya bu gaye ile gidiyordu. Mus- tafa Kemal Paşa'nın İstanbul'dan ayrılırken yakın arkadaşları- na söylediği şu sözler bu bakımdan büyük önem taşımaktadır: \"Düşman süngüsü altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında memleketin İstiklali ve milletin hürriyeti için çalışılabilir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu'ya gidiyorum.\"

103 Sonuç irminci yüzyıl Türk Milleti'nin tarihinde büyük bir Y dönüm noktası olmuştur. 1. Dünya Savaşı'nın ardın- dan, asırlardır 3 kıtada hüküm süren Osmanlı İmpa- ratorluğu yıkılmış ve topraklarımız düşman kuvvet- lerince işgal edilmiştir. Güçlü, modern silah donanımlı düş- man güçlerine karşı milletimiz birlik ve beraberlik içinde kah- ramanca mücadele etmiş, bu şanlı mücadelenin önderi ise Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. Fedakarca yürütülen bu sa- vaştan milletimiz büyük bir zaferle çıkmış ve Atatürk'ün lider- liğinde yepyeni bir devlet kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti yıkık bir imparatorluğun kalıntıla- rından, emek emek ortaya çıkmıştır. Yıkılmış, harap olmuş, ev- latlarını savaşlarda yitirmiş Türk Milleti, tüm dünyaya örnek bir atılımla, hiç yorulmadan çalışarak Cumhuriyet tarihini yazmaya başlamıştır. Bu büyük mücadelede Atatürk'ün yanın- da ise her zaman Türk Milleti, özellikle de Türk gençliği ol- muştur. Gençler her zaman ve her şart altında Atatürk'e des- tek olmuş, ona güvenmiş, milli mücadelenin başarıyla sonuç- lanacağı inançlarını her zaman muhafaza etmişlerdir. Tüm enerjilerini Atatürk'ün Türk Milleti için hedeflediği çağdaş, ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

104 medeni ve demokratik Cum- huriyetin kurulmasına yo- ğunlaştırmış, ortaya yıkılmaz bir eser çıkarmışlardır. İşte bugün de muhte- şem devletler kurmuş, uçsuz bucaksız topraklarda dinleri, ırkları ve dilleriyle farklı mil- letleri adalet ve hoşgörüyle yönetmiş, gittiği yere mede- niyet götürmüş Türk Mille- ti'nin evlatları, Atatürk'ün he- deflediği yolda büyük bir hız- la ilerlemektedirler. Üstün ahlakları, seçkin kişilikleri, adaletleri, hoşgörüleri, cesa- retleri ve çalışkanlıklarıyla gıpta edilen bir millet olma yolunda büyük adımlar at- maktadırlar. Hem şanlı tarihi- ne sahip çıkan, hem de çağ- daş toplumlar seviyesine çık- mayı ana hedef alan bu genç- lik, kitap boyunca anlatılan Atatürk'ün tarifini yaptığı gençliktir. Atatürk'ün söylediği gibi bu büyük sorumluluğu Cumhuriyeti kuranlardan devralmış ve yükseltip devam etmeye ant içmişlerdir. Hiç şüphesiz, 21. yüzyılda Mustafa Kemal'in layık ve ehil gördüğü Türk gençli- ği bu ulvi hedefe ulaşacak ve tüm dünya gençliğine örnek bir model oluşturacaktır. ATATÜRK VE GENÇLİK

105 Evrim Aldatmacası E vrim teorisi, yani Darwinizm, Yaratılış gerçeği- ni reddetmek amacıyla ortaya atılmış, ancak ba- şarılı olamamış bilim dışı bir safsatadan başka bir şey değildir. Evrim teorisi Eski Mısır’dan ve Sümerlerden bu yana gelen, kainatı ve canlılığı tesadüfle açıklayan putperest bir hurafedir, bilimle hiçbir bağlantısı yoktur. Canlılığın, cansız maddelerden tesadüfen oluştuğunu iddia eden bu teori, evren- de ve canlılarda çok açık bir düzen bulunduğunun bilim tara- fından ispat edilmesiyle ve evrimin hiçbir zaman yaşanmadığı- nı ortaya koyan 700 milyona yakın fosilin bulunmasıyla çürüm- üştür. Üstelik, evrim teorisi hayatın temel yapı taşı olan tek bir proteinin oluşumunu dahi açıklamaktan acizdir. Proteinin ken- di kendine tesadüfen oluşmasının imkansız olduğu bilim tara- fından ortaya konmuştur. Böylece Allah'ın tüm evreni ve canlı- ları yaratmış olduğu gerçeği, bilim tarafından da kanıtlanmıştır. Bugün evrim teorisini ayakta tutmak için dünya çapında yürü- tülen propaganda, sadece bilimsel gerçeklerin çarpıtılmasına, ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

106 taraflı yorumlanması- na, bilim görüntüsü altında söylenen ya- lanlara ve yapılan sahtekarlıklara daya- lıdır. Ancak bu propa- ganda, gerçeği gizle- yememektedir. Evrim teorisinin bilim tari- hindeki en büyük ya- nılgı olduğu, son 20- 30 yıldır bilim dünya- sında giderek daha yüksek sesle dile geti- Charles Darwin rilmektedir. Özellikle 1980'lerden sonra yapılan araştırmalar, Darwinist iddiaların ta- mamen yanlış olduğunu ortaya koymuş ve bu gerçek pek çok bilim adamı tarafından dile getirilmiştir. Biyoloji, biyokimya, paleontoloji, genetik, zooloji, arkeoloji gibi farklı alanlardan çok sayıda bilim adamı, Darwinizm'in geçersizliğini görmekte, canlıların kökenini Yaratılış gerçeğiyle açıklamaktadırlar. Evrim teorisinin çöküşünü ve Yaratılış'ın delillerini diğer pek çok çalışmamızda bütün bilimsel detaylarıyla ele aldık ve almaya devam ediyoruz. Ancak konuyu, taşıdığı büyük önem nedeniyle, burada da özetlemekte yarar vardır. ATATÜRK VE GENÇL‹K

107 Darwin'i Yıkan Zorluklar Evrim teorisi, tarihi Eski Mısır’a, Sümerler’e kadar uzanan pagan bir öğreti olmakla birlikte, kapsamlı olarak 19. yüzyılda yeniden gündeme geldi. Teoriyi bilim dünyasının gündemine sokan en önemli gelişme, Charles Darwin'in 1859 yılında yayın- lanan Türlerin Kökeni adlı kitabıydı. Darwin bu kitapta dünya üzerindeki farklı canlı türlerini Allah'ın ayrı ayrı yarattığı gerçe- ğine kendince karşı çıkıyordu. Darwin'in yanılgılarına göre, tüm türler ortak bir hayali atadan geliyorlardı ve zaman içinde küçük değişimlerle farklılaşmışlardı. Darwin'in teorisi, hiçbir somut bilimsel bulguya dayanmı- yordu; kendisinin de kabul ettiği gibi sadece sözde bir \"mantık yürütme\" idi. Hatta Darwin'in kitabındaki \"Teorinin Zorlukları\" başlıklı uzun bölümde itiraf ettiği gibi, teori pek çok önemli soru karşısında açık veriyordu. Darwin, teorisinin önündeki zorlukların gelişen bilim tara- fından aşılacağını, yeni bilimsel bulguların teorisini güçlendire- ceğini umuyordu. Bunu kitabında sık sık belirtmişti. Ancak ge- lişen bilim, Darwin'in umutlarının tam aksine, teorinin temel iddialarını birer birer yıktı. Darwinizm'in bilim karşısındaki yenilgisi, üç temel başlıkta incelenebilir: 1) Teori, hayatın yeryüzünde ilk kez nasıl ortaya çıktığını as- la açıklayamamaktadır. 2) Teorinin öne sürdüğü \"evrim mekanizmaları\"nın, gerçek- te evrimleştirici bir etkiye sahip olduğunu gösteren hiçbir bi- limsel bulgu yoktur. 3) Fosil kayıtları, evrim teorisinin öngörülerinin tam aksine bir tablo ortaya koymaktadır. Bu bölümde, bu üç temel başlığı ana hatları ile inceleyeceğiz. ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

108 Aşılamayan İlk Basamak: Hayatın Kökeni Evrim teorisi, tüm canlı türlerinin, bundan yaklaşık 3.8 milyar yıl önce dünyada hayali şekilde tesadüfen ortaya çıkan tek bir canlı hücreden geldiklerini iddia etmektedir. Çamur birikintisi içinden koful, mitokondri, lizozom, golgi cisimciği gibi çok sayı- da kompleks organelden oluşan hücrenin nasıl meydana geldiği, tek bir hücrenin nasıl olup da milyonlarca kompleks canlı türünü oluşturduğu ve eğer gerçekten bu tür bir evrim gerçekleşmişse neden bunun izlerinin fosil kayıtlarında bulunamadığı, teorinin açıklayamadığı sorulardandır. Ancak öncelikle, iddia edilen ev- rim sürecinin ilk basamağı üzerinde durmak gerekir. Sözü edilen o \"ilk hücre\" nasıl ortaya çıkmıştır? Evrim teorisi, Yaratılış'ı cahilce reddettiği için, o \"ilk hücre\"nin, hiçbir plan ve düzenleme olmadan, doğa kanunları içinde kör te- sadüflerin ürünü olarak meydana geldiğini iddia eder. Yani teoriye göre, cansız madde tesadüfler sonucunda ortaya canlı bir hücre çıkarmış olmalıdır. Ancak bu, bilinen en temel biyoloji kanunlarına aykırı bir iddiadır. \"Hayat Hayattan Gelir\" Darwin, kitabında hayatın kökeni konusundan hiç söz etme- mişti. Çünkü onun dönemindeki ilkel bilim anlayışı, canlıların çok basit bir yapıya sahip olduklarını varsayıyordu. Ortaçağ'dan beri inanılan \"spontane jenerasyon\" adlı teoriye göre, cansız mad- delerin tesadüfen biraraya gelip, canlı bir varlık oluşturabilecek- lerine inanılıyordu. Bu dönemde böceklerin yemek artıklarından, farelerin de buğdaydan oluştuğu yaygın bir düşünceydi. Bunu is- patlamak için de ilginç deneyler yapılmıştı. Kirli bir paçavranın ATATÜRK VE GENÇL‹K

109 üzerine biraz buğday konmuş ve biraz beklendiğinde bu karı- şımdan farelerin oluşacağı sanılmıştı. Etlerin kurtlanması da hayatın cansız maddelerden türeye- bildiğine bir delil sayılıyordu. Oysa daha sonra anlaşılacaktı ki, etlerin üzerindeki kurtlar kendiliklerinden oluşmuyorlar, si- neklerin getirip bıraktıkları gözle görülmeyen larvalardan çıkı- yorlardı. Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabını yazdığı dö- nemde ise, bakterilerin cansız maddeden oluşabildikleri inancı, bilim dünyasında yaygın bir kabul görüyordu. Oysa Darwin'in kitabının yayınlanmasından beş yıl sonra, ünlü Fransız biyolog Louis Pasteur, evrime temel oluşturan bu inancı kesin olarak çürüttü. Pasteur yaptığı uzun çalışma ve de- neyler sonucunda vardığı sonucu şöyle özetlemişti: \"Cansız maddelerin hayat oluşturabileceği iddiası artık kesin olarak tarihe gömülmüştür.\" (Sidney Fox, Klaus Dose, Molecular Evolution and The Origin of Life, New York: Marcel Dekker, 1977, s. 2) Evrim teorisinin savunu- cuları, Pasteur'ün bulgu- larına karşı uzun süre direndiler. Ancak ge- lişen bilim, canlı hücresinin kom- pleks yapısını ortaya çıkardıkça, hayatın kendiliğinden oluşa- bileceği iddiasının ge- çersizliği daha da açık hale geldi. ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

110 20. Yüzyıldaki Sonuçsuz Çabalar 20. yüzyılda hayatın kökeni konusunu ele alan ilk evrimci, ünlü Rus biyolog Alexander Oparin oldu. Oparin, 1930'lu yıl- larda ortaya attığı birtakım tezlerle, canlı hücresinin tesadüfen meydana gelebileceğini ispat etmeye çalıştı. Ancak bu çalışma- lar başarısızlıkla sonuçlanacak ve Oparin şu itirafı yapmak zo- runda kalacaktı: \"Maalesef hücrenin kökeni, evrim teorisinin tümünü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır.\" (Alexander I. Oparin, Origin of Life, (1936) New York, Dover Publications, 1953 (Reprint), s. 196) Oparin'in yolunu izleyen evrimciler, hayatın kökeni konusu- nu çözüme kavuşturacak deneyler yapmaya çalıştılar. Bu de- neylerin en ünlüsü, Amerikalı kimyacı Stanley Miller ta- rafından 1953 yılında düzenlendi. Miller, ilkel dünya atmosferinde olduğunu iddia ettiği gazları bir deney düzeneğin- de birleştirerek ve bu karışıma enerji ekleyerek, proteinlerin yapısında kullanılan birkaç or- ganik molekül (aminoasit) sen- tezledi. O yıllarda evrim adına önemli bir aşama gibi tanı- tılan bu deneyin geçerli olmadığı ve deneyde kul- lanılan atmosferin gerçek dünya koşullarından çok farklı olduğu, ilerleyen yıl- ATATÜRK VE GENÇL‹K

111 larda ortaya çıkacaktı. (\"New Evidence on Evolution of Early Atmosphere and Life\", Bulletin of the American Meteorological Society, c. 63, Kasım 1982, s. 1328-1330) Uzun süren bir sessizlikten sonra Miller'in kendisi de kullan- dığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını itiraf etti. (Stanley Miller, Molecular Evolution of Life: Current Status of the Prebiotic Synthesis of Small Molecules, 1986, s. 7) Hayatın kökeni sorununu açıklamak için 20. yüzyıl boyunca yürütülen tüm evrimci çabalar hep başarısızlıkla sonuçlandı. San Diego Scripps Enstitüsü'nden ünlü jeokimyacı Jeffrey Bada, evrimci Earth dergisinde 1998 yılında yayınlanan bir makalede bu gerçeği şöyle kabul eder: Bugün, 20. yüzyılı geride bırakırken, hala, 20. yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız: Hayat yeryüzünde nasıl başladı? (Jeffrey Bada, Earth, Şubat 1998, s. 40) Hayatın Kompleks Yapısı Tek Bir Protein Dahi Tesadüfen Oluşamaz Evrimcilerin hayatın kökeni konusunda bu denli büyük bir açmaza girmelerinin başlıca nedeni, Darwinistlerin en basit zannettikleri canlı yapıların bile olağanüstü derecede kompleks özelliklere sahip olmasıdır. Canlı hücresi, insanoğlunun yaptığı bütün teknolojik ürünlerden daha komplekstir. Öyle ki, bugün dünyanın en gelişmiş laboratuvarlarında bile cansız maddeler biraraya getirilerek canlı bir hücre, hatta hücreye ait tek bir pro- tein bile üretilememektedir. Bir hücrenin meydana gelmesi için gereken şartlar, rastlan- tılarla açıklanamayacak kadar fazladır. Ancak bunu detaylarıyla açıklamaya bile gerek yoktur. Evrimciler daha hücre aşamasına ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

112 gelmeden çıkmaza girerler. Çünkü hücrenin yapı taşlarından biri olan proteinlerin tek bir tanesinin dahi tesadüfen meyda- na gelmesi ihtimali matematiksel olarak \"0\"dır. Bunun nedenlerinden başlıcası bir proteinin oluşması için başka proteinlerin varlığının gerekmesidir ki bu, bir proteinin tesadüfen oluşma ihtimalini tamamen ortadan kaldırır. Dolayısıyla tek başına bu gerçek bile evrimcilerin tesadüf iddia- sını en baştan yok etmek için yeterlidir. Konunun önemi açısın- dan özetle açıklayacak olursak, 1. Enzimler olmadan protein sentezlenemez ve enzimler de birer proteindir. 2. Tek bir proteinin sentezlenmesi için 60’a yakın enzim görevi gören proteinin hazır bulunması gerekmektedir. Dolayısıyla proteinlerin varlığı için proteinler gerekir. 3. Proteinleri sentezleyen enzimleri DNA üretir. DNA ol- madan protein sentezlenemez. Dolayısıyla proteinlerin oluşa- bilmesi için DNA da gerekir. 4. Protein sentezleme işleminde hücredeki tüm organelle- rin önemli görevleri vardır. Yani proteinlerin oluşabilmesi için, eksiksiz ve tam işleyen bir hücrenin tüm organelleri ile var olması gerekmektedir. Hayatın başlangıcı konusunun evrimciler için açıklanamaz olduğunu, evrimci bilim yazarı Brian Switek şu şekilde itiraf et- miştir: Hayatın nasıl başladığı doğanın en kalıcı gizemlerinden biridir. (Brian Switnek, \"Debate bubbles over the origin of life\", Nature, 13 Şubat 2012) Harvard'lı kimyager George Whitesides ise, Amerikan Kimya Topluluğu tarafından kendisine, en üst düzey ödül olan ATATÜRK VE GENÇL‹K

113 Evrim teorisini geçersiz kılan gerçekler- den bir tanesi, canlılığın inanılmaz dere- cedeki kompleks yapısıdır. Canlı hücrele- rinin çekirdeğinde yer alan DNA molekü- lü, bunun bir örneğidir. DNA, dört ayrı molekülün farklı diziliminden oluşan bir tür bilgi bankasıdır. Bu bilgi bankasında canlıyla ilgili bütün fiziksel özelliklerin şifreleri yer alır. İnsan DNA'sı kağıda dö- küldüğünde, ortaya yaklaşık 900 ciltlik bir ansiklopedi çıkacağı hesaplanmakta- dır. Elbette böylesine olağanüstü bir bil- gi, tesadüf kavramını kesin biçimde ge- çersiz kılmaktadır. Priestley Madalya’sı verilirken yaptığı konuşmasında, şu itirafı yapmıştır: Yaşamın kökeni. Bilimdeki en büyük problemlerden biridir... Çoğu kimyager, benim gibi, hayatın prebiyotik Dünya’daki moleküllerin karışımlarından, spontane olarak ortaya çıktığına inanır. Nasıl? Hiçbir fikrim yok . (George M. Whitesides, \"Revolutions In Chemistry: Priestley Medalist George M. Whitesides' Address\", Chemical and Engineering News, 85: 12-17 (March 26, 2007) Hücrenin çekirdeğinde yer alan ve genetik bilgiyi saklayan DNA molekülü ise, muazzam bir bilgi bankasıdır. İnsan DNA'sının içerdiği bilginin, eğer kağıda dökülmeye kalkılsa, 500'er sayfadan oluşan 900 ciltlik bir kütüphane oluşturacağı hesaplanmaktadır. ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

114 Bu konuda evrimciler açısından çok ilginç bir açmaz daha vardır: DNA, yalnız birtakım özelleşmiş proteinlerin (enzimle- rin) yardımı ile eşlenebilir. Ama bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşir. Birbirine bağımlı olduklarından, eşlemenin meydana gelebilmesi için ikisinin de aynı anda var olmaları gerekir. Bu ise, hayatın kendiliğinden oluştuğu senaryosunu yerle bir etmektedir. San Diego California Üniversitesi'nden ünlü evrimci Prof. Leslie Orgel, Scientific American dergisinin Ekim 1994 tarihli sayısında bu gerçeği şöyle itiraf eder: Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların bi- risi olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna varmak zorunda kalmaktadır. (Leslie E. Orgel, The Origin of Life on Earth, Scientific American, c. 271, Ekim 1994, s. 78) Kuşkusuz eğer hayatın kör tesadüfler neticesinde kendi ken- dine ortaya çıkması imkansız ise, bu durumda hayatın yaratıl- dığını kabul etmek gerekir. Bu gerçek, en temel amacı Yaratılış'ı reddetmek olan evrim teorisini açıkça geçersiz kılmaktadır. Evrimin Hayali Mekanizmaları Darwin'in teorisini geçersiz kılan ikinci büyük nokta, teori- nin \"evrim mekanizmaları\" olarak öne sürdüğü iki kavramın da gerçekte hiçbir evrimleştirici güce sahip olmadığının anlaşılmış olmasıdır. ATATÜRK VE GENÇL‹K

115 Darwin, ortaya attığı evrim iddiasını tamamen \"doğal selek- siyon\" mekanizmasına bağlamıştı. Bu mekanizmaya verdiği önem, kitabının isminden de açıkça anlaşılıyordu: Türlerin Kö- keni, Doğal Seleksiyon Yoluyla... Doğal seleksiyon, doğal seçme demektir. Doğadaki yaşam mücadelesi içinde, doğal şartlara uygun ve güçlü canlıların ha- yatta kalacağı düşüncesine dayanır. Örneğin yırtıcı hayvanlar tarafından tehdit edilen bir geyik sürüsünde, daha hızlı koşabi- len geyikler hayatta kalacaktır. Böylece geyik sürüsü, hızlı ve güçlü bireylerden oluşacaktır. Ama elbette bu mekanizma, ge- yikleri evrimleştirmez, onları başka bir canlı türüne, örneğin at- lara dönüştürmez. Dolayısıyla doğal seleksiyon mekanizması hiçbir evrimleşti- rici güce sahip değildir. Darwin de bu gerçeğin farkındaydı ve Türlerin Kökeni adlı kitabında \"Faydalı değişiklikler oluşma- dığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz\" demek zo- runda kalmıştı. (Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 184) ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

116 Lamarck'ın Yanılgısı Peki bu \"faydalı değişiklikler\" nasıl oluşabilirdi? Darwin, kendi döneminin ilkel bilim anlayışı içinde, bu soruyu La- marck'a dayanarak cevaplamaya çalışmıştı. Darwin'den önce yaşamış olan Fransız biyolog Lamarck'a göre, canlılar yaşamla- rı sırasında geçirdikleri fiziksel değişiklikleri sonraki nesle akta- rıyorlar, nesilden nesile biriken bu özellikler sonucunda yeni türler ortaya çıkıyordu. Örneğin Lamarck'a göre zürafalar cey- lanlardan türemişlerdi, yüksek ağaçların yapraklarını yemek için çabalarken nesilden nesile boyunları uzamıştı. Darwin de benzeri örnekler vermiş, örneğin Türlerin Köke- ni adlı kitabında, yiyecek bulmak için suya giren bazı ayıların zamanla balinalara dönüştüğünü iddia etmişti. (Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, p. 184.) Ama Mendel'in keşfettiği ve 20. yüzyılda gelişen genetik bili- miyle kesinleşen kalıtım kanunları, kazanılmış özelliklerin sonra- ki nesillere aktarılması efsanesini kesin olarak yıktı. Böylece doğal seleksiyon \"tek başına\" ve dolayısıyla tümüyle etkisiz bir mekaniz- ma olarak kalmış oluyordu. Neo-Darwinizm ve Mutasyonlar Darwinistler ise bu duruma kendilerince bir çözüm bulabil- mek için 1930'ların sonlarında, \"Modern Sentetik Teori\"yi ya da daha yaygın ismiyle neo-Darwinizm'i ortaya attılar. Neo- Darwinizm, doğal seleksiyonun yanına \"faydalı değişiklik sebe- bi\" olarak mutasyonları, yani canlıların genlerinde radyasyon gibi dış etkiler ya da kopyalama hataları sonucunda oluşan bo- zulmaları ekledi. Bugün de hala bilimsel olarak geçersiz olduğu- ATATÜRK VE GENÇL‹K

117 nu bilmelerine rağmen, Darwinistlerin savunduğu model neo- Darwinizm'dir. Teori, yeryüzünde bulunan milyonlarca canlı türünün, bu canlıların, kulak, göz, akciğer, kanat gibi sayısız kompleks organlarının \"mutasyonlara\", yani genetik bozukluk- lara dayalı bir süreç sonucunda oluştuğunu iddia etmektedir. Ama teoriyi çaresiz bırakan açık bir bilimsel gerçek vardır: Mutasyonlar canlıları geliştirmezler, aksine her zaman için canlılara zarar verirler. Çernobil, Hiroşima, Nagazaki’de mey- dana gelen dehşet verici görüntüler tam olarak mutasyonların meydana getirdiği sonuçlardır. Düzgün yapıdaki organizmalar mutasyonların etkisiyle ölmüş veya şiddetli zarar görmüştür. Bunun nedeni çok basittir: DNA çok kompleks bir düzene sahiptir. Bu molekül üzerinde oluşan herhangi bir tesadüfi etki ancak zarar verir. Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan bunu şöyle açıklar: Mutasyonlar küçük, rasgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak mey- dana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu üç özellik, mutas- yonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebi- lecek rastlantısal bir değişim, ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rasgele bir değişim kol saatini geliş- tirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihti- malle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir. (B. G. Ranganathan, Origins?, Pennsylvania: The Banner of Truth Trust, 1988, p. 7.) Darwinistlerin iddiasına göre, mutasyon, vücudun her ye- rinde orantılı ve birbirine uyumlu değişiklikler yapmak zorun- dadır. Örneğin evrimcilerin iddiasına göre rastgele mutasyon- larla sağ tarafta iddia ettikleri şekilde bir kulak oluştuysa, sol ta- ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

118 anten bacak gözler ağız Evrimciler yüzyılın başından beri sinekleri mutasyona uğratarak, faydalı mutasyon örneği oluşturmaya çalıştılar. Ancak on yıllarca süren bu çabaların sonucunda elde edilen tek sonuç, sakat, hasta- lıklı ve kusurlu sinekler oldu. En solda, normal bir meyve sineğinin kafası ve sağda mutasyona uğramış diğer bir meyve sineği. rafta da rastgele mutasyonların aynı simetride aynı şekilde du- yan, aynı özelliklere sahip ikinci bir kulağı oluşturması gerekir. Örs, çekiç, üzengi her birinin aynı şekilde mükemmel olarak eşit şekilde meydana gelmesi gerekir. Rastgele mutasyonların, kalp kapakçıklarını iki tarafta da aynı şekilde oluşturması; bü- tün kapakçıkları, kulakçıkları eşit uyumda, hatasız, tam yerli ye- rinde ve aynı anda meydana getirmesi gerekir. Vücudun her bir organında bunun bu simetri ve düzen sağlanmadığı takdirde büyük çelişkiler olur. Bir kulağı ters, bir dişi farklı, tek gözü al- nında tek gözü burunda garip yapılar ortaya çıkar. Canlılıkta ise böyle bir dengesizlik yoktur. Darwinistlerin iddiasına göre mu- tasyonların her şeyi simetrik ve uyumlu şekilde meydana getir- mesi geremektedir. Oysa mutasyonların tümü zarar getirir. Geçmişte, mutasyonların % 99'unun zararlı, %1'inin etkisiz ol- duğu kabul edilmekteydi. Oysa yeni yapılan araştırmalar, ATATÜRK VE GENÇL‹K

119 DNA’nın protein kodlamayan bölgelerinde gerçekleşen ve bu nedenle de zararsız olduğu sanılan %1 oranındaki mutasyonla- rın da uzun vadede zarar getirdiğini ortaya koymuş ve bu ne- denle bilim adamları bu mutasyonlara “sessiz mutasyon” adını vermişlerdir. Mutlak zararlı olan mutasyonların ise akılcı, uyumlu, simetrik, organları aynı anda meydana getirebilme- leri imkansızdır. Mutasyonlar düzgün bir yapıya adeta makinalı tüfekle ateş etmek gibidir. Sağlam bir şeyin üzerine ateş açılması o yapıyı ta- mamen ortadan kaldırır. Tek bir tanesinin etkisiz kalması veya vücuttaki mevcut bir enfeksiyonu yakarak iyileştirmesi bir şeyi değiştirmemektedir. Organizma zaten kendisine isabet eden 99 mermi ile yerle bir olmuştur. Ulusal Bilimler Akademisi üyesi Lynn Margulis, mutasyon- ların net zararlı etkileri ile ilgili şu itirafı yapmıştır: Yeni mutasyonlar yeni türler oluşturmaz; sakat yavrular oluşturur. (Lynn Margulis, quoted in Darry Madden, UMass Scientist to Lead Debate on Evolutionary Theory, Brattleboro (Vt.) Reformer, 3 Şubat 2006). Margulis, 2011 yılındaki bir röportajında ise mutasyonların organizmayı değiştirdiğine ve bu yolla yeni türler ortaya çıktı- ğına dair “hiçbir delil olmadığını” şu sözlerle vurgulamıştır: Neo-Darwinistler, mutasyonlar gerçekleştiğinde ve bir organizmayı değiştirdiğinde, yeni türlerin ortaya çıktığını söylerler. Bana da de- falarca, rastgele mutasyonların yeni türleri oluşturan evrimsel de- ğişikliğe yol açtığı öğretildi. Buna inandım; ta ki delil arayana dek... (Lynn Margulis quoted in \"Lynn Margulis: Q + A,\" Discover Magazine, Nisan 2011, s. 68) Lynn Margulis’in söylediği gibi rastgele mutasyonların yeni ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

120 türleri oluşturan evrimsel değişikliğe yol açtığına dain tek bir delil yoktur. Nitekim bugüne kadar hiçbir yararlı, yani genetik bilgiyi ge- liştiren mutasyon örneği gözlemlenmedi. Tüm mutasyonların zararlı olduğu görüldü. Anlaşıldı ki, evrim teorisinin \"evrim mekanizması\" olarak gösterdiği mutasyonlar, gerçekte canlıları sadece tahrip eden, sakat bırakan genetik olaylardır. (İnsanlarda mutasyonun en sık görülen etkisi de kanserdir.) Elbette tahrip edici bir mekanizma \"evrim mekanizması\" olamaz. Doğal selek- siyon ise, Darwin'in de kabul ettiği gibi, \"tek başına hiçbir şey ya- pamaz.\" Bu gerçek bizlere doğada hiçbir \"evrim mekanizması\" olmadığını göstermektedir. Evrim mekanizması olmadığına gö- re de, evrim denen hayali süreç yaşanmış olamaz. Fosil Kayıtları: Ara Formlardan Eser Yok Evrim teorisinin iddia ettiği senaryonun yaşanmamış oldu- ğunun en açık göstergesi ise fosil kayıtlarıdır. Evrim teorisinin bilim dışı iddiasına göre bütün canlılar bir- birlerinden türemişlerdir. Önceden var olan bir canlı türü (ki bu türün de nasıl ortaya çıktığı konusunda evrimcilerin bir açıklaması yoktur), zamanla bir diğerine dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. Teoriye göre bu hayali dö- nüşüm yüz milyonlarca yıl süren uzun bir zaman dilimini kap- samış ve kademe kademe ilerlemiştir. Bu durumda, iddia edilen uzun dönüşüm süreci içinde sayı- sız \"ara türler\"in oluşmuş ve yaşamış olmaları gerekir. Örneğin geçmişte, balık özelliklerini taşımalarına rağmen, bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı ba- lık-yarı sürüngen canlılar yaşamış olmalıdır. Ya da sürüngen ATATÜRK VE GENÇL‹K

121 özelliklerini taşırken, bir yandan da bazı kuş özellikleri kazan- mış sürüngen-kuşlar ortaya çıkmış olmalıdır. Bunlar, bir geçiş sürecinde oldukları için de, sakat, eksik, kusurlu canlılar olma- lıdır. Evrimciler geçmişte yaşamış olduklarına inandıkları bu hayali varlıklara \"ara-geçiş formu\" adını verirler. Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışlarsa bunların sayılarının ve çeşitlerinin milyonlarca hatta milyarlarca olması gerekir. Ayrıca bu garip canlıların kalıntılarına mutlaka fosil ka- yıtlarında rastlanması gerekir. Darwin, Türlerin Kökeni'nde bunu şöyle açıklamıştır: Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır... Bunların yaşamış oldukları- nın kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir. (Charles Darwin, The Origin of Species, New York: D. Appleton and Company s. 161) Ancak bu satırları yazan Darwin, bu ara formların fosilleri- nin bir türlü bulunamadığının da farkındaydı. Bunun, teorisi için büyük bir açmaz oluşturduğunu görüyordu. Bu yüzden, Türlerin Kökeni kitabının \"Teorinin Zorlukları\" (Difficulties on Theory) adlı bölümünde şöyle yazmıştı: Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün do- ğa bir karmaşa halinde değil de tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sa- yılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz?.. Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? (Charles Darwin, The Origin of Species, New York: D. Appleton and Company s. 154, 155) Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? (Charles Darwin, The Origin o Species, s. 246) ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

122 Buğday Biti Dönem: Senozoik zaman, Oligosen dönemi Yaş: 25 milyon yıl Ringa Balığı Dönem: Senozoik zaman, Eosen dönemi Yaş: 54-37 milyon yıl Yavru Tavşan Dönem: Senozoik zaman, Oligosen dönemi Yaş: 30 milyon yıl ATATÜRK VE GENÇL‹K

123 Fosil kayıtları, evrim teorisinin önünde çok büyük bir engeldir. Çünkü bu kayıtlar, canlı türlerinin, aralarında hiçbir evrimsel geçiş formu bulunmadan, bir anda ve ek- siksiz yapılarıyla ortaya çıktıklarını gösterir. Bu gerçek, türlerin ayrı ayrı yaratıldıkla- rının ispatıdır. Deniz Yıldızı Dönem: Paleozoik zaman, Ordovisyen dönemi Yaş: 490 – 443 milyon yıl Köpüklü Ağustos Böceği Huş Ağacı Yaprağı Dönem: Mezozoik zaman, Dönem: Senozoik zaman, Eosen dönemi Kretase dönemi Yaş: 50 milyon yıl Yaş: 125 milyon yıl Sekoya Yaprağı Dönem: Senozoik zaman, Eosen dönemi Yaş: 50 milyon yıl ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

124 Bu 50 milyon yıllık çınar Kretase dönemine ait bu yaprağı fosili ABD çıkarıl- timsah fosili 65 milyon mıştır. 50 milyon yıldır çınar yıllıktır. Günümüzde ya- yaprakları hiç değişmemiş , şayan timsahlardan hiç- evrim geçirmemiştir. bir farkı yoktur. İtalya'da çıkarılmış bu mene balığı fosili 54 - 37 milyon yıl- lıktır. ATATÜRK VE GENÇL‹K

125 Darwin'in Yıkılan Umutları Ancak 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir ya- nında hummalı fosil araştırmaları yapıldığı halde bu ara geçiş formlarına rastlanamamıştır. Yapılan kazılarda ve araştırmalar- da elde edilen bütün bulgular, evrimcilerin beklediklerinin ak- sine, canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını göstermiştir. Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek V. Ager, bir evrimci olmasına karşın bu gerçeği şöyle itiraf eder: Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılaşırız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde olu- şan gruplar görürüz. (Derek V. Ager, \"The Nature of the Fossil Record\", Proceedings of the British Geological Association, c. 87, 1976, s. 133.) Yani fosil kayıtlarında, tüm canlı türleri, aralarında hiçbir geçiş formu olmadan eksiksiz biçimleriyle aniden ortaya çık- maktadırlar. Bu, Darwin'in öngörülerinin tam aksidir. Dahası, bu canlı türlerinin yaratıldıklarını gösteren çok güçlü bir delil- dir. Çünkü bir canlı türünün, hiçbir sözde farklı tür atası olma- dan, bir anda ve kusursuz olarak ortaya çıkmasının tek açıkla- ması, o türün yaratılmış olmasıdır. Bu gerçek, ünlü evrimci bi- yolog Douglas Futuyma tarafından da kabul edilir: Yaratılış ve evrim, yaşayan canlıların kökeni hakkında yapılabile- cek yegane iki açıklamadır. Canlılar dünya üzerinde ya tamamen mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıkmışlardır ya da böyle olmamıştır. Eğer böyle olmadıysa, bir değişim süreci sayesinde ken- dilerinden önce var olan bazı canlı türlerinden evrimleşerek meyda- na gelmiş olmalıdırlar. Ama eğer eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

126 ortaya çıkmışlarsa, o halde sonsuz güç sahibi bir akıl tarafından ya- ratılmış olmaları gerekir. (Douglas J. Futuyma, Science on Trial, New York: Pantheon Books, 1983. s. 197) Günümüzde yaklaşık 700 milyon fosil elde edilmiştir. Tüm bu fosiller, canlıların yeryüzünde eksiksiz ve mükemmel bir bi- çimde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Fosiller, “Biz evrim geçirmedik” demektedir. Yani \"türlerin kökeni\", Darwin'in san- dığının aksine, evrim değil Yaratılıştır. İnsanın Evrimi Masalı Evrim teorisini savunanların en çok gündeme getirdikleri konu, insanın kökeni konusudur. Bu konudaki Darwinist iddia, insanın sözde maymunsu birtakım yaratıklardan geldiğini var- sayar. 4-5 milyon yıl önce başladığı varsayılan bu süreçte, insan ile hayali ataları arasında bazı \"ara form\"ların yaşadığı iddia edi- lir. Gerçekte tümüyle hayali olan bu senaryoda dört temel \"ka- tegori\" sayılır: 1- Australopithecus 2- Homo habilis 3- Homo erectus 4- Homo sapiens Evrimciler, insanların sözde ilk maymunsu atalarına \"güney maymunu\" anlamına gelen \"Australopithecus\" ismini verirler. Bu canlılar gerçekte soyu tükenmiş bir maymun türünden başka bir şey değildir. Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard gibi İngiltere ve ABD'den dünyaca ünlü iki anatomistin Austra- lopithecus örnekleri üzerinde yaptıkları çok geniş kapsamlı ça- lışmalar, bu canlıların sadece soyu tükenmiş bir maymun türüne ait olduklarını ve insanlarla hiçbir benzerlik taşımadıklarını gös- termiştir. (Solly Zuckerman, Beyond The Ivory Tower, Toplinger ATATÜRK VE GENÇL‹K

127 Publications, New York, 1970, 75-14; Charles E. Oxnard, \"The Place of Australopithecines in Human Evolution: Grounds for Doubt\", Nature, vol. 258, 389) Evrimciler insan evriminin bir sonraki safhasını da, \"homo\" yani insan olarak sınıflandırırlar. İddiaya göre homo serisindeki canlılar, Australopithecuslar'dan daha gelişmişlerdir. Evrimciler, bu farklı canlılara ait fosilleri ardı ardına dizerek hayali bir evrim şeması oluştururlar. Bu şema hayalidir, çünkü gerçekte bu farklı sınıfların arasında evrimsel bir ilişki olduğu asla ispatlanama- mıştır. Evrimciler \"Australopithecus > Homo habilis > Homo erectus > Homo sapiens\" sıralamasını yazarken, bu türlerin her birinin, bir sonrakinin atası olduğu izlenimini verirler. Oysa pa- leoantropologların son bulguları, Australopithecus, Homo habilis ve Homo erectus'un dünya'nın farklı bölgelerinde aynı dönem- SAHTE İnsanın evrimi masalını destekleyen hiçbir fosil ka- lıntısı yoktur. Aksine, fosil kayıtları insanlar ile maymunlar arasında aşılamaz bir sınır olduğunu göstermektedir. Bu gerçek karşısında evrimciler, gerçek dışı birtakım çizim ve maketlere umut bağ- lamışlardır. Fosil kalıntılarının üzerine diledikleri maskeleri geçirir ve hayali yarı maymun yarı insan yüzler oluştururlar. ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

128 Eğer Darwinistlerin mutasyonlarla değişim ve gelişim iddiası doğru olsaydı, fosil kayıtlarında üç beyinli, çift omurlu, çok gözlü, iki burunlu, 6-7 parmaklı gibi görünümü son derece garip canlı- ların izlerine rastlanması gerekirdi. Ancak 150 yıldır yapılan araştırmalar neticesinde böyle ga - rip bir varlığın fosiline hiç rastlanmamıştır. Evrim teorisi, canlıların mutasyonların et - kisiyle başka başka canlılara dönüştüğünü iddia eder. Oysa bunun büyük bir aldat- maca olduğunu modern bilim tüm açıklı- ğıyla ortaya koymuştur. Herşeyden önce eğer canlılar başka can- lılara dönüştüyse, dönüşme evresinde çok sayıda ara canlı var olmalı, yeryüzünün dört bir yanı evrimleşme aşamasındaki canlıların fosilleriyle (ara fosillerle) dolu ol- malıdır. Oysa bugüne kadar çıkarılmış olan 700 milyona yakın fosillin tamamı bu - gün de bildiğimiz tam ve eksiksiz canlılara aittir. Evrim olsaydı, yeryüzü milyarlarca ara canlıya ait fosil ile dolu olmalıydı. Üs - telik sayısı milyonları bulan bu canlıların mutasyonların etkileri nedeniyle son dere - ce anormal varlıklar olmaları gerekirdi. ATATÜRK VE GENÇLİK

129 İki, üç, dört, beş başlı insanlar, böcekler gibi yüzlerce göze sahip, bir çok kolu olan ve hat- ta 2-3 metrelik kolları olan ve bu tarzda anormalliklere sahip pek çok insan fosili bulunma- yıldı. Aynı bu şekilde her canlı ve bitki için de anormal örnekler olması gerekirde. Bütün de- niz hayvanlarının da ara fosillerinin son derece anormal varlıklara dönüşmesi gerekirdi. An- cak bunlardan da tek bir tane bile yoktur. Fosilleri bulunan milyonlarca örneğin hepsi nor- mal canlılara aittir. Bu gerçek, evrim teorisinin çöküşünün açık bir ifadesidir. 150 senedir bulunan her fosilin ev- rimi yalanlamasına rağmen hala \"bir gün bulunur\" umuduyla bu teoriyi savunmak akıl sahi- bi bir insanın yapacağı şey değildir. Aradan 150 sene geçti, dünyada kazılmadık fosil yata- ğı kalmadı, milyarlarca dolar harcandı ama Darwin'in öngördüğü ara canlılara ait fosiller bu- lunmadı. Darwinizmin delil olarak kullanabileceği tek bir ara fosil yoktur. Buna karşı \"Yara- tılış Gerçeği\"ni gösteren milyonlarca \"yaşayan fosil\" bulunmaktadır. ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

130 lerde yaşadıklarını göstermektedir. (Alan Walker, Science, c. 207, 1980, s. 1103; A. J. Kelso, Physical Antropology, 1. baskı, New York: J. B. Lipincott Co., 1970, s. 221; M. D. Leakey, Olduvai Gorge, c. 3, Cambridge: Cambridge University Press, 1971, s. 272) Evrimciler \"Australopithecus > Homo habilis > Homo erectus > Homo sapiens\" sıralamasını yazarken, bu türlerin her birinin, bir sonrakinin atası olduğu izlenimini verirler. Oysa paleoan- tropologların son bulguları, Australopithecus, Homo habilis ve Homo erectus'un dünya'nın farklı bölgelerinde aynı dönemler- de yaşadıklarını göstermektedir. (Alan Walker, Science, c. 207, 1980, s. 1103; A. J. Kelso, Physical Antropology, 1. baskı, New York: J. B. Lipincott Co., 1970, s. 221; M. D. Leakey, Olduvai Gorge, c. 3, Cambridge: Cambridge University Press, 1971, s. 272) Dahası Homo erectus sınıflamasına ait insanların bir bölü- mü çok modern zamanlara kadar yaşamışlar,.Homo erectus ve Homo sapiens aynı ortamda yan yana bulunmuşlardır. (Jeffrey Kluger, “Not So Extinct After All”, Time, 24 Haziran 2001) Bu ise elbette bu sınıfların birbirlerinin ataları oldukları iddia- sının geçersizliğini açıkça ortaya koymaktadır. Harvard Üniversitesi paleontologlarından Stephen Jay Gould, kendisi de bir evrimci olmasına karşın, Darwinist teorinin içine girdiği bu çıkmazı şöyle açıklar: Eğer birbiri ile paralel bir biçimde yaşayan üç farklı hominid (insa- nımsı) çizgisi varsa, o halde bizim soy ağacımıza ne oldu? Açıktır ki, bunların biri diğerinden gelmiş olamaz. Dahası, biri diğeriyle karşılaştırıldığında evrimsel bir gelişme trendi göstermemektedir- ler. (S. J. Gould, Natural History, c. 85, 1976, s. 30) Kısacası, medyada ya da ders kitaplarında yer alan hayali bir- ATATÜRK VE GENÇL‹K

131 takım \"yarı maymun, yarı insan\" canlıların çizimleriyle, yani sırf propaganda yoluyla ayakta tutulmaya çalışılan insanın evrimi senaryosu, hiçbir bilimsel temeli olmayan bir masaldan ibarettir. Bu konuyu uzun yıllar inceleyen, özellikle Australopithecus fo- silleri üzerinde 15 yıl araştırma yapan İngiltere'nin en ünlü ve saygın bilim adamlarından Lord Solly Zuckerman, bir evrimci olmasına rağmen, ortada maymunsu canlılardan insana uzanan gerçek bir soy ağacı olmadığı sonucuna varmıştır. Zuckerman bir de ilginç bir \"bilim skalası\" yapmıştır. Bilimsel olarak kabul ettiği bilgi dallarından, bilim dışı olarak kabul ettiği bilgi dallarına kadar bir yelpaze oluşturmuştur. Zuckerman'ın bu tablosuna göre en \"bilimsel\" -yani somut ve- rilere dayanan- bilgi dalları kimya ve fiziktir. Yelpazede bunlar- dan sonra biyoloji bilimleri, sonra da sosyal bilimler gelir. Yelpazenin en ucunda, yani en \"bilim dışı\" sayılan kısımda ise, Zuckerman'a göre, telepati, altıncı his gibi \"duyum ötesi algıla- ma\" kavramları ve bir de \"insanın evrimi\" vardır! Zuckerman, yelpazenin bu ucunu şöyle açıklar: Objektif gerçekliğin alanından çıkıp da, biyolojik bilim olarak var- sayılan bu alanlara -yani duyum ötesi algılamaya ve insanın fosil tarihinin yorumlanmasına- girdiğimizde, evrim teorisine inanan bir kimse için herşeyin mümkün olduğunu görürüz. Öyle ki teorile- rine kesinlikle inanan bu kimselerin çelişkili bazı yargıları aynı an- da kabul etmeleri bile mümkündür. (Solly Zuckerman, Beyond The Ivory Tower, New York: Toplinger Publications, 1970, s. 19) İşte insanın evrimi masalı da, teorilerine körü körüne ina- nan birtakım insanların buldukları bazı fosilleri ön yargılı bir biçimde yorumlamalarından ibarettir. ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

132 Müslüman Neden Evrimci Olamaz? !H5AI 8>C8?HECHD9I , *CGDFEI:FC/F>F<CGIG6DF?FEI:FCF?I@H, DH)AEBHEI BG>@G=CGEGEI :FDI @G4DFI 4CB;1;E;I 5HEEGBGDG=9 \" 8>C8?HECHDIHD FE*BGEI.4=I-E0GIG6DF?FI:FCF<4DCHDBA\"I/F:FI/H, DF&I:FDI?HE@A=I-D/8>8<CGI=GEBFCGDFE0GI>CH?CHIG6DF?FI:H1BH7@AD, ?H<HI.HCA7?H=@HBADCHD2I!;I?HE@A=9I0FBBFI:FDI:FC/F>F5CF1FEI8D8E8, B8D2II!FCF?IG6DF?FEI/G.GD>F5I4CB;1;E;IF>&H@CH?A7@AD2I!FCF?FEI/->, @GDBF1FI/GD.G=IHDH@ACA7(@AD2 8>C8?HEAEIF?HEIG@@F1FI6GI';DHE(BHI3H:GDI6GDFCGE9I3GDI7G<F +CCH3*AEI <HDH@@A1AI /GD.G1FBFD2I 4CH<A>A<CHI :FDI 8>C8?HEAE9I >=F A>ADI6GI8?GDCGDIBG6DFEBGEI=HCHEI&;@&GDG>@I:FDI3;DH)GI4CHEI6G 3GDI7G<FI@G>HB8)CGDCGIH.A=CH<HEIG6DF?I@G4DF>FIFCGIH<EAI7G<FI>H6;, E;<4DI4C?H>AI?8?=8EIBG1FCBFD2I C:G@@GI +CCH3I BFCG>G<BFI 0HECACHDAI G6DF?CGI BGI <HDH@H:FCFDBF2 +E0H=I';DHE*BHI:;I<-EBGI:FDI:FC/FI<GDIHC?H?H=@H9IG6DF?0FCGDFE -EGI >8DB818I /F:FI @8DCGDFEI H7H?HI H7H?HI 4C;7;?;E;I BG>@G=CG, <G0G=I 3F.:FDI H<G@I :;C;E?H?H=@HBAD2I 1GDI :-<CGI :FDI <HDH@ACA7 7G=CFI 4C>H<BA9I :;E;9I ';DHEI H<G@CGDFEBGI BG@H<CAI H.A=CH?HCHDAI FCG /-D?G?F5I?8?=8EI4C;DB;2I+E0H=I@H?I@GD>FEGI';DHE*BHI0HECA, CA1AEI6GIG6DGEFEI+CCH3*AEI\"C\"IG?DF<CGI?;0F5G6FI7G=FCBGI6HDIGBFC, BF1FI:FCBFDFC?G=@GBFDI &=?C@DE,CE7C@DE/6D@E&@AC=EC>DA:C=8D5DA.E7B@B;BA><@1E4E6D@ D0DAE 2?:B8<ABE =B@B@E ,C@D@8C4E 2ABE 7B?A<5%BE *?*E >C@4E 2E >B -C:CAE2?9@1E/$B=B@BE'9@C8D4E\"\". ';DHE(BHI:FCBFDFCGEI/GD.G=IFE>HEAEI<4=@HE9IGEI/85GCI:F.F?BG <HDH@ACBA1ABAD 2)@9894E $D5E DA8BA<E CAE #35C?E 6D@E 6D+D:>CE 7B@B;;<=1E /DA '9@C8D4E . &=?C@DE,CE7C@DE-B=E2?:B=E35C@CE7B@B;;<E,CE8D5CE>35CA?DE6D@ 6D+D:E /89@C;.E ,C@>DE 89@C;?C@DAD5DE >CE #35C?E 7B ;<1E &A30 !AB><@1E/C#B63AE'9@C8D4E . ATATÜRK VE GENÇL‹K

133 Hz. Adem (as) ve Tüm İnsanlar, Daha Kainat Yaratılmadan Zer Aleminde Vardır +CCH3I';DHE(BHI=HFEH@I<HDH@AC?HBHEI-E0GIFE>HECHDAI5GDIHCG?FE, BGI6HDIG@@F1FEFI6GI3G&>FEBGEI>-5IHCBA1AEAI:FCBFD?F7@FDI BADEB66DA4E>C:E2)9??B@<A<AE8<@;?B@<A>BAE53@@D7C;?C@DADEB?( :<0E,CE2A?B@<E=CA>DEACD8?C@DACE=B@0<E0B-D>?C@E=<?:<0;<E*$CA 8D5DAE B66DAD5E >C)D?E :D7D: *E />C:D0;DE >C.E 2A?B@E *,C; /B66D:D58DA.4E 0B-D>E 2?>9=*E >C:D0?C@>D1E /$94.E <7B:C;E #3( A3E *$D5E 69A>BAE -B6C@8D5>D=*E >C:C:CAD5E D+DA>D@1E /@B '9@C8D4E\". -D8CB818I /F:FI H<G@@G9I =HFEH@I 3GE85I 6HDI GBFC?GBGEI -E0GI FE, >HECHDAEI <HDH@ACBA1A9I =;>;D>;5I 6GI @H?I 4CHDH=I 6HDI 4CB;=CHDAI 6G +CCH3(HI >-5I 6GDBF=CGDFI :FCBFDFC?F7@FD2I +<G@@G=FI :FC/F<GI /-DG9I =HFEH@ 3GE85I<4=@;DIH?HI=4E;7HE9IB;<HE9I>-5I6GDGE9I@8?I;5;6CHDAI6GI)F, 5F=>GCI-5GCCF=CGDF<CGI@H?IFE>HECHDI6HDBAD2I +<G@FEI+DH&.H>AIF>GI7-<CGBFD #$\"$##$#$\"!$#!$ ##$\"!$\"\"$\" ##$ #$ ###$  $ #! \"\"$ #$ # $ \"\"  $# $#\"! $#!$#$# #$  #\"$\"!! $!! $!   $ \"! \"!# ,-)-,!+,# 6GI.A=HDBA1A9IHCBA1AI5H?HE %)# #HEF9I3H@ADCH9I4I3HCBG9I-<CG<>G9I4I6H=F@9I5H?HE9IBA1AEBH9I [email protected]=89I5FDH9IBA1AIF.FE9I>G:G:F<CG$ (+ ,# >GEFEIH::FE ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

134 &)*-,* -%,&,# BG?41;CCHDAEBHE &)*-!()!)&# 4ECHDAEI>AD@CHDAEBHE ((),\",!&# 4ECHDAEI58DDF<G@CGDFEF9I4ECHDAEI>4<CHDA9I 4ECHDAEIEG>FCCGDFI ,-,!,%,!&# 6GI4ECHDAI7H3F@I@;@@; +'-,* )!)&#-EG)>CGDFEFEI%=GEBFCGDFEFE$I85GDFEG ,-',\"# :GEIBG1FCI?F<F? )-(+) &# >F5FEIH::FEF5 '# BGBFCGD ,'# G6G@ ,!)%*# :F5I7H3F@I4CB;= ,*-\", '# BG?GEF59IBG?GEF5GI=HD7AI%BG?G?GEF5IF.FE$ ,&,-,'- $&,\")# =A<?G@I/8E8 )**# ?;3H==H=I=FI:F59I/GD.G=@GEI:F5 **# :F5I4CB;=9I222IFBF= +*-!# :;EBHE  )' *,# /)FCCGD9I3H:GD>F5I4CHECHD +<G@@GI /G.GEI 58DDF<<G@(I =GCF?G>FI :;I H<G@FEI BA7AEBHI ';DHE,A 'GDF?(BGI II<GDBGIBH3HI/G.?G=@GBFD2I!;I=GCF?GEFEI=;CCHEACBA1A @8?I H<G@CGDBGI F>GI HECH?A9I >CH?I HCF?CGDFEFEI F@@F)H=A<CH9I FE>HE EG>CFBFD2I !;I H<G@@GI BG9I +BG?(FEI 58DDF<G@FEBGEI <HEFI #52I +BG? %H>$(AEI>4<;EBHE9I<HEFIB8E<HBHI<H7H?A7I6GI<H7H<H0H=I@8?IFE, >HECHDBHEI:H3>GBFC?G=@GBFD2IFDH9I>HBG0GI#52I+BG?I%H>$(AEI=GE, BF>FEBGEI HCAEHEI :FDI H3FBI >-5I =4E;>;I I 4C>H<BA9I 3HEFI H::FE +BG?(BGEI H3FBI HC?A7@AI F)HBG>FI =;CCHEACADBA2I +<G@@GI /G.GEI 3HEF H::FEI +BG?I 41;CCHDAEBHEI H3FBI I HC?A7@A(I F)HBG>F<CG9I #52I +BG? %H>$(AEI58DDF<G@F9I<HEFI@8?IFE>HECHDI=H>@IGBFC?G=@GBFD2I +<G@FEII:H7AEBHI<GDIHCHEI) I3H@ADCHI4I5H?HEA9I3HEF(IF)HBG>F F>G9I#52I+BG?I%H>$(AEI58DDF<G@FEGI<HEFI@8?IFE>HECA1HI4CHEI:;I3F, @H:AEI 4CB;1;I 5H?HEAEAI /->@GDFD2I 5(I =GCF?G>FI /G.?F7@GI 4CHEI :FD ATATÜRK VE GENÇL‹K

135 4CH<I3H==AEBHII=;CCHEACHEI5H?HEIGBH@ABAD2I+ECH?AIBHI/G.?F7@G 4CHEI:;I4CH<AI3H@ADCH(BAD2II-5I=4E;>;I4CHEI@8?IFE>HECHDAEI/G., ?F7@G9I3GE85I=HFEH@I<HDH@AC?HBHEI-E0G9I6GDBF=CGDFI>-5B8D2 ';DHE(AEI:FDI:H7=HIH<G@FEBGIF>GIFE>HECHDAEIF=FIBG)HI-C8&IBFDFC, BF=CGDFI3H:GDI6GDFCFD C>D?C@E=DE*B66D:D54E6D5DED=DE=C@CE&?>3@>3AE,CED=DE=C@CE>D( @D?;;DAE6D5E>CE#3AB-?B@<:<5<ED;D@BEC;;D=1ED:>DE+<=<0ED+DAE6D@ 72?E,B@E:< *E/3:DAE'9@C8D4E\"\". 7@GI:;IH<G@@GI:FCBFDFCGEIFC=I-C8?I6GIBFDFC?G9I5GDIHCG?FEBGIFE, >HECHDI>-5I6GDBF=@GEI>4EDHI:FDIEG6FI-C?GCGDF9I>4EDHI+CCH3(AEIHE, EGI 6GI :H:H<AI 6G>FCGI GBF&I 0HEI 6GD?G>FI 6GI B8E<H<HI /GC?GCGDF9 <HEFI BFDFC?GCGDFBFD2I =FE0FI -C8?I F>GI B8E<HBH=FI :FCBF1F?F5I )F5F=>GC 6G)H@I4CH0H=9IH3FDG@@GIBGIF=FE0FI=G5IBFDFC?GI/GD.G=CG7G0G=@FD2I ';DHE(BHIG6DF?CGI<HDH@ACA7I4CB;1;E;IFBBFHIGBGECGDFE9IH7H?H H7H?HIFE>HEI4C;7@;IFBBFHCHDAI:;IB;D;?BHI@H?H?GEI/G.GD>F5, BFD2I*+*-%*+%+-++&+-++&+-'&+&$\"$(-,(-+',&)* %,-\"&-)*+*'+(-- %,&-+-,-%),(- ,+&,(',(-+( %$(-#52I+BG?I%H>$(AEI6GIBF1GDIFE>HECHDAEI:FDI@H=A?IG6DF?>GCI>8, DG.CGDBGEI /G.GDG=I :;/8E=8I FE>HEI 4CB;1;I FBBFH>AI B41D;I BG1FC, BFD2I #52I +BG?I %H>$I -E0GI @8?I FE>HECHDI /F:FI 5GDI HCG?FEBGI 6HDBAD9 >4EDHI0GEEG@@GI<HDH@AC?A79I>4EDHIBHIB8E<H<HI/-EBGDFC?F7@FD BADE B66DAE :C?C=?C@CE  C@+C=;CAE $CA4E +B:9@>BAE 6D@ 6C0C@E7B@B;B%B)<:E>C:D0;D1EA9E6D@E6D+D:CE82=9 4E2AB @9-9:>BAE3?C>D)D:E5B:BAE8D5E2A9AED+DAE-C:CAE8C%>C7C =B BA<A1E/'B>E'9@C8D4E\"(. B=B;EC7;BA4E2@B>BAED=D8DADAEB7B)<A<E=B7><@><E,CE6&7?C%C 2A?B@<E D+DA>CE 69?9A>9=?B@<E >9@9:>BAE +<=B@><1E $D5E >C D:DAD5E=D:DAD5CE>30:BAE2?B@B=EDADA4E8D5DAED+DAE7C@7353A( ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

136 >CE6C??DE6D@E,B=;CE=B>B@E6D@E7C@?C0D:E,CE:C;BE,B@><@E>C>D=1 /$B=B@BE'9@C8D4E . !FDI :H7=HI ';DHEI H<G@FEBGI F>GI @8?I FE>HECHDAEI 5GDI HCG?FEBG +CCH3(HI6GDBF=CGDFI>-5I7-<CGI:FCBFDFCFDI ??B-!<AE35C@DAD5>C=DEAD:C;DADE,CE*0D;;D=E,CED;BB;EC;;D=*E>C( >D)DAD5>CE8D5D4E=CA>D8D7?CE6B)?B><)<E8&53A3E/:D8B=<A<.EBA<A1 ??B-!;BAE=2@=9 E8B=<A<A1E3 -C8D5E??B-4E8DAC?C@DAE&53A>C 2?BA<E6D?CA>D@1E/BD>CE'9@C8DE. GDIHCG?FEBGI+CCH3(HI>-5I6GDGECGDIG6D0F?CGDFEIFBBFHIG@@F1FI/F:F <HDA?9I ;5;6CHDAI @H?I /GCF7?G?F79I <HDAI FE>HEI <HDAI :H7=HI 6HDCA=CHD BG1FCBFD2IH?I6GI7;;DI>H3F:FIFE>HECHDBAD2I!;I/GD.G=9I';DHE(BHIG6, DF?CGI<HDH@ACA7I4C?HBA1AEAEIH.A=I:FDIF>&H@ABAD2 Evrimi Savunan Müslümanlar, Meleklerin ve Cinlerin Yaratılışını Açıklayamazlar E>HEAEI G6DF?CGI /GCF7F?I /->@GDBF1FEFI FBBFHI GBGEI =F7FCGDG9I ?G, CG=CGDFEI 6GI 0FECGDFEI EH>ACI <HDH@ACBA1AI >4D;CB;1;EBHI F>GI 0G6H&CHDA \"+CCH3I<4=@HEI<HDH@@A\"I4CH0H=@AD2IFECGDFI6GI?GCG=CGDFI+CCH3*AEI<HDH@, @A1AEAI:FCF&I=H:;CIGBGEI:;I=F7FCGDFE9I+CCH3*AE9IFE>HEAIBHIH<EAI7G=FCBG <HDH@?A7I 4CB;1;E;I B878EG?G?GCGDF9I :;E;I H=CGBG?G?GCGDFI 4C, B;=.HI 6H3F?BFD2I GCG1FI \"C\"I G?DFI FCGI :FDI HEBHI <HDH@HEI 80G H::F?F5*FE9IFE>HEAIBHIH<EAI7G=FCBGI<HDH@?A7I4CB;1;E;I/-DG?G, ?GCGDFI.4=I7H7AD@A0AI:FDIB;D;?B;D2I+CCH3IH<EAI7G=FCBGI GCG=CGDFIFE, >HEI/-D8E8?8EBGIBGI:FDIHEBHI<HDH@?H=@HBAD2I#5I:DH3F?(GI/GCGE 5F<[email protected]?GCG=CGDI@H?I6GI=;>;D>;5I:FDGDIFE>HEI/-D8E8?8EBGBFD, CGDI6GI:FDIHEBHI<HDH@AC?A7CHDBAD2I +CCH3I';DHE*BHI0FECGDFE9IFE>HECHDBHEI)HD=CAI4CHDH=9IH@G7@GEI<H, DH@ACBA=CHDAEAI3H:GDI6GD?F7@FDI ATATÜRK VE GENÇL‹K

137 A8BA<4E B;C0;CE D0:D0E #D6DE =9@9E 6D@E +B:9@>BAE 7B@B;;<1 BAA!<E /%DAAD.E >BE !7B?<A(>9:BA8<5E 6D@E B;C0;CA!E 7B@B;;<1 /B-:BAE'9@C8D4E\" (\". ';DHE*BHI 3H:GDI 6GDFCBF1FI /F:F9I ?GCG=CGDFEI <HDH@ACA7AI BHI FE>HEAE <[email protected]=I)HD=CABAD2I+<G@@GI?GCG=CGDFEI<HDH@ACA7AI7-<CGI:FCBF, DFC?G=@GBFD B:>4E #&=?C@DE ,CE 7C@DE 7B@B;BA4E D=D0C@4E 3+C@E ,CE >&@>C@E =B( AB;?<E :C?C=?C@DE C?+D?C@E =<?BAE ??B-!<A><@E 4E 7B@B;:B>BE >D?C( >D)DADEB@;;<@<@1E3 -C8D5E??B-4E-C@0C7CE#3+E7C;D@CA>D@1E/B;<@ '9@C8D4E\". +<G@@GI <GDI HCHEI F)HBGBGEI H.A=.HI HECH7ACBA1AI 85GDGI ?GCG=CGD /-D8E8?I4CHDH=IBHIFE>HECHDBHEI.4=I)HD=CABADCHD2I+<DA0HI';DHE*BH 3G?I?GCG=CGDFEI3G?IBGI0FECGDFEIFE>HECHDBHEI-E0GI<HDH@ACBA1AI3H, :GDI 6GDFC?G=@GBFD2I +CCH3I F.FEI <HDH@?H=I .4=I =4CH<BAD2I H::F?F5 3F.:FDI >G:G&I 4C?HBHEI <4=@HEI 6HDI GBGEBFD2I FECGDFI 6GI ?GCG=CGDF EH>ACI)HD=CAI7G=FCCGDBGI6GI<4=@HEI6HDIG@@F<>G9IFE>HEAIBHIG6DF?GI/G, DG=I 4C?HBHE9I H<DAI :FDI 6HDCA=I 4CHDH=I <4=@HEI 6HDI G@?F7@FD2I +<EAI B;, D;?I 3H<6HECHDI 6GI :F@=FCGDI /F:FI BF1GDI 0HECACHDI F.FEI BGI /G.GDCFBFD2 ';DHE*BHI :FCBFDFCGEI H.A=I /GD.G=I 7;B;DI +CCH3I 0HECACHDAEI 3F.:FDFEF G6DF?CG7@FD?GBGE9I <HEFI @8DCGDFI :H7=HI @8DCGDGI B-E87@8D?GBGEI :FD HEBHI<4=@HEI6HDIG@?F7@FD2 Evrimi Savunan Müslümanlar, Kuran'da Haber Verilen Mucizelere Açıklama Getiremezler ';DHE*BHI #52I ;>HI %H>$*AEI GCFEBG=FI H>H<AI <GDGI H@@A1AEBH9 +CCH3*AEIBFCG?G>F<CGI:;IH>HEAEI0HECAI:FDI<ACHEHIB-E87@818I:FCBFDFC, ?G=@GBFD2I#52I ;>HI%H>$IH>H>AEAI<GDGIH@@A1AEBHIH>H9I<HEFI0HE>A5 ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

138 :FDIH1H.IBHCAI0HECAI:FDI<ACHEHIB-E87?G=@G9IGCFEGIHCBA1AEBHI<ACHE @G=DHDI0HE>A5I:FDIH1H0HIB-E87?G=@GBFD9I>4EDHI@G=DHDI<GDGIH@@A, 1AEBHI <FEGI 0HEI :;C?H=@HBAD2I HEFI 0HE>A5I :FDI ?HBBG9I 0HECHE, ?H=@H9I >4EDHI -C?G=@G9I >4EDHI <FEGI 0HECHE?H=@HBAD2I !-<CG0G +CCH3I:;I?;0F5G>F<CGIFE>HECHDH9I>8DG=CFIHDH@ACA7*AI/->@GD?G=@G, BFD2I+<G@CGDBGI7-<CGI:;<D;C;D $&7?C%C4E2A9EB;;<E/6D@E>CEACE#&@83A.E2E-C:CAE-<5?BE=20BA /=2%B:BA.E 6D@E 7<?BAE /2?>9.1E C>DE =DE *A9E B?E ,CE =2@=:B4 $D5E2A9ED?=E>9@9:9ABE+C,D@C%C)D51*E/B-BE'9@C8D4E(\". *'B)EC?DA>C=DADEB;4E2A?B@<AE7B ;<=?B@<A<E79;B%B=;<@E+3A=3 2A?B@<AE 7B ;<=?B@<E 7B?A<5%BE 6D@E 6373%3E -D?C8D>D@1E $373%3 D8CEAC@C7CE,B@8BE=9@;9?B:B51*E/B-BE'9@C8D4E . *8BA<E6<@B=*E/$<@B=;<E,C.E2A9AE+C,D=E6D@E7<?BAE#D6DE-B@C( =C;EC;;;D)DADE#&@3A%C4E#C@D7CE>2)@9E=B+;<E,CEB@=B8<ABE6B=( :B><1E 7E 98B4E =2@=:BE 03 -C8D5E $CA/D:.E $CAD:E 7B( A<:>BE#&A>C@D?CAE/[email protected]=2@=:B51*E/C:?E'9@C8D4E\". #52I ;>HI%H>$IGCFEBG=FIH>H>AEAI<GDGIH@@A1AIHEBH9I+CCH3*AEIC8@, );<CH9I+*$-)(-%*- +(+$-!+')*%, )-++-!$'+-!+(, ,\" ,%,*-%),(-+!$'+($*-(\"++- % '+($*$-\"+*-+*)-)* %)()&-)\",&)-%,-'+*-\"+&+&,*-+*'$-)(-+('$+-% *&,  \",%)(--%,))&-+*)%,*-,(, ',&, \",%)(-!-<CG0GI+CCH3 FE>HECHDHI0HECACA1AEIEH>ACI<4=@HEI6HDIGBFCBF1FEFEI:FDI-DEG1FEFI/->, @GD?G=@GBFD2I HE>A5I :FDI ?HBBG9I >HBG0GI +CCH3*AEI BFCG?G>F<CG9 <HEFI\"C\"IG?DF<CGI0HEI:;C?H=@HBAD2I+CCH3*AEI#52I ;>HI%H>$*HIC8@, )G@@F1FI :;I ?;0F5G9I G>=FI A>ADCACHDAEI :H@ACI G6DF?I FEHEA7CHDAEAI :FD 3H?CGBGI<GDCGI:FDIG@?F7@FD29I#52I ;>HI%H>$*HI?;3HCF)I4CHEIFE>HE, CHDIBH3FI3G?GEI4IHEI/GD.G1FI=H6DH<A&9I:H@ACIFEHEA7CHDAEAI:ADH=A&9 +CCH3*HIF?HEIG@?F7CGDBFD2 ';DHE*BHI#52I>HI%H>$*AEIBHI.H?;DBHEI=;7I:F.F?FEBGI:FD7G< <H&@A1A9I>4EDHI:;E;EIF.FEGI8)CGBF1FEBG9I+CCH3*AEIBFCG?G>F<CG9I:; ATATÜRK VE GENÇL‹K

139 =;7;EI3H<H@I:;C;&I0HECHEBA1AI3H:GDI6GDFC?F7@FD ??B-E0&7?CE>D7C%C=E*7EC@7C:2)?9E8B4E8BABE,CEBAACAC 2?BAE AD:C;D:DE -B;<@?B1E $CAE 8CADE 9-9!?(9>38E D?CE >C8;C=( ?C>D:4E 6C0D=;CE D=CAE >C4E 7C;D0=DAE D=CAE >CE DA8BA?B@?BE =2A9( 0972@>9A1E'BABE=D;B6<4E-D=:C;D4EC,@B;!<E,CEA%D?!DE&)@C;;D:1 5AD:?CE+B:9@>BAE=90E6D+D:DA>CE/[email protected]?90;9@972@>9A >BE /7DAC.E D5AD:?CE 2ABE 33@>3)3A>CE 6<@E =90E 2?972@>9111 /BD>CE'9@C8D4E\"\". !;I =;79I 3F.:FDI >G:G:GI :H1CAI 4C?HBHE9I +CCH3*AEI BFCG?G>FI 6G ?;0F5G>F<CG9I0HEI:;C?H=@HBADIHE>A5I:FDI?HBBGBGEI0HEI>H3F:F 4CHEI =;79I 80GI +CCH3*AEI -DEG=>F59I >G:G&>F59I 8>@8EI <HDH@A7AEAE -DEG=CGDFEBGEI:FDFBFD2I#52I>HI%H>$IBH9I+CCH3*AEIC8@)G@@F1FI:;I?;0F, 5G<CG9IG6DF?0FIB878E0GEFEI?HE@A=>A5CA1AEAI6GI/G.GD>F5CF1FEFI/-5, CGDI -E8EGI >GD?G=@GBFD2I 'GEBFCGDFE0GI >CH?CHI G6DF?FI :H1BH7@AD, ?H<HI .HCA7HECHDAEI F>GI H::F?F5*FEI :;I ?;0F5GCGDFEFI H.A=CH<H:FC, ?GCGDFI?8?=8EIBG1FCBFD2I ''+!- )*',()- &,', ',()- !()',()- $'&+*'+($- ,**,\"- )' %+*'+($*$-,**,\"-  ',()*)-,**,\"-+!,',()*)-,!,**, &)-,!,**,&-, )',()*)-*+$'-,()&',-+(+\"&+%$+-)*+ *$- %+- ,()&',- +(+\"&+&$\"$(- +CCH3I 0GEEG@@G=FI @8?I BG@H<CHDA <8=>G=I=-7=CGDF9I>8>CGDF9I:H3.GCGDF9I=;7CHDA9I<F<G0G=CGDFI6GI>4E, >;5IEF?G@CGDFI3GD3HE/FI:FDIG6DF?I>8DG0FI4C?HBHE9I:FDIHEBH9I<4=, @HEI <HDH@?A7@AD2I GEEG@@G=FI =-7=CGD9I >8@@GEI AD?H=CHD9I =A<H)G@CGD9 @H3@CHD9I @H=ACHDI +CCH3*AEI \"C\"I BG?G>F<CGI 4C?;7@;D2I !;ECHDAEI /GD, .G=CG7?G>FIF.FEI>G:G&CGDG9IFE7HH@I;>@HCHDAEH9I@GD5FCGDG9I5HEHH@, =HDCHDHI 6>2I F3@F<H.I <4=@;D2I #;D?H9I FE0FDI /F:FI 0GEEG@I ?G<6GCGDF FE0F9I>GBG)I/F:FI0GEEG@I@H=ACHDAIEH>ACI=FI0GEEG@@GIG6DF?CGI6HDI4C, ?HBA<>H9I :;I B8E<HBHI BHI G6DF?CGI 6HDI 4C?H?A7@AD2I !;I B8E<HBH BHI0GEEG@@GIBGI3F.:FDI<HDH@?HI\"G6DF?CG\"IBG1FCBFD2I !!   !  ! !  ! !  !  !  ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

140 Darwin Formülü! Şimdiye kadar ele aldığımız tüm teknik delillerin yanında, isterseniz evrimcilerin nasıl saçma bir inanışa sahip olduklarını bir de çocukların bile anlayabileceği kadar açık bir örnekle özet- leyelim. Evrim teorisi canlılığın tesadüfen oluştuğunu iddia etmekte- dir. Dolayısıyla bu akıl dışı iddiaya göre cansız ve şuursuz atom- lar bir araya gelerek önce hücreyi oluşturmuşlar ve sonrasında aynı atomlar hayali bir şekilde diğer canlıları ve insanı meydana getirmişlerdir. Şimdi düşünelim; canlılığın yapıtaşı olan karbon, fosfor, azot, potasyum gibi elementleri bir araya getirdiğimizde bir yı- ğın oluşur. Ancak bu atom yığını, hangi işlemden geçirilirse ge- çirilsin, tek bir canlı oluşturamaz. İsterseniz bu konuda bir \"de- ney\" tasarlayalım ve evrimcilerin aslında savundukları ama yüksek sesle dile getiremedikleri iddiayı onlar adına \"Darwin Formülü\" adıyla inceleyelim: Evrimciler, çok sayıda büyük varilin içine canlılığın yapısın- da bulunan fosfor, azot, karbon, oksijen, demir, magnezyum gi- bi elementlerden bol miktarda koysunlar. Hatta normal şartlar- da bulunmayan ancak bu karışımın içinde bulunmasını gerekli gördükleri malzemeleri de bu varillere eklesinler. Karışımların içine, istedikleri kadar amino asit, istedikleri kadar da (tek bir tanesinin bile tesadüfen oluşması mümkün olmayan) protein doldursunlar. Bu karışımlara istedikleri oranda ısı ve nem ver- sinler. Bunları istedikleri gelişmiş cihazlarla karıştırsınlar. Varillerin başına da dünyanın önde gelen bilim adamlarını koysunlar. Bu uzmanlar babadan oğula, kuşaktan kuşağa akta- rarak nöbetleşe milyarlarca, hatta trilyonlarca sene sürekli va- rillerin başında beklesinler. Bir canlının oluşması için hangi ATATÜRK VE GENÇL‹K

141 Evrimcilerin istedikleri tüm şartlar sağlansa bir canlı oluşabilir mi? Elbette ki ha- yır. Bunu daha iyi anlamak için şöyle bir deney yapalım. Üsttekine benzer bir va- rile canlıların oluşumu için gerekli olan bütün atomları, enzimleri, hormonları, proteinleri kısacası evrimcilerin istedikleri, gerekli gördükleri tüm elementleri ko- yalım. Olabilecek her türlü kimyasal ve fiziksel yöntemi kullanarak bu elementleri karıştıralım ve istedikleri kadar bekleyelim. Ne yapılırsa yapılsın, ne kadar bekle- nirse beklensin bu varilden canlı tek bir varlık bile çıkaramayacaklardır. ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

142 şartların var olması gerektiğine inanılıyorsa hepsini kullanmak serbest olsun. Ancak, ne yaparlarsa yapsınlar o varillerden ke- sinlikle bir canlı çıkartamazlar. Zürafaları, aslanları, arıları, ka- naryaları, bülbülleri, papağanları, atları, yunusları, gülleri, orki- deleri, zambakları, karanfilleri, muzları, portakalları, elmaları, hurmaları, domatesleri, kavunları, karpuzları, incirleri, zeytin- leri, üzümleri, şeftalileri, tavus kuşlarını, sülünleri, renk renk kelebekleri ve bunlar gibi milyonlarca canlı türünden hiçbirini oluşturamazlar. Değil burada birkaçını saydığımız bu canlı var- lıkları, bunların tek bir hücresini bile elde edemezler. Kısacası, bilinçsiz atomlar biraraya gelerek hücreyi oluştu- ramazlar. Sonra yeni bir karar vererek bir hücreyi ikiye bölüp, sonra art arda başka kararlar alıp, elektron mikroskobunu bu- lan, sonra kendi hücre yapısını bu mikroskop altında izleyen profesörleri oluşturamazlar. Madde, ancak Allah'ın üstün ya- ratmasıyla hayat bulur. Bunun aksini iddia eden evrim teorisi ise, akla tamamen aykırı bir safsatadır. Evrimcilerin ortaya attı- ğı iddialar üzerinde biraz bile düşünmek, üstteki örnekte oldu- ğu gibi, bu gerçeği açıkça gösterir. Göz ve Kulaktaki Teknoloji Evrim teorisinin kesinlikle açıklama getiremeyeceği bir diğer konu ise göz ve kulaktaki üstün algılama kalitesidir. Gözle ilgili konuya geçmeden önce \"Nasıl görürüz?\" sorusu- na kısaca cevap verelim. Bir cisimden gelen ışınlar, gözde reti- naya ters olarak düşer. Bu ışınlar, buradaki hücreler tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülür ve beynin arka kısmındaki görme merkezi denilen küçücük bir noktaya ulaşır. Bu elektrik sinyalleri bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde gö- rüntü olarak algılanır. Bu bilgiden sonra şimdi düşünelim: ATATÜRK VE GENÇL‹K

143 Beyin ışığa kapalıdır. Yani beynin içi kapkaranlıktır, ışık beynin bulunduğu yere kadar giremez. Görüntü merkezi deni- len yer kapkaranlık, ışığın asla ulaşmadığı, belki de hiç karşılaş- madığınız kadar karanlık bir yerdir. Ancak siz bu zifiri karan- lıkta ışıklı, pırıl pırıl bir dünyayı seyretmektesiniz. Üstelik bu o kadar net ve kaliteli bir görüntüdür ki 21. yüzyıl teknolojisi bile her türlü imkana rağmen bu netliği sağlayama- mıştır. Örneğin şu anda okuduğunuz kitaba, kitabı tutan elleri- nize bakın, sonra başınızı kaldırın ve çevrenize bakın. Şu anda gördüğünüz netlik ve kalitedeki bu görüntüyü başka bir yerde gördünüz mü? Bu kadar net bir görüntüyü size dünyanın bir numaralı televizyon şirketinin üretti- ği en gelişmiş televizyon ekranı dahi veremez. 100 yıldır binlerce mühendis bu netliğe ulaşmaya Beyin ışığa da sese de kapalıdır. Buna rağmen en net sesleri beynimizde duyar ve en mükemmel görüntü- leri beynimizde görürüz. Gözün ve kulağın sağladığı kusursuz algılama sistemi hiçbir teknoloji ile başarı- lamamıştır. Göz ve kulak, Allah'ın yüce rahmetinin, üstün yaratma gücünün tecellilerindendir. ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

144 çalışmaktadır. Bunun için fabrikalar, dev tesisler kurulmakta, araştırmalar yapılmakta, planlar ve tasarımlar geliştirilmekte- dir. Yine bir TV ekranına bakın, bir de şu anda elinizde tuttu- ğunuz bu kitaba. Arada büyük bir netlik ve kalite farkı olduğu- nu göreceksiniz. Üstelik, TV ekranı size iki boyutlu bir görüntü gösterir, oysa siz üç boyutlu, derinlikli bir perspektifi izlemek- tesiniz. Uzun yıllardır on binlerce mühendis üç boyutlu TV yapma- ya, gözün görme kalitesine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Evet, üç boyutlu bir televizyon sistemi yapabildiler ama onu da gözlük takmadan üç boyutlu görmek mümkün değil, kaldı ki bu suni bir üç boyuttur. Arka taraf bulanık, ön taraf ise kağıttan dekor gibi durur. Hiçbir zaman gözün gördüğü kadar net ve kaliteli bir görüntü oluşmaz. Kamerada da, televizyonda da mutlaka görüntü kaybı meydana gelir. İşte evrimciler, bu kaliteli ve net görüntüyü oluşturan meka- nizmanın tesadüfen oluştuğunu iddia etmektedirler. Şimdi biri size, \"odanızda duran televizyon tesadüfler sonucunda oluştu, atomlar biraraya geldi ve bu görüntü oluşturan aleti meydana getirdi\" dese ne düşünürsünüz? Binlerce kişinin biraraya gelip yapamadığını şuursuz atomlar nasıl yapsın? Gözün gördüğünden daha ilkel bir görüntüyü oluşturan alet tesadüfen oluşamıyorsa, gözün ve gözün gördüğü görüntünün de tesadüfen oluşamayacağı çok açıktır. Aynı durum kulak için de geçerlidir. Dış kulak, çevredeki sesleri kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynen görmede ol- duğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde ger- çekleşir. ATATÜRK VE GENÇL‹K

145 Hareket Düşünme Dokunma Konuşma Görme Tat alma işitme Koku alma Bütün hayatımızı beynimizin içinde yaşarız. Gördüğümüz insanlar, kokladığımız çiçekler, dinlediğimiz müzik, tattığımız meyveler, elimiz- de hissettiğimiz ıslaklık... Bunların hepsi beynimizde oluşur. Gerçekte ise beynimizde, ne renkler, ne sesler, ne de görüntüler vardır. Beyin- de bulunabilecek tek şey elektrik sinyalleridir. Kısacası biz, beynimiz- deki elektrik sinyallerinin oluşturduğu bir dünyada yaşarız. Bu bir gö- rüş veya varsayım değil, dünyayı nasıl algıladığımızla ilgili bilimsel bir açıklamadır. ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

146 Gözdeki durum kulak için de geçerlidir, yani beyin, ışık gibi sese de kapalıdır, ses geçirmez. Dolayısıyla dışarısı ne kadar gü- rültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir. Buna rağmen en net sesler beyinde algılanır. Ses geçirmeyen beyninizde bir or- kestranın senfonilerini dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız. Ama o anda hassas bir cihazla beynini- zin içindeki ses düzeyi ölçülse, burada keskin bir sessizliğin ha- kim olduğu görülecektir. Net bir görüntü elde edebilmek ümi- diyle teknoloji nasıl kullanılıyorsa, ses için de aynı çabalar on- larca yıldır sürdürülmektedir. Ses kayıt cihazları, müzik setleri, birçok elektronik alet, sesi algılayan müzik sistemleri bu çalış- Bir cisimden gelen uyarılar elektrik sinyaline dönüşerek beyinde bir etki oluştururlar. Görüyorum der- ken, aslında zihnimizdeki elekt- rik sinyallerinin etkisini seyre- deriz. Beyin ışığa kapalıdır. Yani beynin içi kapkaranlıktır, ışık beynin bulunduğu yere kadar giremez. Görüntü mer- kezi denilen yer kapkaranlık, ışığın asla ulaşmadığı, bel- ki de hiç karşılaşmadığı- nız kadar karanlık bir yerdir. Ancak siz bu zifiri karanlıkta ışıklı, pırıl pırıl bir dün- yayı seyredersi- niz. ATATÜRK VE GENÇL‹K

147 malardan bazılarıdır. Ancak tüm teknolojiye, bu teknolojiyi üretmek için çalışan binlerce mühendise ve uzmana rağmen kulağın oluşturduğu netlik ve kalitede bir sese ulaşılamamıştır. En büyük müzik sistemi şirketinin ürettiği en kaliteli müzik setini düşünün. Sesi kaydettiğinde mutlaka sesin bir kısmı kay- bolur veya az da olsa mutlaka parazit oluşur veya müzik setini açtığınızda daha müzik başlamadan bir cızırtı mutlaka duyarsı- nız. Ancak insan vücudundaki teknolojinin ürünü olan sesler son derece net ve kusursuzdur. Bir insan kulağı, hiçbir zaman müzik setinde olduğu gibi cızırtılı veya parazitli algılamaz; ses ne ise tam ve net bir biçimde onu algılar. Bu durum, insan ya- ratıldığı günden bu yana böyledir. Şimdiye kadar insanoğlunun yaptığı hiçbir görüntü ve ses cihazı, göz ve kulak kadar hassas ve başarılı birer algılayıcı olamamıştır. Ancak görme ve işitme olayında, tüm bunların ötesinde, çok büyük bir gerçek daha vardır. Beynin İçinde Gören ve Duyan Şuur Kime Aittir? Beynin içinde, ışıl ışıl renkli bir dünyayı seyreden, senfonile- ri, kuşların cıvıltılarını dinleyen, gülü koklayan kimdir? İnsanın gözlerinden, kulaklarından, burnundan gelen uyarı- lar, elektrik sinyali olarak beyne gider. Biyoloji, fizyoloji veya biyokimya kitaplarında bu görüntünün beyinde nasıl oluştuğu- na dair birçok detay okursunuz. Ancak, bu konu hakkındaki en önemli gerçeğe hiçbir yerde rastlayamazsınız: Beyinde, bu elek- trik sinyallerini görüntü, ses, koku ve his olarak algılayan kim- dir? Beynin içinde göze, kulağa, burna ihtiyaç duymadan tüm bunları algılayan bir şuur bulunmaktadır. Bu şuur kime aittir? ADNAN OKTAR (HARUN YAHYA)

148 Elbette bu şuur beyni oluşturan sinirler, yağ tabakası ve sinir hücrelerine ait değildir. İşte bu yüzden, herşeyin maddeden ibaret olduğunu zanneden Darwinist-materyalistler bu sorulara hiçbir cevap verememektedirler. Çünkü bu şuur, Allah'ın yarat- mış olduğu ruhtur. Ruh, görüntüyü seyretmek için göze, sesi duymak için kulağa ihtiyaç duymaz. Bunların da ötesinde düşün- mek için beyne ihtiyaç duymaz. Bu açık ve ilmi gerçeği okuyan her insanın, beynin içindeki birkaç santimetreküplük, kapkaranlık mekana, tüm kainatı üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışıklı olarak sığdıran yüce Allah'ı dü- şünüp, O'na hayran olup, O'na sığınması gerekir. Materyalist Bir Hurafe Buraya kadar incelediklerimiz, evrim teorisinin bilimsel bul- gularla açıkça çelişen bir iddia olduğunu göstermektedir. Teorinin hayatın kökeni hakkındaki iddiası bilime aykırıdır, öne sürdüğü evrim mekanizmalarının hiçbir evrimleştirici etki- si yoktur ve fosiller, teorinin gerektirdiği ara formların hiç ya- şamamış olduklarını göstermektedir. Bu durumda, elbette, ev- rim teorisinin bilime aykırı bir düşünce olarak bir kenara atıl- ması gerekir. Nitekim tarih boyunca dünya merkezli evren mo- deli, sabit durum teorisi gibi pek çok düşünce bilimin günde- minden çıkarılmıştır. Ama evrim teorisi ısrarla bilimin günde- minde tutulmaktadır. Hatta bazı insanlar teorinin eleştirilmesi- ni \"bilime saldırı\" olarak göstermeye ve karşı görüşleri sustur- maya bile çalışmaktadırlar. Peki neden? Bu durumun nedeni, evrim teorisinin bazı çevreler için, ken- disinden asla vazgeçilemeyecek dogmatik bir inanış oluşudur. Bu çevreler, materyalist felsefeye körü körüne bağlıdırlar ve ATATÜRK VE GENÇL‹K


Like this book? You can publish your book online for free in a few minutes!
Create your own flipbook