Important Announcement
PubHTML5 Scheduled Server Maintenance on (GMT) Sunday, June 26th, 2:00 am - 8:00 am.
PubHTML5 site will be inoperative during the times indicated!

Home Explore 27_Paydos_Ocak'20

27_Paydos_Ocak'20

Published by bimesele TV, 2022-07-21 20:44:54

Description: 27_Paydos_Ocak'20

Search

Read the Text Version

Estetik Bakamayanlara Aylık Ortaya Karışık Bülten - Ocak'20 - Sayı 27 katarsis dosya *Geçmişe Dönüp Bakanlar *Fenâ Gülzârının Yolculuğu tarih düşünce dosya *Mösyö Mişel *Aisthesis Bireye Anestezi Olabilir mi? gezdim gördüm öykü *İstanbul’da Öğrenci Olmaya Dair 1 *Mahkum Edilmiş Bir Anı -Adnan GÖZÜTOK -Alaaddin GÖÇER -Ayşe ACAR -Ayşe KAYA -Ayşe Rümeysa ÖZDEN -Bahar EŞREFOĞLU -Beyza KARADEMİR -Beyza YILDIZ -Büşra SÜTÇÜ - Erkam ÇİMEN -Esma ŞAFAK -Hikmet Can DAMAR -Hümeyra ILDIZ -İzlal -Muhammed Furkan DOĞAN -Nefise ERDEM -Raziye Gül GÜZEŞ -Şeküre KÜÇÜKGÜL -Taha SULAR



Aylık Ortaya Karışık Bülten Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Ethem OKUYAN Editör Enes SÜSLÜ Şeküre KÜÇÜKGÜL Yazı İşleri Ayşe Rümeysa ÖZDEN Merve ER Yayın Kurulu Alaaddin GÖÇER Ayşe KAYA Ayşe Rümeysa ÖZDEN Enes SÜSLÜ İbrahim Ethem OKUYAN Şeküre KÜÇÜKGÜL İllüstratör Ayşe Rümeysa ÖZDEN Esma ATEŞ Muzaffer FIRAT Dizgi - Tasarım İbrahim Ethem OKUYAN İletişim [email protected] [email protected] Adres Akıncılar Mh. Akıncılar Cd. 35/5 Selçuklu/KONYA Her hakkı saklıdır. Bu dergide yer alan yazı, makale, fotoğraf ve illüstrasyonla- rın çoğaltılma hakları Paydos Dergisi’ne aittir. Ön izin olmaksızın, adres gösteril- meksizin materyallerin tamamının ya da bir bölümünün çoğaltılması yasaktır. Aksi durumda Paydos Dergisi sorumluluk kabul etmez.

İÇİNDEKİLER 03 BAŞLARKEN Ayşe Rümeysa ÖZDEN 04FENÂ GÜLZÂRININ YOLCULUĞU Ayşe KAYA 08 MAHKUM EDİLMİŞ BİR ANI Alaaddin GÖÇER 11MÖSYÖ MİŞEL Bahar EŞREFOĞLU 15 BİR GEZEGENDE BİR KAŞİF Raziye Gül GÜZEŞ 18AİSTHESİS BİREYE ANESTEZİ... Beyza YILDIZ 21 MİKROSKOBUMDA GÜLÜMSEYEN ... Nefise ERDEM ISSIZ BUCAKSIZ KALEMLER 23 İZLAL 26 GEÇMİŞE DÖNÜP BAKANLAR Adnan GÖZÜTOK 30İDEOLOJİ Hikmet Can DAMAR 32 İSTANBUL’U DİNLİYORUM Beyza KARADEMİR 34RÖPORTAJ Ayşe KAYA / Şeküre KÜÇÜKGÜL 39 KEŞKE’SİZ Büşra SÜTÇÜ 40KANADALI RESSAM MAUDLEWİS Hümeyra ILDIZ 43 İSTANBUL’DA ÖĞRENCİ ... Erkam ÇİMEN 48JOKER Taha SULAR 52 OLMUŞ OLAN EN GÜZEL ... Esma ŞAFAK 56ÇİZİ-YORUM Nefise ERDEM 58 BİR MÂHÎLİK HİSSEDİYORUM ... Ayşe ACAR 60“O” AN M. Furkan DOĞAN

BAŞLARKEN Ayşe Rümeysa ÖZDEN [email protected] Bir sayfa bile sürmeyecek kısacık bir yazı için beni bunca uğraştıran şey “estetiksiz” olmak korkusu mu diye düşünüyorum an itibarıyla, saat 1.47, öğleden önce olan. “Estetiksiz” ne göze ne de kulağa estetik geldi, değil mi? “İlmü’l-cemâl” yahut “bedîiyyât” desek daha çok hoşlanır mısınız?* Gazzâlî’ye isnat edilen “Var olandan daha güzelini ortaya koymak imkânsızdır.” sözü aslında tam olarak bunu ifade ediyor bence. İlk defa, eşsiz ve örneksiz bir biçimde, güzellikle yaratılmış (be- dîu’s-semâvâti ve’l-arz [Bakara 2/117; En‘âm 6/101]), ardından en gü- zel boyayla boyanmış (Bakara, 2/138) mahlukatı fark edip, algılayıp, yorumlamak ve önceden var olan cisimlere nakşetmek sanat dediğimiz ve bizde “güzellik duygusu” uyandıran şey, ki bu çok da kolay bir şey de- ğil. Ortaya konulmak istenen güzellik emek istiyor. Rasulullah aleyhis- selam’ın “Allah güzeldir, güzeli sever.” hadisi de** bizleri bu cemali fark etmek, cemil olmak ve cemil işler yapmak konusunda teşvik ediyor. Tüm sayılarımızda olduğu gibi bu sayımız da cemil bir iş olması, okuyu- cularımızda “güzellik duygusu” uyandırması maksadıyla 1001 emekle hazırlandı. Sayfaları kaydırdığınızda Cezve Kitap yazarı Feyza Kartopu ile yaptığımız röportaja ve her zamanki gibi pek kıymetli yazarlarımızın öykülerine, denemelerine, şiirlerine ulaşabileceksiniz. Sizleri 2020 yılının ilk sayısının sayfalarını kaydırmaya davet ediyor ve güzel okumalar diliyorum. *TDV İslam Ansiklopedisi “İlmü’l-cemâl” ve “Âhenk” başlıklarının; İSMEK El Sanatları Dergisi’nde yayımlanmış Hat Sanatının Yeni Renkleri isimli yazının (ismek.ist/blog/icerik.aspx?p=7238) okun- ması naçizane tavsiyemdir. **Müslim, “Îmân”, 147; İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10; Müsned, IV, 133, 134, 151 3

DOSYA Ayşe KAYA [email protected] FENÂ GÜLZÂRININ YOLCULUĞU Yaşadığımız dönemi bir hız çağı olarak değerlendirmeye tâbi tutarsak; en başta hiç bitmeyen yoğunluklarımız, sürekli bir yerlere yetişme ça- bamız, sevdiklerimize dahi vakit ayıramamamız göze çarpıyor. Üzeri- mizdeki etkisini es geçemeyeceğimiz sosyal medya gerçeği de bu say- dıklarımızın tam merkezinde oturuyor. Kim, kiminle, nerde, ne olmuş, ne yiyip ne içmişler, aa o kitabı mı okudunuz, evet o şehre gitmedim ama fotoğraflarını çok sevdim… nevinden diyaloglara bir miktar alışmış durumdayız. Bu süreçte gündemimizin güncelliği de hızından hiçbir şey kaybetmiyor tabii ki. Her an her saniye olumlu olumsuz yeni bir şeyler duymaya o kadar alışmışız ki. Her durum olağan gelmeye başlamış ar- tık bizlere. Farkındalık kelimesinin farkı kalmamış zihinlerimizde. Durup düşünmek bile fazla ve gereksiz gelmiş kimimize. Hâl böyleyken, biz daha düşünmek fiilini bile eyleyemezken onun tefekküre doğru aldığı yolu nasıl anlatsak? İşte durup soluklanacağımız, farkındalığımızın art- masına vesile olan şey… Estetik. Güzel ve güzellikle uğraşan, eskilerin “bedîiyyât” dedikleri bir ilim. Varlığın her unsurunda görülmeyi, hisse- dilmeyi ve akledilmeyi bekleyen muhteşem düzen… İnsan, varoluş sürecinde belli bir estetik duyguyla donanır.1 Yani este- tik duygu, insanda içgüdüsel olarak vardır. Aynı zamanda bu kavram Kur’ân-ı Kerîm’in yüzyıllardır insana telkin ve tavsiye ettiği, gözler önü- ne serdiği bir husus olarak da karşımıza çıkar.2 Dipnotta bahsi geçen ayetlerden de anladığımız üzere bizim estetik ve güzel olana ilgimiz fıtri bir hadisedir. Güzellik dediğimiz estetik duygumuz, duyusal düzeyde algılanacak şekilde sanat eserleriyle somut bir ifadeye kavuşmuş olur. Bu somutluğu; şiir, öykü, müzik, resim, heykel, mimari gibi sanatlarda görebiliriz. Özelde İslam sanatları için; hat, tezhip, ebru, minyatür ve benzerini örnek verebiliriz. 4

İslam estetiğini anlatmaya asrısaadet döneminden yola çıkacak olur- sak; Mescid-i Nebî ilahi sanatın mekâna yansıması olarak mimariye örnek olurken, sesleri güzel sahâbîler de ilahi sanatın sesteki ahengi sebebiyle tercih edilmişlerdir. Aynı şekilde, İslamiyet hattı ve kitabeti zaruri kılmış, başta Peygamberimiz olmak üzere, kitabet hususunda eh- liyetli olan sahâbîler, o dönemde kullanılan yazının ilâhi bir sanat eseri olan Kur’ân-ı Kerîm’le uyuşmadığını fark edip hummalı bir çalışma içine girmişlerdir.3 Dolayısıyla bu dönem hüsnühattın temelinin atıldığı dö- nemdir. Hz. Peygamber’in açtığı pencereden bakan ve “O’nun adıyla ve O’nun adına okumayı” (Alak, 1-2) öğrenen sahâbîler, bir taraftan ilahi tarifle kâinatı doğru okumaya çalışırlarken, diğer taraftan zevklerini bü- tün arızalardan uzak ve sağlam bir hâle getirmeye çalışmışlardır. Kâinatı doğru okuma kısmı da çoğunlukla kevnî kozmolojik ayetler vesilesiyle olmuştur.4 Hz. Ali’nin “Yazının güzelliği, elin dili ve dilin zarafetidir.” 5 demesi; bize, güzel bir yazının hem yazılışı hem de söylenişindeki estetik ve zarafeti beraberinde getirmiş olduğunu gösteriyor. Böyle bir yazının hat sana- tı, kelime dizilişi ve okunuşundaki telaffuzu insanın farklı duygularına hitap eder ve böylece güzel olan bize birçok yerden zuhur etmiş olur. Yazıda, görüntüde, davranışta ve birçok yerde karşımıza çıkan estetik kavramı, dilimiz ve onu nasıl kullanmamız gerektiğinde de bizi yalnız bırakmıyor: Güzel sözün; kökü sağlam ve dallarının göğe uzandığı bir ağaca benzetilmesi, selam verilip daha güzeliyle o selamı karşılama bahsi…6 Aslında günümüz insanının eksikliğini hissettiği yer kısmen burası: bil- meden, anlamlandırmadan yaşamını sürdürme. Tam da burada hayret duygumuzun körelişinden, deruni manaları kavrayış zorluğumuzdan, umursamazlığımızdan dem vurabiliriz. İşte karşınızda zevksiz, basiret- siz, dümdüz bir insan canlısı. Bundandır ki ince düşünceli, nezaket sahi- bi, hoşgörülü insanlar parmakla gösterilecek kadar azalmakta… Hâliyle; baktığımızla ne gördüğümüz, okuduğumuzla ne idrak ettiğimiz, duydu- ğumuzla ne düşündüğümüz çok önemli bir mesele hâline geliyor. Konumuz özelinde düşünürsek, bizim estetik prensiplerimiz diğer inançlara dayanan kültürlerin prensiplerinden daha farklı bir durum- dadır. Çünkü Müslüman bir sanatçı; sanatı, aslında Allah’ın bir sun’u olması dolayısıyla zaten güzel olan eşyayı biçimlendirerek bu güzelliği ortaya çıkarmak, onu daha duyulur hâle getirmek olarak telakki eder.7 5

Ve zevkin faydayı da yanında getirmesini öngörür. Somut örneklerin- den kısaca bahsettiğimiz bu sanata, şu günlerde vizyonda olan ve “En İyi Sanat Filmi” ödülünü alan “Dilsiz”i de tavsiye edebiliriz. Esasında sanat eserleriyle sınırlanmayacak kadar geniş bir konu olan estetik, insan eliyle meydana getirilen sanat eserlerinde kendini gös- termekle beraber tabiattaki güzellikleriyle de endamını gözler önüne serendir. “Biz yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik.”(Saffat/6) ayeti- ni bir örnek olarak verebiliriz. Burada İslam estetiğinin metafizikle ilgi- sini asla kesmeyen bir estetik olarak karşımıza çıktığına şahit oluyoruz. Somut olandan soyut olana yol alış serüveni de diyebiliriz buna. İster sanat eseri olsun ister tabiat eseri olsun. Bizi mutlaka ortak bir noktada buluşturup yolumuza devam etmemizi sağlayan şey, ona nasıl baktı- ğımız oluyor. Burada, sanatının ilhamını tabiattan alan ressam Ahmet Yakupoğlu’nu da anmadan geçmeyelim: “Tabiatı öğrendikten, tabiata yöneldikten ve onun güzelliklerini anla- dıktan sonra başka bir şeyi uydurmaya hacet kalmadı. Tabiat zaten her şeyin güzelini yapıyor. Biz ancak onun çömezi olarak onu temsil etmeye çalışıyoruz... Bizim istikametimiz tabiat, çünkü Allah’ın yaptığı şey en güzeli ve doğ- rusudur. Yani şekil mi istersin, renk mi istersin, uydurmaya gerek yok, zaten hazır.”8 Aslında dönüp dolaşıp geldiğimiz nokta şu: bütün güzelliklerin Allah’ın Cemâlinin bir yansıması olduğunun bilincinde olabilmek. Başka bir açı- dan da güzelliklerin farkında oluş bize Allah’ı bilmenin yollarını açar, diyebiliriz. Niyâzî-i Mısrî’nin şu mısraları, bize konumuzun aslını özetleyecek ma- hiyette: “ Bu fenâ gülzârına bülbül olanlar anlamaz Vech-i bâkî hüsnüne hayrân olan anlar bizi ” ● Fenâ: Fani olan ● Gülzâr: Gül bahçesi, varlık bahçesi (Dünya) ● Bülbül: (Teşhis sanatı; talip olan, isteyen mânâsında) Anlamı varlık bahçesi olan bu fani dünyaya talip olan değil; sonsuza dek 6

kalıcı olan, varlığı her yönden kuşatan Hakk’ın güzelliğinin tecellisine hayran olanlar anlar bizi… “Bu hilkat de O’nun, bu sun9 da. Bize görecek gözü, gözün getirdiği doyumu duyguya çevirecek kalbi de, bu hazzı yaratan da O’dur. …Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zatı) oradadır. Şüphesiz Allah’(ın rahmeti ve nimeti) geniştir, O her şeyi bilendir. (Bakara/115) Görebilen göz; o vechi her yerde görür.”10 Bu kıymetli beyiti, bir radyo programına kulak vererek öğrenmiştim. Aslında onlarca makalenin bir özeti mahiyetindeydi benim için. Ki bu beyitin içerdiği manaların derinliğini hissettikçe, asıl bu iki satır için ma- kale yazılırdı diye düşündüm… Yazıma burada son verirken; kendimize bir sessizlik ve sakinlik ısmarla- yıp, durup düşünmek ve anlamlandırmak için hayatımızın olağan hızına ufak bir paydos niyetini de almış olalım. Çünkü “İnsan ne denli derin düşünebiliyorsa, sevgisi o denli derindir.” der Tezer Özlü. Kulak verelim bu özlü söze… 1 “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin-4) “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk-2) 2 “(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl-125) 3 Prof. Dr. Fevzi Günüç, Kur’an’ı Kerim Kitabetinin Estetik Temelleri 4 (Ali İmran, 189) (Rahman, 5-7) (Mülk,3) (Tin, 4); 5 Prof. Dr.Turan Koç, İslam Estetiği, İsam Yayınları, İstanbul 2009, s.139. 6 (İbrahim/24) (Nisâ/86) 7 Prof. Dr.Turan Koç, İslam Sanat Geleneği ve Estetik 8 https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafakutlu/ressam-yakupoglu-2036645 9 Eser, yapılan iş. * Te’sir. * Güzel iş yapmak 10 Sadettin Ökten-Kemal Sayar, Gönül Sadası ‘Ömür’ 7

ÖYKÜ Alaaddin GÖÇER [email protected] MAHKUM EDİLMİŞ BİR ANI Eli müthiş sigara kokmuş. Alacak olsanız şu kokuyu, yüzünüzü gül sularına gö- mersiniz. Toprak kokusuna bebe kokuları çalıp paklarsınız kendinizi. Ama yine hemen dibinde izliyorum onu. Fesleğen oldum baş ucunda, okşar belki başımı. Hop çekti ciğere şimdi. Dumanı öyle bir tutuyor ki orada. Ne iletmek istiyorsa arşıâlâya, yapışıp kalıyor her biri bu peykin eteğine. Alnını göremiyorum şu an. Yüzü gökte, şöyle bir süzüyor. Ve pat koyverdi nefesi. Kamçı seslerini du- yuyorum, baldırlarında parçalanıyor dörtnala Arap atlarının. Şimdi eğildi başı, artık görebiliyorum alnını, yanlardan seyrek kır saçları. Elini uzattı yanağıma, hop nefesim diyaframda. Kokuyor eli, istediğim kadar fesleğen olayım. Kıymık kıymık oduncu parmakları gıdıklıyor beni okşar niyet. Hop çekti eli, sal nefesi. “Son güvercini de yolladık hee?” diyor. “At, Arap atı.” diyorum. “He ya” diyor babam, “Arap atı”. “Hayde gel gidelim artık.” diyor. Hep böyle yapar o. “Dur bi havamızı alalım.” der, oturur. Bitirince sigarasını hızlı hızlı yürür çabucak kalkıp, geride kalırım hemen. Ama sonra görürüm elini. Yükselir yine sol gömlek cebine ve yavaşlatır adımlarını. O, “Birinci” marka sigarasını cepten çıkartırken ben yetişiveririm yanıcığına. Ve bitinceye kadar sigarası, yavaşlar adımları artık. Çünkü “Birinci” çarpıntı yapıyormuş hızlı yürüyünce. Ama “Asker Sigarası” öyle mi? “Asker ol- caktım ki ne içerdim ha o cigaradan.” derdi de iç geçirirdi hep. Meğer askerde komutanı bir dal ihsan etmişmiş o sigaradan. Babam hep “Gomutan büyük adamdı vesselam.” derdi bu sebep, o sigaraya minnet. Adamcağız bir içmiş bir daha unutamamış o sigarayı. Ben o zamanlar on yaşlarımda ancak var idim. Boyum epey uzamıştı ve ba- bam her fırsatta, “Ulen sıpa eşşek kadar oldun len.” derdi ala başlı kara eşeğini göstererek. Beni “eşek sıpası”, Zeynep’i “eşek gözlüm” diye severdi. Hiç go- 8

cunmazdık, çünkü hemen derdi bize, “En tatlı yavru eşeğin yavrusu, en güzel göz eşeğin gözüdür.” diye. Ve böyle böyle çocukluktan adamlığa terfi etmiş olurdum sanki. Babam askerliğini Ardahan diye bir kazada yapmışmış. Bize öyle güzel, öyle ballandıra ballandıra anlatırdı ki bu Ardahan’ı, bu kaza, kasaba denilen yerleri; buralar nedir, nasıl yerlerdir pek merak ederdik. Elbette babam gibi Ardahan’a gidemezdik ancak bu Polatlı bizim köyün kazasıydı belki bir gün oraya giderdik. Gel gör ki babam bile pek nadiren giderdi oralara. Zaten bizim köyde bir Sü- leyman dayı bir de onun yeğeni Recep abi giderlerdi kasabaya devamlı. Onlar da iki ayda bir giderlerdi anca. Bütün köyden siparişleri alırlar, sonra yola ko- yulurlardı. Babam pek bir takdir ederdi bu ikisini. “Bunlar köye hizmet ederler. Olacaksan var bunlar gibi ol. Bunlar gibi iş yap.” derdi bana. Hâliyle ben de pek imrenirdim bu Süleyman dayı ile yeğenine. Hep gitmek isterdim kasabaya bu adamların yamacında. Derken bir gün babam söyleyiverdi bana, “Len Bilal yol- layam mı seni bu Süloylan Recebilen?” Hemen kabul ettim bu teklifi “Oluur.” Süleyman dayının arabası bir hafta sonra yol alacaktı Polatlı’ya. Ben ise kulak- larım havada, ağzım açık bir hafta geçirdim böyle, vaktin mızmızlanmalarına katlanarak. En son babam, Recep abinin hemen yanına, at arabasının kıç tara- fına yerleştirdi beni ki yola koyulduk bir an evvel. Sabah namazından hemen sonra başlayan yolculuk öğle ezanında, orta yerinde büyükçe bir camii bula- nan çarşı meydanında tamam oldu. İki büyük adam ve ben arabadan atladık aşağıya. Alışveriş işi hızlıca hallolsun diye Süleyman dayı ile Recep abi iş tak- simi yaptılar. Benim de Süleyman dayının yanında ona refakat etmemi uygun gördüler. Arabadan eşyalarını aldığı esnada Recep abinin ceketini yapıştım ve “Ağabey şu Asker Sigarası varmış ya gomutanların içtiğinden. Babam ondan istediydi benden. Alıversin Recep abin dediydi. Sen alsan bana ondan bi pa- ket?” deyiverdim yalan söyleme yetilerimi sonuna kadar kullanarak. “Tamam Bilal accık zor ama bulursam alayım.” dedi. Sağolsun akşamına da döndü geldi torbasında Asker cigarasıyla. “Verdim gitti sana emaneti. Tuzlu oldu fiyatı, kay- betme aman. Babanla hallederiz biz.” dedi. Bu söz üzerine güzel bir ürperme yaşadım. Sigaranın fiyatı hususunda hiçbir bilgisi olmayan ben, köye dönene kadar elli defa dayak yedim babamdan. Güneş tam tepemizdeyken girebildik köy yoluna. Dayanılmaz sıcağa rağmen kapılarının önüne çıkmış, bizi bekliyor- du ahali. Araba her evin önünde teker teker duruyor, Recep abi sipariş edilen eşyaları iade ediyor, parasını da oracıkta alıveriyordu. Ben bu arada arabadan atlamış, çoktan babamın haşhaş tarlasının yolunu tutmuştum. Şimdi minik çardağın altında, alnında mendiliyle uzanmış dinleniyor olmalıydı. “Asker Si- gara”m iki avcumun arasında koşa koşa tarlaya ulaştım ki babam hakikaten gölgenin hemen altında uyukluyordu. Öyle ki beni fark etmedi bile. Ayakta baş ucunda uzun süre bekledim. Sonra “Baba” dedim usulca. Eli yüzündeki mendile gitti hemen, açtı yüzüne ve “Ooo geldiniz mi len?” dedi tebessüm ederek. “He baba, geldik az evvel. Haber edeyim dedim sana.” “İyi ettin, na- sıldı kasaba? Beğendin mi?” diyip elini gömleğinin cebine götürdü de boştu 9

cebi gömleğin. “Düşürdük ulen herhâlde biz bunu. Bilal bi bak şuraya.” derken uzatıverdim “Asker Sigarası”nı fırsattan istifade. Şaşkınlıkla elimdeki pakete baktı babam, sonra da bana değdi gözleri. “Nerden geldi bu?” dedi sorgular- casına ama hafif tebessümle. “Asker olsam içerdim dediydin ya.” “Ee asker miyim ben?” “Değilsin ama gomutan verdi Polatlı’da. Sıkıştırıverdi cebime.” Babam yavaşça doğruldu, oturduğu yerde bağdaş kurdu ve aldı elimden sigara paketini. Hürmet ve titizlikle açıp bir dal sigara çekti paketin içinden. Baş ve işaret parmağının ucuna tutturup ağzına götürdü sigarayı. Sonra acele ettiğini düşünerek ağzından geri çekti çabucak, ardından zarif bir hareketle burnuna götürdü. Başından sonuna hafifçe kokladı onu, yüzü güldü. Yeniden dudakları- na aldı, yeryüzü bir kibrit çöpü kadar daha ısındı anlık. Babamın göz kapakları kavuştular birbirlerine olanca muhabbetleriyle ilk nefeste. Arap atları İran par- palarını paramparça ediyordu ayrılık vaktinde ise. Nefesini koyverdi babam iki küçük öksürük ile. “Bu gomutanlar…” dedi ve sustu. Alnını göremiyorum artık nedensiz. Kır saçları dökülüyor, alnı açık. “...büyük adam bunlar Bilal.” 10

TARİH DÜŞÜNCE Bahar EŞREFOĞLU Osmanlı Sahillerini Fenerlerle Donatan Adam: MÖSYÖ MIŞEL Osmanlı Deniz Fenerleri Müdürlüğünün kurucusu, Mişel Paşa olarak tarihe iz düşmüş Kaptan Blaise Mairus Michel konuk oluyor bu ayki Ta- rih-Düşünce köşemize. Osmanlı kıyılarında ilk fenerlerin yapımına 1839 yılında Tersâne-i Âmi- re tarafından başlanmıştır. Ancak özellikle Kırım Savaşı sırasında yaşa- nan tecrübeler; denizcilik, deniz ulaşımı ve deniz harekâtlarında deniz fenerlerinin ne kadar hayati olduğunu göstermiştir. Yazılıp çizilenlere göre, yaşanan bir gemi kazasının ardından Fransa büyükelçisinin Sultan I. Abdülmecit’e boğaza deniz fenerleri yapılması teklifiyle başlar Mişel Paşa’nın tarih serüveni. Fakat öncesinde, 1856 Paris Kongresi’nde Os- manlı kıyılarının ve rıhtımların güvensizliğinin konuşulmasının da elbet- te büyük payı vardır Mişel Paşa’nın tarih sahnesine inmesinde. 11

Mişel Paşa, 1819’da Fransa’nın Toulon şehrinde doğmuştur. Osman- lı-Rus Savaşı sırasında İngiltere ile müttefik olan Fransa’nın da Rus- ya’ya karşı savaşa girmesi sonucu Osmanlı yanında yer almıştır. Mişel Paşa’nın tarih sahnesine yolculuğu, III. Napolyon’nun savaş gemilerini İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına güvenli bir şekilde götürebilmek için buralarda deniz fenerlerini inşa etmeyi zihninde tasarlamasıyla başlar. Fransa tebaasından olan bu adam, Osmanlı sahillerinin ışıklandırılması ve deniz fenerleri yapılması için bir tasarı (layiha) sunar Osmanlı’ya. Tasarı kabul edilir. Boğazı ışıklandırmasının ardından, Fenerler İdare- si Müdürü olarak Osmanlı sahil şehirlerini ışıklandırma vazifesi verilir kendisine. Böylece Fenerler İdaresi kurulur ve 1855-1865 yılları arasın- da idarede kalır, kendisine 2500 frank maaş bağlanır ve 10 yıl boyunca Osmanlı’ya hizmet eder. Daha sonraki yıllarda anlaşmalar yenilenir ve uzun yıllar boyunca işletmede görevlendirilmeye devam eder. 1856- 1904 yılları arasında, Doğu Akdeniz, Kızıldeniz olmak üzere Osmanlı kıyılarında yapılan 205 kadar fenerde izlerine rastlamak mümkündür.* Hizmet ettiği yıllar boyunca, İstanbul Boğazı ve Karadeniz kıyıları başta olmak üzere, Doğu Akdeniz sahil şeridini deniz fenerleri inşa ederek ışıklandırır, çalışkanlığı ve Osmanlı’ya hizmetleriyle gönüllerde taht ku- rar Mişel Paşa. Hizmetleri sebebiyle kendisine Sultan tarafından “Paşa” ünvanı verilmiş ve Fransa hükümeti tarafından da “Şövalye” olarak onurlandırılmıştır. 12

Kendi isteğiyle emekliye ayrılıp Osmanlı topraklarına veda edip Mar- silya yakınlarında, Fransa’nın güneyinde bulunan Toulon şehrine geri döner Mişel Paşa ve buradaki Tamaris koyunu âdeta bir İstanbul Boğazı hüviyetine kavuşturur. Yalılarından iskelelerine ve hatta Bosphorus ve İstanbul adlarını verdiği vapurlara kadar burayı küçük bir İstanbul kılar. Jean Marius Michel, öldüğü tarih olan 1907 yılına kadar memleketinde bir İstanbul beyefendisi olarak tanınmıştır. Yolunuz Toulon’a düşerse Corniche Michel Pacha’ya, yani Michel Paşa Caddesi’ne gidebilir, Michel Paşa Enstitüsü’nü ziyaret edebilir ve en önemlisi onun diktiği erguvan ağaçlarının altından yürüyebilir, Tamaris kıyısındaki yalıları temaşa edip, İstanbul’u Toulon’da da yaşayabilirsiniz. Kaynakça Mustafa Taner Albayrak (2014) “Doğu Akdeniz’de Deniz Fenerleri”, Türk Denizcilik Ticareti Tarihi Sempozyumu III konferansı dahilinde Türk Denizcilik Ticareti Tarihi Sempozyumu III Bildiriler Kitabı bildiri kitapçı- ğında, Türk Denizcilik Ticareti Tarihi Sempozyumu III, Mersin, Türkiye, Nisan 2011, pp. 268-287. 13

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Hariciye Mektubi (HR.MKT) 167/23, 171/30,208/81, 210/95, 219/61. Görseller: Google görseller “Michel Paşa” araması sonuçları. *1860 yılında Osmanlı toprakları içinde bulunan fenerler 12 ana bölge- de toplanmıştı: 1. Akdeniz Boğazı Hattı Fenerleri 2. Midilli Hattı Fenerleri 3. İzmir Hattı Fenerleri 4. Sakız Hattı Fenerleri 5. Selanik ve Galos Hattı Fenerleri 6. Sisam ve İstanköy Hattı Fenerleri 7. Rodos Hattı Fenerleri 8. Karaman ve Şam Hattı Fenerleri (Doğu Akdeniz kıyı hattı fenerleri) 9. Girit Hattı Fenerleri 10. Trablusgarp Fenerleri 11. Karadeniz-Anadolu Hattı Fenerleri 12. Karadeniz-Rumeli Hattı Fenerleri 14

SERBEST Raziye Gül GÜZEŞ [email protected] BIR GEZEGENDE BIR KÂŞIF Uçan kuşların, yeşeren ve meyve veren ağaçların, yeri dengede tutan dağların, dağların içinde yolların, içinde gemilerin yüzdüğü denizle- rin, direksiz olarak yükseltilen göğün, birer hesap ölçüsü olan güneş ve ayın, göğü süsleyen yıldızların, çeşit çeşit ürünlerin çıktığı toprağın, gökten indirilen ve çeşitli ürünleri yeşerten suyun, gökte asılı duran ve kendisinden yağmurun indirildiği dağ gibi bulutların, birbirini takip eden, dinlenme zamanı olan gecenin ve çalışma vakti olan gündüzün, nehirlerin, ırmakların, birçok farklı canlının bulunduğu bir gezegen var- mış. Uzayda bir yerlerde, bir galaksinin içinde yer alırmış. Eğer bu geze- gen size de tanıdık geldiyse, kulak verelim hikâyemize.* Bu gezegene ayak basanlardan birisi de, bir çocukmuş. “Bu çocuk kim?” mi diyorsunuz? Sen, ben veya bir diğeri ama merak etmeyin içimizden biri. 15

Bu çocuk bir gün sormuş öğretmenine: –Öğretmenim, demiş. Güneş rengini nereden almış? –Sevgiden, demiş öğretmen. Baldan tatlı olan sevgi gibi, bal renklidir güneş. Sevgi yüreğimizi ısıtıyor ve aydınlatıyor, Güneş de gezegenimizi. –Bulutlar nereden almışlar rengini? –Merhametten. Yaşayanlara rahmet olsun diye yağmur indirilir bulut- lardan. Pamuk parçaları gibi görünen bulutlar, insanların su ihtiyacını karşılar. –Ya suyun rengi? –Mavi diye isimlendirdiğimiz renk suya nispet edilmiştir. Eskiden “mâî” denilirmiş maviye, Arapçada su anlamına gelen kelimeye nispetle. Son- raları mavi denilmeye başlanmış. Ancak suyun rengi yoktur, kendisine yansıyanı yansıtır. Denizlerin mavi görünmesi de, gökyüzünün mavi ol- masındandır. İnsanın amelleri de niyetleriyle yansıyacaktır kendisine. –Peki ya yapraklar renklerini nereden almışlar? –Yapraklar rengini ümitten almış. Böylece yapraklar yemyeşil olmuş. Ama bazen sararmış bu yapraklar, sararan yapraklar ise kurumuşlar, dökülmüşler birer birer. –Meyveler nereden alırlar rengini? Kimi sarı, kimi kırmızı, kimi turuncu, kimi yeşil renkli... –Onlar rengini topraktan alırlar. –Her biri rengini topraktan almasına rağmen niçin renkleri, hatta tatları ve şekilleri birbirinden farklı? –Aslında tıpkı insan gibi, diye karşılık vermiş öğretmen. İnsanların ma- yası da topraktandır. Ancak amellerine göre durumları farklılık gösterir. Kimi portakal, kimi hurma, kimi reyhan otu, kimi de Ebu Cehil karpuzu gibidir.** “Ve işin aslı,” demiş öğretmen, “Güneşe de, bulutlara da, suya da, 16

yapraklara da, meyvelere de... rengini, boyasını veren, Allah’tır. İnsanı yaratan, ona şekil veren, doğru yola ileten, peygamberler ve kitaplar gönderen, hem yeryüzünde hem de Kur’ân-ı Kerim’de ayetlerini insan- lara gösteren, Allah’tır. Yeryüzündeki, gökyüzündeki nizam, insanın yapısındaki intizam bizlere ibret değil midir?.. O’nun yaratmasında hiçbir uyumsuzluk görülmez. Rahman olan Allah, bu düzeni ve uyumu insanların hizmetine vermiş, insan kulluğunu yerine getirirse mükâfatla müjdelenmiş. Bize düşen; Allah’ın boyasıyla boyanmak, bu gezegende güzel kalmak için iyiye ve doğruya sarılmak.” Hikâyemiz biterken sormak istiyoruz sizlere: Bu gezegeni keşfe çıkmaya, oradaki güzellikleri görüp tanımaya var mısınız? Eğer varım diyorsanız, tabiata ve kendinize ibret nazarıyla bakarak adım atabilirsiniz. Meraklı gözlere, düşünen zihinlere, ibret alan gönüllere tefekkürlerinde hayırlı yolculuklar temennileriyle... :) *Bu ifadelerin yer aldığı Kur’ân-ı Kerim âyetleri için bakabilirsiniz: Ba- kara/22, 164; En’âm/96, 97; Ra’d/2, 12; İbrâhîm/32; Nahl/14, 15, 16, 68, 69, 79; İsrâ/66; Enbiyâ/31, 32; Hacc/65; Nûr/43, 44; Rûm/46; Lok- mân/31; Fâtır/9, 12, 13; Yâsîn/33-42; Sâffât/6; Fussilet/37; Şûrâ/32, 33; Câsiye/12, 13; Kâf/6-11; Rahmân/19-25; Vâkı’a/68-70; Mülk/3, 4, 30… **Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân okuyan mü’minin misali portakal gibidir. Kokusu güzel, tadı hoştur. Kur’ân okumayan mü’minin misali hurma gibidir. Tadı hoştur fakat kokusu yoktur. Kur’ân okuyan facirin misali reyhan otu gibidir. Kokusu güzeldir, tadı acıdır. Kur’ân oku- mayan facirin misali Ebu Cehil karpuzu gibidir. Tadı acıdır, kokusu da yoktur.” (Buhârî, Fezâilu’l–Kur’ân 17) 17

DOSYA Beyza YILDIZ [email protected] AİSTHESİS BİREYE ANESTEZİ OLABİLİR Mİ? Yunanca aisthesis kelimesinden türemiş olan estetik kavramını günü- müzde ne şekilde anladığımız ve kullandığımız sorularına yanıt verme- den önce tarihsel süreçte nasıl tanımlandığına bakalım. En yalın ifade- siyle estetik “duyumsama” yani duyular yoluyla bizde bir algı oluşması sürecinin anahtarıdır. Felsefi estetiğin kurucusu olarak bilinen Baum- garten (ö.1762) için estetik, “Özgür sanatlar teorisi, aşağı bilgi bilimi, güzel olarak düşünme sanatı, akıl yürütme benzeri bir sanat olarak duyusal bilmenin bilimidir.”1 Gündelik hayat içinde estetik zevkleri, bir nesneye atfedilen görünme şekillerini kapsayan bu kavram, aslında bir bilim olarak da temellendirilmiştir. Bilgiyi edinme yolu olarak ise du- yuları kullanır. Yani göze hoş gelen, kulağı etkileyen, dokunulduğunda farklı duyuları tetikleyen şeyler üzerinden estetik tartışmaları yapmak- tayız. Kelimenin etimolojik kökenine inildiğinde hayatın pek çok yerin- de de kullanıldığı görülür. Ameliyat öncesi kişiye verilen anestezi de (an-aisthesis, -an ön eki Yunancada olumsuzluk eki olarak kullanılır.) kişilerin duyularını etkisiz hâle getirmek için kullanılır. Duyular üzerin- den temellendiğinden görme engelli biri için görsel olan herhangi bir şeyle ilgili estetik anlayışından da söz edilemez. Bu bakımdan estetiğin sanatla ilişkisi kurulmadan önce yüzünü dış dünyaya dönmüş olduğunu söyleyebiliriz. 18

Birey sanata yöneldiğinde ortaya çıkacak ürünün estetik zevk veriyor olması ilk gayelerden biridir. Sanatçı bir tür yaratma eylemini gerçekleş- tirirken duyduğu hazla, yeni bir mana derinliğinde duyulardan soyutla- nabilir. Bu yaratma durumu eski çağlarda dahi eleştirilmiş ve tanrının yerine geçerek insanların hakikati görmeleri önünde engel oluşturduğu düşünülmüştür. Platon tarafından sanatçıların kontrol edildiği bir dev- let sisteminin kurulması da tam olarak sanatçıların topluma verecekleri zararın önüne geçmek içindir. Nitekim Hristiyan âlemi özellikle Röne- sans döneminde böyle bir tehlikenin içine düşmüştür. Bütün kutsalları resmedilmiş ve somutlaştırılmıştır. Ressamlar, neredeyse tanrılardan daha bilgili hâle gelmiştir. Sanatta ilham denilen kaynağı açıklanamaz bilgi türü genellikle tanrılara atfedildiğinden “Şairler tanrıların tercü- manlarıdır.”2 Kemancı Heifitz bir konserinden sonra eve döndüğünde kendisine şu notun bırakıldığını görmüş: “Azizim Mr. Heifitz, karım ve ben konserinizde büyülendik. Böylesine gü- zel çalmayı sürdürürseniz genç yaşta öleceğiniz muhakkak. Kimse tanrı- ların kıskançlığını kamçılamadan böylesine mükemmel çalamaz. Sizden her akşam yatmadan önce kötü bir şeyler çalmanızı içtenlikle istirham ediyorum.”3 Tanrıların kıskançlığını kamçılamak gibi söylemler her ne kadar semavi dinler içinde karşılık bulamıyor olsa da modernleşme ile Batı’nın içine düştüğü krizde tanrı kalmadı ki onu kıskandıracak bir sa- nat fikri olsun. Doğu’da algılanan sanat, bunun tam aksi tanrıya yaklaş- mak için bir aracı olarak görülür. İslam sanatları da bu bağlamda ancak Allah aşkından yapılan ve O’na sunulan mütevazı sanatlardır. Kişiye sabrı ve sebatı öğreten, ahlakını düzelten bir terbiye edici konumunda olan bu sanatlar, ancak tevhid inancının kişiyi bütünüyle kuşatmasın- dan neşet edebilir. Tanrıların kıskançlığını cezbetmek söylemleri yanın- da İslamiyet için sanatçı ancak Allah’ın sanatı altında kendi acziyetini fark etmekle işe başlayabilir. Estetik ve sanat insanlığın tarihi kadar eskilerden okunarak günümüze getirilebilir. Mağara duvarlarında kendini anlatan insanla, duvara bant- lamış muzu sanat diye satan aynı insandır neticede. Her koşul ve şartta insan ne duyularından (aisthesis) ne de kendini ifade etme isteğinden münezzehtir. Bu durum Mimar Sinan’ın bir eserinde ya da Mozart’ın bir bestesinde vücut bulduğunda arka planda yatan kutsal düşünceyi takip etmek de sanat-estetik-din üçlüsünü takip etmekle mümkün olur. Ayrı ideolojilerin ürünleri olsalar da ortaya çıkan bir fenomen vardır. 19

Bu sanat eserlerinde muhatap olan bizler de onlardan duyular yoluyla etkilenir ve perde arkasına gizledikleri inançlarla yakınlık kurarız. Peki, estetik insana nasıl anestezi olur? Popülerleşen kültür içinde in- san gittikçe kusursuzu ve pürüzsüz olanı aramak eğilimindedir. Değişen güzellik algıları insanları buna uymak konusunda zorlarken dönüp bun- ların nedenlerini sorgulamak, akan nehrin önünde bireysel bir çabay- la da olsa durmayı sağlar. İleriye gidilemese bile irtifa kaybedilmemiş olur. Faust yakarır: “Çok güzelsin, gitme kal!” Güzellik, onun karşısında durmayı, beklemeyi, tabiri caizse büyülenmeyi gerektirir. Schopenhau- er’a göre, “Güzeldeki estetik haz büyük ölçüde, saf tefekkür hâline gir- diğimizde, bütün isteklerimizin ötesindeki bir ana yükseldiğimizde gelir, yani bütün arzular ve kaygılar kalktığında, âdeta kendimizden kurtuldu- ğumuzda meydana gelir.”4 Böyle saf bir düşünüş şeklinden uzak, yal- nızca kültürün, geleneğin ve artık yadsınamaz bir gerçekliğe dönüşen sosyal medyanın yönlendirmesiyle bir estetikten bahsediyorsak çoktan uyuşmuşuz demektir. 1 Gamze Keskin, Estetik Üzerine Yazılar,sf. 11 2 Platon, İon 3 Rollo May, Yaratma Cesareti, sf 53 4 Byung-Chul Han, Güzeli Kurtarmak, sf.71 20

MAKRO ÂLEMDEN MİKRO ÂLEME Nefise ERDEM [email protected] MİKROSKOBUMDA GÜLÜMSEYEN BİR CANLI! Şimdi sizlerle mikrobiyoloji laboratuvarına gidip mikroskobun ışığını ya- kacağız. Ve kocaman dünyamızın, ufacık bir üyesine bakacağız. Öyle ki, kendisi yaklaşık 9-12 mikrometre boyutunda: Giardia intestinalis Bilim dünyasının, inceleme kolaylığı için canlıları sınıflandırdığını biliyo- ruz: bitkiler, hayvanlar, bakteriler, protozoa âlemi gibi... Giardia intestinalis, protozoa âleminin “kamçılılar” grubunda yer alıyor. Protozoonların, doğada serbest yaşayanları olduğu gibi, “parazit” ola- rak yaşayanları da var. Giardia, parazit olanlardan. Yani yaşayabilmek için bir canlının vücudunda bulunmalı ki beslenme gibi ihtiyaçlarını bu canlıdan sağlayabilsin. Bu parazit arkadaşımız da yaşam alanı olarak biz insanların bağırsakla- rını uygun görmüş. Bu noktada, vücudumuza nasıl girdiğini açıklamak gerekiyor: Giardia’nın iki formu vardır. Biri, doğada dayanıklı olmasını sağlayan ve zarar görmesini engelleyen “kist” formu (yumurtaya benzetebiliriz). Bu formdayken hareket edemez ve herhangi bir etkisi yoktur. Ne zaman ki kistlerin bulunduğu kirli suları içersek veya bulaştığı sebze ve mey- veleri yersek vs... vücudumuzdaki yolculuğu başlamış olur. Kistler, ince bağırsağımıza gelince “trofozoit” dediğimiz ikinci formuna dönüşür. Bu; hareketli, canlı ve hastalık yapan formudur. “Emici disk”leriyle bağırsağa tutunur. Hareket etmesini de, “kamçı” de- nilen ip benzeri yapılar sağlar ( Zaten bu özelliği nedeniyle “kamçılılar grubu”na dahil ediliyor). Toplam 8 kamçısı bulunur. 21

Bağırsağa gelip de hiç zarar vermeden uslu uslu yaşadığını söyleyeme- yeceğim. Karında şişlik, kramp ve gaz gibi şikâyetlerin yanında, “çok kötü kokulu, açık renkli ve yağlı” bir ishal tablosuna neden oluyor. Neyse ki, doku yıkımına sebep olmadığı için dışkı örneklerinde kan ve mukusla pek karşılaşmıyoruz. Ve hastalar genellikle, 10-14 gün sonra kendiliğinden iyileşiyor. ... Yazarın, bilimsellikten gayet uzak olan son sözleri: “Bir parazitle ilk defa burada tanışmış olanlar için Giardia’nın korkunç bir canlı olarak algılandığını tahmin edebiliyorum. Ama birçok parazitin görüntüsünü ve sebep oldukları hastalığı bildikten sonra, Giardia’nın, âdeta “gülümseyen yüzü”, benim gözümde onu, parazitlerin en sevim- lisi yapıyor.” Sizin görüşlerinize sunmak için mikroskoptan bir görüntü linkini de şuraya bırakalım: https://www.mnhn.fr/fr/collections/ensembles-collections/ressources-biologiques-cellu- les-vivantes-cryoconservees/eucaryotes-unicellulaires/giardia-lamblia Kaynak: Murray- Tıbbi Mikrobiyoloji 22

KALE’M İZLAL ISSIZ BUCAKSIZ KALEMLER Aramıza girmişler belli alnında nişanesini taşıyan firari Çok bilenlerin kayıp iç sesi, cühelanın neşesiydim rüyamda Öyle vecde geldiğimiz zamanlarımız oldu ki Ete kemiğe bürünmüş bir insan belledim seni Ekmeğini ikiye böler sevenler ben ruhumu pay ettim aramızda Rengin maviye çaldı, ben yazdıkça içinde katranlar kaldı Bir of demedin, tek kaşın havaya vermedin Yer yer kayboldun, ayları devirdin adını unuttum Sen de bisiklete binmek gibiymişsin Bir kez öğrendim gayrı unutulmaz oldun Akordunu düzelteyim diye kulaklarından çekiştirip telini kopartmıştım ya kemanın İçimdeki lastik de öyle direnmekte, öyle gerilmekte Eski sünmüş hırkayı tepeme attıkça içimden çıkan şair niye? Sonsuzluktan yoruluyorum. Hep art arda süren günlerden 23

Ölünce ne olacağından değil Yaşamaktan korkuyorum. Bu öyle kısır bir tekrar ki Kim felekler üstü kemalat gazelleri okusa Hepsinin ayağını yere çivili buluyorum Çok özgür bu hapishanede sıkışıp kaldık Bu koca şehir, boşlukta sallanan minik küre benim koğuşum O kadar genişlemeye ne hacet. Bedenime tünemiş şu huysuz ihtiyar, gardiyanım İnsanın bu girift, yapış yapış, zamklanmış karanlığını “Hani benim çitlenbiğim” dedikleri zamanda bıraksaydım Seninle de aramız iyiydi o zamanlar Kendimiz yazar kendimiz ağlardık Sonra işgal başladı Aynalarla dolu odalarda günler süren işkenceler Gözümü kapatıp hep o güneşlendiğimiz balkona gittim Boğazı gören küçük bir balkon uzun bir sigara ve zamanı delip geçen sessizlik Hayatın neyi bana bir kere daha bu kadar anlamlı geldi diye sor Şu dört başı mamur denilen zindanda cennetten bir fragmandı varlığın Sana demiyorum sen bir kalemsin yerin başka 24

Ben çok uzaklarda o... Her neyse bu kadarını bilmek sana bile fazla Bak işte gönül böyle camdan kale Güya seni sırdaş bellemiş sana bile deyivermez içtekileri Sen pek değişmemişsin parmaklarımı ağrıtsan da mahiyetinle ışıldama- ya devam etmişsin Sen ne zaman gelsem maviye çalan yer yer maviden çalan esrarengiz başlangıçsızlığınla beni beklemektesin Keşke yalnızca bir eylemin aracısı olmasaydın da kağıda yansıdığın gibi çıkarıp seni karşıma koyabilseydim İki gözüm görmekte iken hâlâ nazını izleyebilseydim Vakit kendinden aldı ve sana verdi gün devrini tamamladı Buna bir veda demeyelim Ben gelemezsem sen gel Elime yapış, elimi boya Cümle cümle takıl aklıma. 25

KATARSİS Adnan GÖZÜTOK [email protected] GEÇMIŞE DÖNÜP BAKANLAR İnsanoğlunun yaşam döngüsünü en kısa hâli ile tarif etsek şöyle derdik: İnsan doğar, büyür, ölür. Bu kısacık tarifte kullandığımız üç kelimenin her biri için ciltlerce kitap yazılabilir herhâlde. Nitekim bebeklik-çocuk- luk, yetişkinlik ve sonrası yaşlılık dönemleri bu yaşam döngüsü içinde önemli yer tutmaktadır. Bu sayımızda yaşlılık dönemini ele alacağız. Bu döneme “ileri yetişkinlik dönemi” de denmektedir ve tahmin ediyorum ki fizyolojik sonuçları kadar psikolojik sonuçları üzerinde durmuyoruz- dur. Bu sebeple yaşlılık döneminde sosyo-duygusal gelişim ile ilgili far- kındalığımız bu dönemdeki insanlara daha duyarlı yaklaşmamızı sağla- yabilir. Bizler doğum öncesinden başlayarak hayatımızın sonuna kadar beden- sel, zihinsel ve duygusal, dil ve sosyal yönden sürekli bir gelişim içerisin- deyiz. Bu alanlar paralel veya nöbetleşe şekilde gelişime devam eder. Her alan kendi içinde önem arz eder ve psikolojik ve fizyolojik sağlık için takip edilmesi gerekir. 26

Kişilik gelişimi ile ilgili kuramları göz önüne aldığımızda en önemlilerin- den birisi Erik Erikson tarafından geliştirilen “Psikososyal Gelişim Kura- mı”dır. Bu kuramın özelliği, kişilik gelişiminde doğumdan ölüme kadar insanın geçtiği sekiz ardışık dönem olduğunu ortaya koymasıdır. Bu dö- nemler sırasıyla temel güvene karşı güvensizlik (0-1,5 yaş), özerkliğe karşı utanç (1-3 yaş), girişimciliğe karşı suçluluk (3-6 yaş), başarıya karşı aşağılık duygusu (6-12 yaş), kimlik bunalımına karşı rol karmaşası (12-18 yaş), yakınlığa karşı yalıtılmışlık (18-30 yaş), üretkenliğe karşı durgunluk (30-60 yaş), benlik bütünlüğüne karşı umutsuzluk (60 yaş). Aşama aşa- ma geçtiğimiz bu dönemlerde tamamlamamız gereken çeşitli görevler bulunmaktadır. Bu dönemlerden geçen birisi, her dönemde bir çatışma içindedir. Bu çatışma, dönemlerdeki görevlerin yerine getirilmesiyle çö- zülür. Aksi takdirde o dönemle ilgili zıt durumlar gerçekleşir. Bizim konumuzla ilgili olan kişilik gelişimi dönemi, ileri yetişkinlik döne- mine denk gelen “benlik bütünlüğüne karşı umutsuzluktur dönemi”dir. Yaşlılık döneminde ana tema, geçirilen bir ömrün tatmin edici olup ol- madığını muhakeme etmekle alakalıdır. Bu muhakeme her zaman için oturup hayatın anlamını düşünme şeklinde gerçekleşmeyebilir. Geçmi- şe bakış; ileri yetişkinlerde yani yaşlılarda kullanılan sözler, hatıraların dile getirilmesi, meslek ve evlilik hayatı ile ilgili fikirlerle kendisini belli eder. Geçmişe yönelik değerlendirmeler, yaşlı birey tarafından boşa geçirilmediğine dair fikirlerle ve tatmin oluşla veya bunun zıttı olarak, geçirilen ömrün iyi harcanmadığına dair fikirlerle sonuçlanır. Dediğimiz gibi pek çok farklı yoldan geçmişe yönelik değerlendirmeler olumlu ise düşünceler ve anılar iyi yaşanmış bir yaşam örüntüsü oluşturacak ve yaşlı yetişkin, benliği ile bütünleşecektir. Aksi hâlde bu değerlendir- meler olumlu değil ve pişmanlıklar içeriyorsa hayatına karşı bir umut- suzlukla bakacaktır artık. Çünkü hayatını telafi etmek için yeterli vakit kalmamıştır. Yaşamı gözden geçirme: Hepimiz zaman zaman geçmişe dönüp “Bugüne kadar neler yaptım?” diye düşünüyoruz. Yaş ilerledikçe bu daha önemli bir hâl almaya başlı- yor. Zaman, en kıymetli hazine. Bir daha geri gelemeyeceğinin idrakini yaşıyoruz ve bu yüzden geleceğimizi daha iyi planlamaya çalışıyoruz. Bu durum yaşlılık döneminde daha da önem kazanıyor. Ne geçmişi dü- zeltebilirler ne de önlerinde telafi etmek için vakit kalmıştır. Bu yüz- den yaşamda olumlu-olumsuz durumlar, pişmanlıklar, gurur duyulan yaşanmışlıklar bir bir ele alınır ve yaşam örüntümüzde sebep-sonuç 27

ilişkisi içinde konumlandırılmaya çalışılır. Toplum olarak duygu ve dü- şüncelerimizi dile getirme konusunda rahat olmadığımız bir gerçek. Bu noktada imalar, deyimler, hikâyeler bizim için yaşlı yetişkinleri anlaya- bilme konusunda ipucu konumundadır. Büyüklerimizden, bizimle ilgili olsun veya olmasın, aynı hikâyeleri bir- kaç kez dinlediğiniz olmuştur. Bu durum bazen belli etmemeye çalışsak da sıkıcı gelebilir. Fakat özellikle yaşlı yetişkinin kendisinin başrolde ol- duğu bu hikâyeler, hatıralar, “Geçmişte ben böyle böyle şeyler yaşamış- tım. Bunları boşuna yapmamışım, değil mi?” şeklindeki bilinçli olma- dan yapılan onay alma durumu olabilir. Bu noktada geri bildirimlerimiz, geçmişte yaşanan bu durumların zaman-mekân bağlamı içerisinde en olumlu tarafını bularak desteklememiz, bu süreçte kişinin kendisi ve yaptıkları ile olumlu bir şekilde bütünleşmesine katkı sağlayacaktır. Sosyo-duygusal seçicilik kuramı: Bu kuram yaşlı yetişkinlerin sosyal ilişki ağları konusunda daha seçici olduklarını savunmaktadır. Duygusal doyuma daha fazla verilen değer sonucu yaşlı yetişkinler tanıdıkları ve ödüllendirici buldukları ilişkiler içinde oldukları kişililerle daha fazla zaman geçirme eğilimindedirler. Bu kuram yaşlı yetişkinlerin toplumdan soyutlanarak yalnızlaştığına karşı çıkar. Yaşlı yetişkinlerin, aile ve yakın arkadaşlarla daha fazla vakit geçirmek için sosyal ilişki sayısını kontrol altında tuttuklarını veya kasıtlı şekilde azalttıklarını savunur. Bununla birlikte doyum arayışı alanlarına baktığımızda, bilgi arayışı azalırken duygusal doyum arayışı artmakta- dır. Yani yaşlı yetişkinler daha fazla ilgi, şefkat ve hatırlanmak isterler. Ödünleme yoluyla seçici optimizasyon: Sosyo-duygusal gelişim kuramlarından ele alacağımız son kuram, ödün- leme yoluyla seçici optimizasyon kuramı. İlerleyen yaş hem fiziki hem de zihinsel yeteneklerde azalmaya yol açmaktadır. Bu noktada yetişkin dönemlerimizde yaptığımız ve bize zor gelmeyen işleri, hobileri, uğraş- ları yapmak zorlaşacaktır. Fakat yine de bu etkinlikleri devam ettirmek isteriz. Bunlar hâlâ hayatta olduğumuzu ve çevremize, kendimize fay- dalı olduğumuzu kanıtlamanın yollarındandır. Örnek olarak gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde tarlasında veya bahçesinde çalışan bir amca- yı düşünelim. Kendisinin yaşı ilerleyince ve çeşitli rahatsızlıkları ortaya çıkmaya başlayınca bahçelerine ve tarlasına yeterince vakit ayıramaya- caktır. Bu amca için bahçe işleri, sebze yetiştirmek, bu şeylere ihtiyacı 28

olmasa bile çok önemlidir. Çünkü onu canlı tutan ve atıl hâlde olmadı- ğını gösteren bu uğraşlarıdır. Bu amca, bu yaşta kendisi için daha küçük bir bahçe bulacaktır (seçme ilkesi), daha sonra eskiden daha hızlı yapa- bildiği şeyler için şu an daha fazla çalışması yani bir anlamda daha fazla pratik yapması gerekecektir (optimizasyon ilkesi) ve son olarak bahçe- sinde çalışırken işlerini kolaylaştıracak yollar bulacaktır (ödünleme il- kesi). Bu ilkelerin kullanımı, azalan fiziki güç ile en verimli çalışmanın yollarını bulmaktır. Yaşamı gözden geçirme, sosyal ilişkilerde seçicilik ve optimizasyon ko- nuları… Yapılan tüm bu çabalar yaşlı yetişkinlerin ölüm gerçeği ile yüz- leşmekten kaçınmalarını sağlayabilir. Ölüm konusu her insan için zor olabilir. Fakat yaşlı yetişkinler bu gerçek ile yakından yüzleşiyor. Vefat eden akranları, eşi, bu dönemde daha fazla ihtiyaç duyulan sosyal des- teğin azalması anlamına gelirken bir yandan da bireyin kendi ölümünün yaklaştığının habercisidir. Yaşanan ömür için olumlu ve huzurlu bir geri- ye bakış, bu gerçeğin kabullenilmesini kolaylaştırmaktadır. Kültürümüz ve inancımız da yaşlı yetişkinlerin ihtiyaç duydukları duygusal destek için bizi yönlendirmektedir. Her insan arkasında hoş bir seda bırakmak ister. Yaşlı yetişkinlerin geride bırakabilecekleri hoş sedalar için onlara yakınlık göstererek destek olalım. 29

İZMİZM Hikmet Can DAMAR [email protected] IDEOLOJI Hedonizm, ekspresyonizm, anarşizm, narsizm, feminizm, liberalizm, komünizm... Ve daha fazlası diyerek devam edebiliriz “izm”leri sırala- maya. Biter mi? Belki bitebilir. Peki bu izmler birer fırka mıdır, cemaat midir, kitap isimleri midir yoksa sadece havalı isimler midir? Bunların herhangi biri olabilir tabii ama her biri birer fikri akım olarak karşımızda duruyor sanki. Evet, bu fikirler insanları fırkalara bölmüş olabilirler, ca- mialardan camialar çıkarmış olabilirler, yüzyılın fikri sanılmış olabilirler ve kitaplara konu ve hatta isim bile olmuş olabilirler. Sadece kitaplarla kalsa keşke, insanları özgürlüklerinden etmiş ve hatta öldürmüş bile olabilirler ama haklarını verelim, yaşatmış da olabilirler. Bu kelimeler en nihayetinde birer kavram. Peki sonu gelmeyen bu kavramların ortak bir başlığı var mıdır? Genellikle ideoloji üst kavra- mı altında inceleniyorlar, ancak doktrin, dogma, akide, öğreti, prensip, disiplin, terbiye gibi kelimelerle de tarif edilmeleri mümkün olabiliyor. Yine kelimelerden yola çıkarak tahlil edersek, doktrin kelimesi Latince “docere” (öğretmek) sözcüğünden gelmektedir -dilimizdeki karşılığı da öğretidir-. Yani anlıyoruz ki öğretilmesi, öğrenilmesi, gelecek nesillere aktarılması gereken bir şey. Bir nevi neslini devam ettirmesi elzem olan bir şey. Öğretilemediği zamansa tarihin sayfalarında unutulup gidiyor. Yine akide kelimesinin İngilizce karşılığı tenet, Latince “tenere” (tut- mak) sözcüğünden geliyor. Buradan şöyle bir soru çıkarabiliriz o zaman: Bir ideoloji mensubu, daha doğru bir ifade ile savunucusu, anarko libe- ralist dahi olsa tutucu, yani muhafazakâr olmuyor mu? İnsanın her şeye isim veren/verebilen bir varlık olduğunu biliyoruz. Mevcudata bakan ve anlam yükleyebilen bir mahluk olarak, karşılaştı- ğımız her durum için bir fikrimiz/yaklaşımımız oluşuyor. En ufak anlar- da dahi bir fikre sahip oluyoruz. İdeoloji, bir kavram olarak insanlıkla beraber doğmuş değildir. Tarihi olarak bu kavram insanların henüz dü- şüncelerini tam olarak ifade edemedikleri bir zamanda, burjuvazinin 30

feodalizme karşı verdiği ilk mücadeleler sırasında, geleneksel aristokra- tik toplumda doğmuştur. İdeoloji, aslında köken olarak Eflatun’dan hatırladığımız “ide” sözcü- ğünden gelmektedir ve 1796’da Destutt de Tracy tarafından “felsefe” teriminin yerine kullanmıştır. Bu çağda düşünceleri ve bunların kaynak- larını inceleyen felsefi bir sistem olarak algılansa da 19. ve 20. asırlarda rağbet görmüştür. Şerif Mardin’e göre ideolojinin bu yüzyıllarda geniş yayılma alanı bulmasının temel unsurları, ideal yayılma alanı olan az okumuş insan kitlesini oluşturacak yeni yayın araçlarının ve eğitim sis- temlerinin gelişmesi ve aydınların fikir üreticisi olarak toplumda gide- rek önem kazanan bir fonksiyon haline gelmesidir. Yine Şerif Mardin’e göre ideoloji, endüstri toplumlarının özelliklerinden biri olan farklılaş- mış toplumların bir ürünü olmuştur. Bu kavramın burjuvazi-feodalizm mücadelesinden doğduğunu söyle- miştik. Öyleyse ideolojiler de mutlaka karşısına başka insanları, başka fikirleri alıp bir karşıtlık olarak doğuyorlar diyebiliriz. Yani, söz konusu ideolojiler belli konularda düşünce sistemleri ortaya koyuyorlar. Peki bizler bu düşünce sistemlerinden herhangi birini ya da birkaçını benim- sediğimizde hazıra konmuş olmuyor muyuz? Gelelim Cemil Meriç’in meşhur sözüne: “İzmler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” Şunu biliyoruz ki her ideoloji, ideoloji kavramını kendi bakış açısı ile tanımlıyor. Burada Cemil Meriç ise tanımı farklı bir yaklaşımla veriyor: Esasen herkesin belli konularda -doğal olarak- ken- dine has düşünceleri vardır ve bir konu üzerindeki bu çeşitli fikirlerin hepsi de doğru olabilir. Aslında, insanın ve onun içinde bulunduğu top- lumun ortak aklının ürünü olarak bir toplumsal düzen ortaya çıkmalıdır. Birlikte yaşayan insanlar olarak bizlerin idrak ettiklerimizi toplumsal düzene ve hayata yansıtabilmemiz gerekir. İşte Meriç’in cümlesinden ideolojilerin, farklılıklarla zenginleşen toplum/birey idrakini ve düşü- nebilme yetisini, âdeta klişelere hapsederek elleri kolları bağlı şekilde körelteceğini anlıyoruz. Peki bir ideoloji seçmek zorunda mıyız? Çeşitli fikirler, düşünce sistem- leri bizleri ileri taşıyacaktır ancak içinde hapsolmadığımız sürece. İde- olojilerin genel olarak Avrupa’dan çıktığını görüyoruz, bunun nedeni Batı medeniyetinin gerçeğin peşine düşmesi mi? Her sahada kendini gösteren bu akımların, çeşitli bakış açılarının öncüsü Avrupa mı? Peki, sünnetullah tüm bu akımların sorduğu sorulara bir cevap mı? 31

‫‪ECDADIN DİLİNDEN‬‬ ‫‪Beyza KARADEMİR‬‬ ‫‪[email protected]‬‬ ‫اﺳﺗﺎ ﺑول او د ﻠ و م‬ ‫اﺳﺗﺎ ﺑول’ﮔوزﻟ م ﻗﭘﺎﻟ او د ﻠ و م‪,‬‬ ‫أو ﺟ ﺧﻔ ﻔدن ﺑ وزﮔﺎ أﺳ و ;‬ ‫ﺎواش ﺎواش ﺻﺎﻟﻼ و‬ ‫ﺎﭘ اﻗﻠ ‪,‬آﻏﺎﺟﻠ ده;‬ ‫اوزاﻗﻠ ده‪ ,‬وق اوزاﻗﻠ ده‪,‬‬ ‫ﺻوﺟ ﻠ ﭻ طو ﻣﺎ ﺎن ﻐ اﻗﻠ‬ ‫اﺳﺗﺎ ﺑول’او د ﻠ و م‪,‬ﮔوزﻟ م ﻗﭘﺎﻟ ‪.‬‬ ‫اﺳﺗﺎ ﺑول’او د ﻠ و م‪,‬ﮔوزﻟ م ﻗﭘﺎﻟ ;‬ ‫ﻗوﺷﻠ ﮔ و ‪,‬د ﻛن;‬ ‫وﻛﺳﻛﻠ دن‪,‬ﺳو و ﺳو و‪ ,‬ﻐﻠﻖ ﻐﻠﻖ‪.‬‬ ‫آﻏﻼ ﻛ ﻠ و داﻟ ﺎ ﻠ ده;‬ ‫ﺑ ﻗﺎد ﺻو دﮔ و آ ﺎﻗﻠ ;‬ ‫اﺳﺗﺎ ﺑول’او د ﻠ و م‪,‬ﮔوزﻟ م ﻗﭘﺎﻟ ‪.‬‬ ‫اﺳﺗﺎ ﺑول’او د ﻠ و م‪,‬ﮔوزﻟ م ﻗﭘﺎﻟ ;‬ ‫ﺳ ن ﺳ ن ﻗﺎﭘﺎﻟ ﺎ ﺷ‬ ‫ﺟ و ل ﺟ و ل ﻣﺎﺣﻣوﺗﭘﺎﺷ‬ ‫ﮔوﮔ ﺟ ن طوﻟ آوﻟ ﻠ‬ ‫ﻛ ﺞ ﺳﺳﻠ ﮔﻠ و دوﻗﻠ دن‬ ‫ﮔوزﻟم ﺑ ﺎ وزﮔﺎ ده ﺗ ﻗوﻗوﻟ ;‬ ‫اﺳﺗﺎ ﺑول’او د ﻠ و م‪,‬ﮔوزﻟ م ﻗﭘﺎﻟ ‪.‬‬ ‫او ﺧﺎن وﻟﻰ ﻗﺎ ﻖ‬ ‫‪32‬‬

İstanbul’u Dinliyorum İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı Önce hafiften bir rüzgar esiyor; Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar, ağaçlarda; Uzaklarda, çok uzaklarda, Sucuların hiç durmayan çıngırakları İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı; Kuşlar geçiyor, derken; Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık. Ağlar çekiliyor dalyanlarda; Bir kadının suya değiyor ayakları; İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı; Serin serin Kapalıçarşı Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa Güvercin dolu avlular Çekiç sesleri geliyor doklardan Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları; İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı. Orhan Veli Kanık 33

RÖPORTAJ Ayşe KAYA [email protected] Şeküre KÜÇÜKGÜL [email protected] Yazar ve editör Feyza Kartopu’na; yazmayı niçin bu kadar önemsediği- ne, nitelikli okumayı hangi açıdan ele aldığına ve yazı ile estetik bağ- lantısını nasıl kurduğuna dair sorular sorduk. Bizi kırmayıp sorularımızı cevapladığı için kendisine minnettarız. Faydalı okumalar dileriz. 1) Feyza Hanım bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Elbette. Sivas’ın güzel bir dağ köyünde dünyaya geldim. Küçük dene- bilecek yaşta kelimelerin büyülü dünyasıyla tanıştım. O zamandan bu yana kitaplar ve kurmaca evren, yuvam oldu. Orada olmayı hep çok sevdim. Türkoloji tahsilimin ardından yaklaşık beş sene aktif olarak öğ- retmenlik yaptım. Ancak bir süre sonra öğretmenliğin beni tatmin et- mediğini gördüm. Çünkü anlatmak istediklerim, önüme konulan müf- redatla çakışıyordu. İstifa ettim. İstifanın ardından müthiş bir boşluk ve kendine dönüş hissi yaşadım. Bu sürecin sonunda, yazmaya daha çok ağırlık verdim. Bir yandan da kitap ve dergi editörlüğü yapmaya başla- dım. Editörlük, iyi metin yazma ve iyi metinden anlama hususunda beni çok geliştirdi. Hâlâ serbest editör olarak çeşitli yayınevleriyle çalışma- ya devam ediyorum. Ancak yazı hayatımın merkezinde. Evimi bir yazı atölyesine dönüştürdüm. Kitaplarım buradan çıkıyor. Burada; ışık var, kahve var, kelimeler var, ben varım, dünyam var. 34

2) Yazmanın iyileştirici gücüne inanıyorsunuz ve onu bir şifa aracı ola- rak görüyorsunuz. Acaba yazmak her zaman şifa mıdır, bazen yarayı kapamak yerine yarayı açan olamaz mı? Çünkü yazdıkça unutulanları hatırlamak vardır ve hatırladıkça acıyan yerlerimiz... İşte tam da bu yüzden yazmak şifalı bir eylem. İnsan, hayatını ve yara- larını bütün çıplaklığıyla bir kâğıdın üzerine dökerse, yani bununla yüz- leşirse çok şey değişir. Ancak yazmanın iyileştirici yönü, yalnızca bu iç dökmeyle ortaya çıkmaz. Doğru kelimeleri bularak hikâyenizi yeniden düzenlemeli ve başkaları için uygun hâle getirmelisiniz. Yaralarımız, onlarla yüzleşir ve sebep olan kişileri affedersek şifa bulur. Sonrasında yazdıklarınızı bir ateşin bağrına emanet edebilirsiniz. 3) Bu hız çağında nitelikli okumaya önem veriyor oluşunuz çok kıy- metli. Öyle ki yaşadığımız dönemde artık kitap okurlarının bir kısmı elindeki kitabı bitirmeden ondan sonraki okuyacağı kitabı düşünü- yorlar. Ve siz buna tam tersi bir öneri getiriyorsunuz aslında. Yavaş- layarak, içselleştirerek, not tuta tuta okumak... Nitelikli okumayı bu açıdan nasıl değerlendirirsiniz? Ekmek tarifini okuyup geçmekle, ekmek tarifini okuyup ekmek yapmak arasındaki farka benzetiyorum nitelikli okumayı. Eyleme dönüşme- yen, bizi değiştirip zihin dünyamızda yeni kapılar aralamayan okuma, sıradan okurların yaptığı bir okumadır. Burada okuma eylemi yerine gelmiştir ancak bu, insanın ruh dünyasında hiçbir şey değiştirmez. Okumak, beraberinde yazmayı da getirmeli. Bizi düşündürmeli ve en mühimi nitelikli bir kitap okuduğumuzda, başladığımız zamankiyle aynı kalmamalıyız. Değişmeliyiz. Burada Schopenhauer’ı anmadan geçeme- yeceğim, “Sadece okumak, katıksız okumak, aktif eyleme dönüşmeden okumak, insanı ahmaklaştırır.” 4) Yazan bir insanın herhangi bir platformda yazısının yayınlanıp ya- yınlanmıyor oluşu toplumda bir önem taşıyor. Soruyu şu bağlamda sormak istiyorum. Bir söyleşinizde, “Her insan yazmalı,” demiştiniz. Her insan yazmalı ama yazan her insanın yayınlatma kaygısı olmalı mı? Yazmak yayınlatmaktan ibaret basit bir mevzu mudur? Kesinlikle değil. Biz evvela kendimiz için yazacağız. Kimseye gösterme- diğimiz, göstermeyi de hiç arzulamadığımız binlerce kelimemiz olacak. Defterler doldurup defterler boşaltacağız. İlkin bunu, kendimizi iyileş- tirmek adına yapacağız. 35

Senelerdir hiç aksatmadan yaptığım bir rutin var, “Her gün yarım saat yazmak!” Bir iç dökümü, bir rahatlama, dünyanın hızını yarım saat ya- vaşlatmak gibi geliyor bu bana. Üstelik bunu yaparken hiçbir kaygı güt- müyorum. Sanırım hazza odaklanıyorum. Ancak bir süre sonra, özellik- le iyi kitaplar okuduktan sonra, insanda ben de bunlar gibi bir şeyler yazsam, düşüncesi oluşuyor. Bu düşüncenin peşine gittiğinizde profes- yonel anlamda yazının kapıları aralanıyor. Ancak bu, uzun ve zorlu bir süreç tabii. 5) Evli ve çocuklu bir hanımefendi olarak 2 kitap çıkardınız. Aynı za- manda çok sayıda atölye ve söyleşi yapıyorsunuz. Yorucu ama bir o kadar verimli ve üretken bir dönem oluyor sanırım sizin için. Lakin bu zorlu dönemleri mazeret olarak sunan pek çok insan var. Onlara bir şeyler demek ister misiniz? Bu hayat erteleye erteleye nereye gider? Ben önceleri bu sorulara uzun uzun yanıtlar veriyordum ancak artık biliyorum ki insan bir şeyi yapmayı gerçekten istediğinde ve onun ha- yatiliğine inandığında, zaten yapar. Yapmak için çareler arar. Ve bulur da. Ursula, dört çocuğuyla birlikte o çok sevdiğimiz romanları yazdı. “Nasıl yaptınız?” sorularına da, “Eğer çocuklar sabah gidiyorlarsa 8-12 36

arası yazıyorum. Eğer evdelerse çocuklar uyuduklarında yazıyorum,” diye cevap verir. Ve ilave eder, “Eşimin yardımıyla oldu bütün bunlar, çünkü ben tek başına bunların altından kalkamazdım. Bir kişi, iki kişilik iş yapamaz. Ancak iki kişi, üç kişilik iş yapabilir.” Bizim de benzer bir hikâyemiz var ve evimizde kesin sınırlarla ayrılmış bir iş bölümü yok. Herkes, her işi yapıyor, diyebilirim. Ancak benim yazı mesaim oğlum uyuduktan sonra başlıyor. Akşam, onunla birlikte uyuyorum ve gecenin bir vakti, herkes uykudayken parmak uçlarıma basarak masanın başına geçiyorum. Rahat ve mutluyken büyük şeyler başaramıyor insan. Üre- tim, hep zor ve sıkıntılı zamanların meyvesi. 6) Yazı ve estetik sizce hangi noktada buluşur? Bu soruya, estetiğin Türk Dil Kurumunda yer alan tanımıyla cevap vere- yim, “Sanatsal yaratının genel yasalarıyla sanatta ve hayatta güzelliğin kuramsal bilimi, güzel duyu.” Bu perspektiften bakarsak estetikle yazı- nın ayrıldığı bir nokta düşünemiyorum. Baştan sona bir bütün olarak görmek ve yazıyı, bu minvalde inşa etmek çok daha yerinde bir tavır olacaktır. 7) Bir yazının estetik olması okurda uyandırdığı hisler açısından ne kadar önemlidir? Bir defa, yazarın kelimelerle arasının iyi olması ve kullandığı cümleler- de, hangi kelimeleri seçeceği konusunda bilinç kazanması gerekir. Balık yerine lüfer, çiçek yerine kasımpatı, diyebilmeli bir yazar. Estetik, işte bu küçük ayrıntılarda saklı. Ayrıca kelimelerin estetik algıyla seçildiği ve cümleler üzerine çalışıldığı hissi veren bir metni okumak, okur olarak bana, çok daha fazla haz veriyor. Bir yandan da dilimi geliştirmeme kat- kı sağlıyor. Okuduğumuz metin, kurgu yönüyle ne kadar sağlam olursa olsun, dil ve üslup yönüyle estetik bir kaygı taşımıyorsa, yani özensizse, okurunu gerektiği kadar yakalayamıyor. 8) Yazıya estetiklik katan sadece dil ve üslup mudur? Tasarım ve illüst- rasyonlar bunun bir adım gerisinde midir? Sanıyorum bunlara bir bütün olarak bakmak gerek. Eğer elimizdeki, çocuk edebiyatına ait bir ürünse illüstrasyonlar, kelimelerin karşı taraf- ta uyandıracağı anlam ve elbette tasarım, daha fazla önem arz ediyor. Ama bunu, yalnızca çocuk edebiyatı ile sınırlayamayız. Kapak, nitelikli bir okur açısından her zaman dikkate değerdir. Tasarım da öyle. 37

Üstelik bunların her biri, ayrı birer sanat dalı. Ben, bunları hepsinin önemli birer unsur olduğunu düşünüyorum ancak dil ve üslup, diğerle- rinden daha ağır basıyor. Fakat ağdalı bir dil değil kastettiğim. Duru bir Türkçeyle kaleme alınmış, özenle kurulan cümlelerden bahsediyorum. 9) Estetik bir bakış açısı bireyler üzerinden değişkenlik arz eder mi? Yoksa estetik genel bir anlayış mıdır? Elbette değişkenlik arz eder. Güzelin ve güzelliğin uyandırdığı izlenimle- rin binlerce farklı hâli var. Aslında bu değişkenlik, bu farklılıktan doğan renk cümbüşü, çok daha güzel ve öğretici. Buna odaklanmak, farklı iz- lenimleri takip etmek insana çok şey katar. Hem yazı dilinizin hem de okurluk serüveninizin inşasına katkıda bulunur. 10) Biz bir grup arkadaş olarak iki seneyi aşkın bir süredir yazmaya uğraşıyoruz. Bu noktada bizlere vereceğiniz tavsiyeler çok kıymetli. Neler söylemek istersiniz? Ben dergileri daimi bir mektep olarak görüyorum. Yazar yetiştiren, en- telektüel birikim kazandıran ve neyi nasıl yapacağınızı öğreten bir mek- tep. Böyle bakınca Paydos dergi etrafında birleşen sizler, zaten her şeyi mutfağında öğreniyorsunuz. Modern çağ insanı, bu çabayı ve bu heye- canı unuttu. Bir dergide görülmek, yazının yayınlandığında duyulan o tatlı heyecan ve onlarca farklı zihni, bir dergi çatısında buluşturmak çok kıymetli. Oldukça da zor. Bir disiplin işi. Bunu devam ettirebilmenizi di- liyorum. Bunun yanında her gün yazmak. Katıksız bir merak duygusuna sahip olmak. Araştırmak. Hemen her şeyi araştırmak. Sözcüklerin ifade ettiği anlamlar üzerine kafa yormak. Daha çok kelimeyle konuşmak. İyi filmler izlemek ve bunların senaristlerini takip etmek. Disiplinlerarası çalışmak, mesela bir beynin işleyişini merak etmek ya da Mars ile ilgili bir gelişmeyi takip etmek. Hem güncel edebiyata hem de arkamızda bı- raktığımız edebiyat tarihine vâkıf olmaya çalışmak. Yazarların arkaların- da bıraktığı hayat kırıntılarını takip etmek ve onların geçtiği yollardan bir kez de kendiniz geçmek. Nitelikli okurluk üzerine kafa yormak ve okuduklarımızı eleştirel bir süzgeçten geçirmek. Dünya mutfağındaki iyi müziklerle kulağımızı dinlendirmek. Bir disiplinden yorulunca başka bir disipline çalışarak dinlenmek. Yolda olmak. Yolu mekân bilmek gerek. 38

KALE’M Büşra SÜTÇÜ [email protected] KEŞKE’SİZ Köşeyi kapacakken ebelenmiş Bir çocuk misali, Asılı kalıyor mavi gökte Akşama varamayan sabahlar... Gün doğumuna ulanıyor dualar usulca Ferahlığın son demleri, Sessizliğin yudum yudum içildiği Kapıdan uğurlanan karanlıkların Ardından dökülen sularla Filizlendi bir milat... Etekler taşımıyor artık taşları Yığınların ortasında uçuruma göz kırpan Dağ gibi yangın yeri... Zaman, yaslanana ses veriyor Bir de O’na koşana! Toplanmış ne varsa, bu aralıkta Saygın sayılanlara saydırmadan Eli kalbine gider, habersiz Yeni bir nefesle yola devam Düştüğü ilk yerden, Keşke’siz ... 39

SERBEST Hümeyra ILDIZ [email protected] KANADALI RESSAM MAUDLEWIS Sanat dünyasının nevi şahsına münhasır isimlerinden birisi, Kanadalı ressam MaudLewis. 1903 yılında Kanada’da dünyaya gelen Maud, henüz küçük yaşlarda iken romatoidartrit (eklem iltihaplanması) hastalığına yakalanır. İler- leyen yaşlarında hayat şartlarımuzdarip olduğu hastalığı önemsemez, evi geçindirmek için annesinin ricası üzerine Noel kartpostalları boya- yıp satmaya başlar. Daha sonraki yıllarda annesi ve babasını kaybeden Maud, aile evini devralan ağabeyiyle yaşamaya başlar. Sanatla, dün- yanın gerçekliğiyle ve ölümle çok küçük yaşlarda tanışan Maud, çok geçmeden belli bir ücret karşılığında ona bakması için teyzesinin evine taşınır. 40

Özellikle ellerinde hareketliliği azaltan hastalığı sebebiyle hayatıyla il- gili kararları birinin eşliğinde alabileceği düşünülen Maud’un hayatını tümden değiştirecek olay, Everett adındaki balıkçının küçük bir dükkâ- na astığı bir ilanla başlar. Everett astığı ilanda ev işlerini yapacak, evini çekip çevirecek bir yardımcı arıyordur. Fiziksel hiçbir engel tanımayan zeki ve girişken bir kadın olan Maud ilanı alır ve Everett’in kapısına da- yanır. Everett karşısında güçsüz, elleri de rahatsız bir kadın görünce ev işlerinin altından kalkamayacağını düşünüp reddeder. Ölene kadar pe- şini bırakmayacak bu hastalığın sonuçlarını ve hastalığın cilvesi olarak kendisinde yarattığı farklılıkları kabullenen Maud ise “Farklıysan bazı insanlar seni sevmez.” der ve mücadeleyi bırakmaz. Kadının kararlılığı- nı gören Everett ise sonunda ikna olur ve Maud’u işe alır. Bilinir ki bir değişim muhakkak başka bir değişime zemin hazırlar. Maud da buna inanarak tüm varlığını toparlayıp Everett’ın evine taşınır. Yetimhanede büyümüş kimsesiz biri olan Everett, balıkçılık yaparak ha- yatını geçindirir ve küçük bir evi vardır. Maud, başlangıçta kendisine karşılık verme konusunda gönüllü olmayan bu kaba, cahil ve epeyce gaddar adama zamanla sevgiyi öğretir. Everett da onu kimsenin anlaya- madığı gibi anlayan Maud ile çok güçlü bir bağ kurar, yüreklerini birlikte büyüten ve birbirlerinden vazgeçemeyeceklerini anlayan ikili, Maud 38 yaşında iken dünya evine girer. Rahatsızlığı izin vermediği için büyük tablolar çizemeyen Maud, tıpkı çocukluğundaki gibi kartpostalları boyamaya devam eder, bir yandan da balıkları müşterilerinin evlerine kadar götürüp teslim eden Everett’a eşlik eder ve bu yolculuklarda Everett’ın birçok müşterisine boyadığı kartpostallarından satar. Müşteriler kartpostalları öyle beğenmiş ola- caklar ki, Everett’tan daha çok kartpostal ve resim istemeye başlarlar ve Maud yavaş yavaş tanınır, üstelik yalnızca kasabada da değil. Kana- da’da basılan bir dergide hakkında yazılan makale, onu ulusal düzeyde bir üne kavuşturur. Televizyona bile çıkar. İnsanlar Maud’u ve resimle- rini görmek için evini ziyaret etmeye başlar. Maud da 30 Temmuz 1970 tarihine, yani ruhu bedenini terk edene dek, gülen yüzünün ve umutla- rının eksik olmadığı hanesinde, siparişlerini yetiştirmek için pencerenin yanına kurulup fırçalarına dökülen anılarını resmetmeye devam eder. Kendi hikâyesini yazıp hayatını çerçeveleyen Maud, Everett ile o hikâ- yeyi paylaşır ve onun bu çerçevenin içerisinde var olmasını sağlar. Ger- çekleri görebilmek için doğru yerden bakan, güzellikle yaşamayı başa- ran bu çiftin yaşadığı işte o küçük ev, orijinal hâli korunmak suretiyle restore edilmiş ve Nova Scotia’daki Sanat Galerisinde sergilenmektedir. 41

2016 Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gösterime giren ve Maud- Lewis’in hayat hikâyesini her yönüyle anlatan “Maudie” filmi ise Kana- da Ekran Ödülleri’nde En İyi Film dâhil 6 dalda ödüle layık görülmüştür. Ömrünü küçük bir kasabada geçiren Maud, Everett’ın desteğiyle, yeni bir yer keşfedemediği için, hayallerinin varlığıyla genişleyen dünyasını boyar. Onun gibi dur durak bilmeyen, zihni sınır tanımayan bir ressamın güzelliğini evin birçok yerinde görmek mümkündür; duvarlar, kapılar, pencereler, hatta ekmek dolabı. İnsanı bunaltan büyük evler, binalar ve caddelerin aksine ufacık yuvaları, evin her yanına resmedilen çiçekler ve kuşlarla koca bir cennet gibidir. Estetiğin öğrenilen bir bilgi olmadığını, kalpte var olduğunu, insan is- terse eğer ortaya çıkabileceğini gösteren Maud için birkaç kutu boya ve bir fırça yeterli olmuştur. Kalbimiz, ruhumuz, aklımız zamanın çark- ları arasında ezilirken bir şeyler anlamak ve anlatmak, bunları istemek gerek. İsteyemiyorsak isteyebilmeyi istemek gerek. İstediğin gönülden olursa gerçekleşir. Konuşurken, olmasının heyecanını yaşamak gerek. Hayatımızın bir devrime değil, küçük adımlara ihtiyacı var, ruhlarımızın ülkesinde koşan adımlara. Bu birkaç kutu boya ve fırçayla mümkün ola- bildiği gibi, bir fotoğraf çekerek, bir müzik yaparak veya o müziğe alkış tutarak da mümkün olabilir. Bir hayatın kaç insana dokunabileceği meçhul. Fakat güzelliklerin ula- şamayacağı pek az insan olduğu aşikâr. Göremediğimiz uzağı yakın eden kalemin gücüne inanarak, Kanada’dan her nerede iseniz oraya bir güzelliği ulaştırmak istedim. Yaşamaktan, istemekten ve mücadele et- mekten vazgeçmemek ümidiyle. 42

GEZDİM GÖRDÜM Erkam ÇİMEN [email protected] İSTANBUL’DA ÖĞRENCİ OLMAYA DAİR 1 Merhaba sevgili dostlar! Bu sayımızda Gezelim Görelim bölümünde siz- lerle İstanbul’da öğrenci olmaya ve İstanbul’un bende uyandırdıklarına dair paylaşımlarda bulunmaya çalışacağım. Henüz on altı-on yedisinde heyecanlı liseli bir gençtim. Hayata dair en büyük hayalim ve hedefim İstanbul’a üniversite okumaya gitmek ve kendimi geliştirmekti. İleride kendimi İstanbul’un en iyi okullarında çok iyi bir tahsil almanın yanında kendimi yetiştirebileceğim farklı programlara katılırken hayal ederdim. Yaptığım araştırmalar neticesinde az çok bu tarz kurumlara dair bir fik- rim vardı. Ancak yapılacak ilk şey bir şekilde İstanbul’da iyi bir üniver- site kazanmaktı. Bunun için liseden mezun olduktan bir sene sonrasını beklemem gerekti. Biraz kendi gayretim, çokça Allah’ın yardımıyla İs- tanbul’da kaliteli bir üniversite kazanmak nasip oldu. İnsanın hayalinin gerçekleşmesi gerçekten güzel bir duygu ve bunun için Allah’a ne kadar şükretsem az. Tarihler Eylül 2016’yı gösterirken İstanbul’daki maceram dostlarım Taha ve Enes’le birlikte başladı. Şanslıydık, zira İstanbul’daki yaşantı- mıza sükûnetin ve huzurun merkezi Üsküdar’da başladık. İstanbul’da ulaşım ağlarına yakınlık hakikaten hayati bir meseledir ve biz bunun ceremesini çok çekmeden başladık üniversite yıllarımıza. Bir yandan 43

Üsküdar’ın kargacık burgacık tarihî sokaklarında cami, medrese pe- şinde koşarken kendi hikâyemizi yazmaya başlıyor, bir yandan da her muhafazakâr aile evladı gibi Fatih’e gidiş gelişlerimizi artırıyor, şehri ilik- lerimize kadar yaşamaya çalışıyorduk. Çocukluk yıllarından beri tarihe ve tarihî yapılara büyük bir ilgim vardı. Hassaten Osmanlı Devleti, ec- dadımız olmaları hasebiyle biraz hamasi duygularla, biraz da yaptığım okumalarla hayran olduğum bir devletti. Ancak İstanbul’a geldiğimde Osmanlı’nın Sultan Ahmet, Süleymaniye, Fatih gibi meşhur camileri de- ğil, belki pek çoklarının önünden geçip fark etmediği ve isimlerini dahi bilmediği Şehzadebaşı (Fatih) ve Vâlide-i Cedid Camii (Üsküdar) beni büyüleyen eserlerdi. Zira şehrin en işlek ve bilinen noktalarında bulu- nan bu iki cami ne zaman gitsem sükûnetle karşılardı beni. Âdeta âşık olmuştum onlara. Tam bir sene bu iki caminin güzellemelerini yaparak geçti desem yeridir. Her ne zaman yeni bir cami ile karşılaşsam onlarla mukayese eder, onların kalbimdeki yerlerini tasdik ederdim. İstanbul’da yaşamaya alıştıkça şehirlerin de bir kimliği olduğunu fark etmeye başladım. Bunu fark etmemde doğduğum şehir olan Konya’nın da etkisi büyük. Bir memur çocuğu olarak Konya’da doğmuştum ancak çocukluk yıllarım Türkiye’nin farklı köşelerinde geçmişti. Ancak lise çağ- larımda Konya’ya gelebilmiş ve şehrin kimliğini yeni yeni benimsemeye başlamıştım. Üsküdar bu anlamda Konya gibi gelirdi bana. 44

45

Güler yüzlü insanların olduğu, rahat ve huzurlu bir yaşantı vadediyordu Üsküdar. Belki de benim için güvenli bir bölge ve risksiz bir hayattı da aynı zamanda. Zira karşılaştığım insan tip- leri ve davranış biçimleri Konya’dakine çok benzerdi. Gün geçtikçe sokak so- kak, cadde cadde onun güzelliklerini keşfeder, bu keşiften inanılmaz bir haz duyardım. İstanbul’un çok kültürlü ol- duğunu ve farklılıkların bir arada yaşa- yabildiği bir şehir olduğunu fark etmem de o sıralar oldu. Mimar Sinan’ın son eseri Vâlide-i Atik Camii’ne gidiş geliş- lerimde keşfettiğim bir kilise, bunu fark etmemi sağlayan önemli unsurlardan birisiydi. Daha sonraları pek çok kilise, havra, Ermeni, Rum ve Yahudi mezar- lıkları keşfetmiştim ve bundan dola- yı kendimle gurur duyuyordum. Zira durmuyordum ve insanların gitmediği yerlere gidiyor, merak etmediklerini merak ediyordum. Kendimce bir yol çizmiştim ve bundan dolayı da son de- rece mutluydum. Gördüğüm her kilise, ecdadımıza karşı saygımı ve tarihimize olan övünç duygusunu artırıyordu. An- cak gittiğim gayrimüslim ibadethanele- ri ve mezarlıklarında bir gariplik vardı. Bu mekânların çok azı hariç hemen hemen çoğu yüksek duvarlarla çevriliy- diler ve kapıları kilitliydi. Bunun sebe- bini öğrenmem çok geç olmadı. Orhan Pamuk’un İstanbul-Hatıralar ve Şehir isimli kitabındaki bir bölüm bunun ne- denini anlatıyordu. Bu bölümde, Millî Mücadele sonrası yapılan mübadele ile sayıları azalan gayrimüslim vatandaşla- rın 1955 yılında yaşanan acı 6-7 Eylül Olayları ve Kıbrıs Barış Harekâtı’yla birlikte neredeyse çoğunun ülkeyi terk 46

ettiklerinden bahsediyordu. Oysa Orhan Pamuk Cihangir’deki çocukluk yıllarında sınıfında Ermeni ve Rum çocuklarla beraber okumuştu ve tüm Türkiye’nin de böyle olduğunu sanıyordu. Anlayacağınız, İstanbul böylesine bir çeşitliliğe sahipken bu özelliğini zaman içerisinde kay- betmiş. Tabii burada özellikle 6-7 Eylül Olayları hakkında öğrendikle- rim doğru bildiklerimi derinden sarsan bir durumdu. Biz dünyanın en merhametli toplumuyduk ve bu tarz acı olaylara sebebiyet veremezdik. İşte bu benim tarihimizle dolayısıyla kendimle olan ilk yüzleşmemdi di- yebilirim. Bu bende bir anda ciddi sorgulamalara yol açtı ve kendime, tarihe ve olaylara bakış açımı değiştiren önemli sebeplerden birisiydi. O günden sonra ilçe ilçe, semt semt İstanbul gözümde kutuplara ayrılı- yor, kendimden olmadığını hissettiğim yerlere gitme merakım daha da artıyordu. Kadıköy ve Beşiktaş’ı da bu motivasyonla gezmeye başladım. Özellikle Kadıköy’deki yaşantı beni çok şaşırtan hatta hâlâ şaşırtmaya devam eden bir konumda. İlk yılın sonunda İstanbul bende değişimlere yol açmaya başlamıştı ki yepyeni semtlerle tanışmaya başladım. Eğer bu birlikteliğimizi bir yazı dizisine çevirebilirsek hem bu semtlerle tanışmamı anlatmaya hem de bu semtlerdeki önemli mekânlara dair bilgiler aktarmaya gayret ede- ceğim. Benden size söylemesi, yaşadığınız şehri keşfedin. Kalın sağlıcakla! 47

KARANLIK ODA Taha SULAR [email protected] SLOVAKYALI BIR SALYANGOZ YA DA JOKER (2019) 48


Like this book? You can publish your book online for free in a few minutes!
Create your own flipbook