Important Announcement
PubHTML5 Scheduled Server Maintenance on (GMT) Sunday, June 26th, 2:00 am - 8:00 am.
PubHTML5 site will be inoperative during the times indicated!

Home Explore Boğaziçi Yalıları-Abdülhak Şinasi HİSAR

Boğaziçi Yalıları-Abdülhak Şinasi HİSAR

Published by eminyukseloglukaihl, 2019-10-21 12:59:11

Description: Boğaziçi Yalıları-Abdülhak Şinasi HİSAR

Search

Read the Text Version

BOĞAZİÇİ YALILARIAbdülhak Şinasi HisarAbdülhak Şinasi Hisar (İstanbul, 14 Mart 18873Mayıs 1963) Çocukluğu Rumelihisarı, Büyükada veÇamlıca'da geç . 1898'de Galatasaray Lisesi'negirdi; 1905'te Fransa'ya kaç . Paris'te Ecole Libredes Sciences Poli ques'e devam e . II.Meşru yet'in ilanından (1908) sonra Türkiye'yedöndü. Fransız ve Alman şirketlerinde, OsmanlıBankası'nda, Reji İdaresi'nde, 1931'den sonra iseAnkara'ya yerleşerek Dışişleri Bakanlığı'nda çalış .1948'de İstanbul'a gelerek Ayaspaşa'da Boğaz'ıgören bir apartmana yerleş . Bir süre Türk Yurdudergisinin genel yayın müdürlüğünü üstlendi(195457). Cihangir'deki evinde, beyinkanamasından hayatını kaybetti.

1921'de İleri gazetesinde yazmaya başladı.Dergâh ve Yarın dergilerindeki eleş ri, deneme veşiirleriyle kendini kabul e rdi. Cumhuriyetdöneminde Varlık, Ülkü, Muhit, Ağaç, Türk Yurdudergileri ile Milliyet, Hâkimiye Milliye (Ulus) veYeni İstanbul gazetelerinde yazdı. Eleş ri dışındakiasıl ha ra me nlerine 1930'larda yöneldi. MauriceBarres, Anatole France ve Marcel Proust'tan yolaçıkmakla birlikte, bütünüyle kendine özgü üsluplayazdı ve öylece tanındı.1942 CHP Hikâye ve Roman Mükâfa 'ndaüçüncülük alan Fahim Bey ve Biz Almancaya çevrildi(Unser guter Fahim Bey, Çev.: Friedrich vonRummel, 1956). Sermet Sami Uysal (1961) veNecme n Turinay'ın (1988) Abdülhak Şinasi Hisaradlı birer çalışması bulunmaktadır.

Eski Yalıların Hatırlattığı BoğaziçiBütün eski Boğaziçi yalılarının nicehususiyetleriyle henüz ayakta oldukları zamanlardaBoğaziçi de bu yalıların en tabii bir muhi ni teşkilederdi. Bütün Boğaziçi, kendi içine kapalı bir âlem,kendine has, tamamıyla milli ve mahalli birmedeniye n ifadesiydi. Boğaziçi'nde hayat o kadarmilli ve hususi bir nizamdı ki, bu milli medeniyetiçinde yaşayanlar, milliyetçiliğin ne olduğunu ve

esbabı mucibesinin neler bulunduğunu bilmezlerde, bütün bu nizamları ve ananeleri, yüzlerceseneden beri, Boğaziçi'nin taşıdığı sular gibi,Boğaziçi'ndeki mutlu günler ve gecelerin tabiinimetleri telakki ederlerdi. Bu son derece müşfik,tatlı ve deryadil cemiyet içindeki son sohbetleri bizde belki biraz duymaz ve nankör bir ruhla birer şiirgibi dinlemiştik.Boğaziçi sanki bir göl ve burada her yalı birdiğerine, bu suların içinden geçen bir manevirabıtayla, büyük ve gizli bir tenasütle bağlı vebirleşik gibiydi. Herkes birbirine hayırhah görünür,ha a yan gözle de birbirinin ahlakına nezaretederdi.Bütün Boğaziçi mahalleleri, ih yar heyetleri,bekçi baba himmetleriyle, biraz okuyup yazan camikayyumlarıyla, muvakkithane memurlarıyla birahlak safve ve bir din selame yle asırlarca o kadarhadisesiz, yani nizasız, tecavüzsüz, cinayetsiz, kas yangınsız, hırsızlıksız öyle zamanlar geçirmiş ki,bugün istense bile bir daha tanzim edilemeyecek

olan bu medeniyeti mucizeli bulmaya meylimiz var.Her sene inas ve sıbyan mektepleri çocuklarıderslere başlarken ilahilerle gezdirilir ve bu masumçocukların melekâne seslerini duyanlardanbazılarının gözleri yaşarırdı. İh yar heyetlerimahalledeki fakir genç kızların, evlenme yaşınagiren mahalle delikanlılarıyla evlenmelerini teminederdi.Devlet vükelasından Boğaziçi mahallelerindeoturanların yalıları birer küçük saraya benzerdi.Ananeler o kadar kuvvetliydi ki, bayramlar gibiresmi günlerde, o mahalle içinde bir mevkiibulunanlar, yalı sahiplerini ziyarete gelmeyi lüzumlutelakki ederler, o da bunların hepsini kabul etmeyibir borç bilirdi.Mahalle sakinleri, uzaktan olsun tanıdıkları yalısahiplerine, her ramazanda bir kere, davetolunmadan i ara gelirler ve bunların ağırlanmasıiçin ikinci bir sofra ter p edilirdi. Mahalle çocuklarıda bayram günleri, mahallelerin yalılarına gelmeyitabii bulurlar ve bu çocukların memnun olmaları

için, kendilerine şeker veya şeker parası verilirdi.Bütün yalı halkının bayramlıkları ve köyün mektephocaları, Şirke Hayriye müstahdemleri,tulumbacılar, su yolcuları, postacılar, nezafetameleleri, mahalle fakirleri için de bayram bahşişleriverilir, hepsinin memnun kalmalarına i na edilirdi.Bunlar, bir şey istemek adiliğine düşürülmez;bunlara, bir şey vermek adiliği duyurulmaz, zira, buhemen hemen gizli alışverişi tabiileş ren bir anneterbiyesi vardı. Yalılara komşu, dost, ahbap veBoğaziçi'nin uzak mahallelerinde yaşayan akrabalararasından bazıları yazın birkaç gün için davet edilir;bazı düğünler, ziyafetler, sazlar olur, hele bumevsimler, birkaç mehtap gecesi, mutlakakayıklarla gezin ler yapılırdı. Boğaziçi, çoktandır ki,ha ada tek ta l günü ile ik fa etmez olmuş, asıleski Müslüman cumalarının yanında bir deHıris yanların alafranga pazarları da ta l ve seyrangünü kabul olunmuştu.Aristokrat Boğaziçi'nde herkes kendi eviyle,ahbaplarıyla, dostlarıyla adeta şahsen bir para sar ih yacını duymazdı. Rumeli kıyısındaki, o da yalnız

Bebek bahçesiyle Kalender ve daha ötelerimüstesna olmak şar yla, bütün Boğaziçimahallelerinde bir tek otel, lokanta, pastahanebilinmez, buralarda ancak küçük köykahvehanelerine rastlanabilirdi.Her iki sahilde, bazen deniz kenarında değil de,yalıların arka taraflarından geçen son derece eskibir yol üzerinde, hiç bozulmadan, yapıldıkları gibikalmış, sadece fikirle, ruhla değil, adeta elletutulacak kadar bu eski zamana ait öyle evler,köşkler, mescitler, tekkeler ve mezarlıklar vardı ki,bunlar hep beraber göründükleri zaman en kıymetlibir manzara, hüviyet, ruh, tarih teşkil ederlerdi.Bunlar, insanın, vitrinler al nda saklamak istediğimüzelik eşyalar gibi, bir daha bulunmaz birerbediaydı. Ne yazık ki, bir \"muhafazai âsârı a ka\"müessesesinin yokluğu ve Belediye'nin kıymetbilmezliği, hissizliği yüzünden, bu geçmiş zamanyollarının büyük bir kısmı, bir parçası olsunmuhafaza edilmeden tahrip edildi. Bir tarih hâzinesikayboldu.

Bu nazik Boğaziçi ikliminde din, mütecaviz birtaassup olmaktan çıkar, teselli, ümit ve hayal verenşiir cephesinden duyulurdu. Her mahallenincamiinden günde beş defa ezan sesleriylemerhamet, rahmet, şe at ve şefaat hisleridağılırdı. Bu camiler bir medeniyet dağıtanmüesseselerdi.Mezarlıklarda dindar ve ulvi serviler vardı.Bunlar, sanki hiçbir adiliği görmemek için, hep göğeve yüksekliklere bakar gibiydiler. Bazen de güya birmanevi teessürle başlarım bir tarafa eğerlerdi.Mezarların ayakuçlarındaki taşlarda da bu hisliservilerin başlarının yine aynı teessürle bir tarafaeğilmiş olduklarını görürdük. Eski Boğaziçimezarlıklarında daha çok servi vardı. Bu servilerinbir kısmını insanlar kesince bunlar kendiliklerindendağılmışlar, ölmüş gitmişler gibi, mezarlıkların dauhreviyetleri azaldı. Mesela, Rumelihisarı'nda,Anadolu sahilinde birçok yerlerde, Göksuderesinde, Kanlıca yolunda öyle eski mezarlıklarvardı ki, bunların ruhları daha hâlâ canlı gibi,geceleri hâlâ sönmemiş mumları kendi kendilerine

yanmış gibi görünürdü. Ve ben bu mezarlıklarınönlerinden geçerken, Abdülhak Hâmid'in ölümüneve mezara dair ezbere bildiğim şiirlerini sanki onlarbana söylüyorlarmış gibi duyardım.Fani olduklarını bildikleri için hasta ve yaralı olanve en büyük tesellilerinden mahrum kalanruhlarımız, sevdiklerine en acı acı bu mezarlıklardaağlarlar. Vücut ve ruh bütün hülya ve rüyalarıyla,bütün aşkları ve ha ralarıyla nihayet tamamıylahiçe varacağını düşünür ve tesellisiz kalır.Ömrümüzün tantanalı saatlerine rağmen haya n,esasında, bir facia olduğunu biliriz. Ve mezarlıklar,biliriz ki, vazıh hiçbir teselli veremez. Boğaziçi'ninMüslüman mezarlıkları da bizi fikren tedaviedemez, ancak buralarda yatanların iyi ruhluolduklarını bildiğimiz için bu ölüler, gönlümüzüsanki bir tevekkülle doldururlardı. Bu Müslümanmezarlıkları, bir nevi \"sehl-i mümteni\" gibi,mintarafillah, ölüm karşısında mutâvaatla kendileride toprağa inkılap eder gibiydiler ve böylelikleancak fiilen bir teselli verebiliyorlardı. Ölüler, bumezarlıkların topraklarına belki birtakım hülyaları,

rüyaları ve muammalarıyla karışmışlar gibi, ar konlara bakmaya bile kıyamıyorduk. Biliyorduk ki,bu mezarların bütün bu kitabeleriyle birer fa haistenilmektedir. Bu manevi diyar içinde,başkalarından kendi ruhumuz için de bir fa haistenildiğini anlar gibi olurduk. Rumelihisarı'ndanayrılıncaya kadar, bu mezarlıkta yatan bütünölülere i kat ve i mat bakımından içimde tam biremniyetin mevcudiyetini duyardım.Bütün medeniyetler de, mezarlardaki insanlargibi fanidir. Ve biz, ölmüşlerimizin olduğu kadar,devirlerini tamamlamış medeniyetlerin de geridönmeyeceklerini biliriz.Boğaziçi'nde yaşanmış beş yüz sene içinde, mavisuların daima genç, dinç gözlerinin önünde geçenömürler, mevsimler, yalılar, köşkler, korular,bahçeler, yollar ve mezarlıklarda yükselen, duyulanmusikîler, şarkılar, ilahiler, dualar ve ha ralarkalpten kalbe, ruhtan ruha boşala boşala, hayat,manzara ve gönüller birer bütün olmuşlardı.Boğaziçi bunlarla, hususi bir terbiye, bir şive, bir

terkip, bir üslup, bir kıvam, bir makam olmuştu. Bueski güzel Boğaziçi'nin bu sihirli nizamları, mucizeliin zamları daha hüküm sürerken, yani eski yalılaryıkılmadan, büyük korular parçalanmadan, yalıbahçelerinin çiçekleri solmadan ve bahçelerbozulmadan, hanımlar kadife veya atlasferacelerini, beyaz yaşmaklarını çıkarmadan vekayıklarının arka tara ndan sulara sarkan birertavus kuşu kuyruğu gibi rengârenk şallarkaybolmadan, hamlacılar küreklerini bırakmadanve kayıklar sulardan silinmeden, Pazar kayıklarıkable arih mahluklar arasına karışmadan, mehtapgecelerinde aşkın destanlarını okuyan hanendelerlesazendeler susmadan ve birbirlerini gözleyen gözlerkapanmadan, çeşmelerin akar suları kesilmeden veyaldızlı kitabeleri okunmaz hale gelmeden, kızçocuklarının ilahilerini dinleyenlerin gözyaşlarıkurumadan, mezarlıkların uhrevi servileridevrilmeden, evliya mumları sönmeden, bütünrüyaları tabir olunmadan evvel Boğaziçi tam birkıvam, bir güzel ve mükemmel âlem demek . Fakatşimdi denilebilir ki, Boğaziçi hususiyetlerinin hepside birer birer, akraba ve sevgililerimiz gibi ölmüşler

ve kendilerinden bize ancak aziz birer ha rakalmıştır. Bunları ancak yâd edebiliriz.Boğaziçi YalılarıEski Boğaziçi'nin yalıları güya hendesi bir hesapne cesi değil de bir kalbin temayülleri, bir hevesinalakaları, bir vücudun hastalıkları, bir ömrüntesadüfleri ve bir nasibin tecellileriyle hâsıl olmuşhissini veren; büyümüş, ih yarlamış, pörsümüş,solmuş, rengi uçmuş, kısmen göçmüş, kadit olmuş,su ile şişmiş, bir yanma yatmış veya ilk gençliğinenkazı üstüne yeniden boyanmış, taranmış,süslenmiş halleriyle; hikâye eden, şiir okuyan; genç,orta yaşlı veya ih yar; resmi veya laubali; efendi,bey veya paşa; mahalle kadını veya hanımefendi;tanışık, akraba veya yabancı; hep canlı mahluklargibi görünürler, hep bir ruh, bir hüviyet ve bir hayatifade ederlerdi.Yalıların, tabiata aykırı büyümüş, devleriha rlatan pek büyükleri, gözleri bir in zam hissiyletatmin eden ortancaları ve oyuncaklarla çocukları

hatırlatan küçücükleri vardı.Bütün bu yalılar eski Boğaziçi ha ralarınısayıklarlar; içlerinden çok ih yarlamış bazıları sankimasal veya ninni söylerler; bazıları da, geçmişbütün bir ömrün destanını anla r gibi mahzungörünürlerdi.Yalıların çoğu eski zaman terbiyesi almış,başlarında mahalli, şarklı ve bize meçhul bir ilimyaşayan, gönüllerinde bize eski gelen bir âlemtaşıyan ve ömürleri hülyalarına uymamış olanih yar hanımlara benzerlerdi. Kimlerebenzediklerini etrafımda kolayca teşhis ederdim.Yalıların, denize girmiş, direkler üzerinde sularakonmuş olanları vardı. Ne hülyalarını, ne rüyalarınıhâlâ bi rmemiş olanları vardı. Bazı yalılar, sularınkenarında, geçecek hülyaları avlamak için kurulmuşdalyanlara benzerler; bazı yalılar, yelkenleri rüzgârladolmuş, hayal iklimlerine hareket edecek gemilerebenzerlerdi. Neye benzerlerse benzesinler, bütünbu yalılar eski Boğaziçi zamanlarının mahsulleri,hepsi de birer Boğaziçi mahluku idiler.

Uzaktan ve dış görünüşlerinden bunların hepsinitanır, hele kaçını ta vücutlarındaki gizli delikdeşiklere, ruhlarının içlerine kadar nasıl mahrembilirdim!Ailemin en yaşlı azasının Kanlıca burnundakiih yar yalısı, hasır döşeli geniş sofaları, küçük birerevi kaplayacak avizeleri, hülyaların doldurduğuhavuzlu odasıyla, eski bir devrin saltana ndan birparça taşıyan bir karaya oturmuş olan kocaman bireski zaman gemisi gibiydi. Parmaklıklı rıh mı denizedökülen bir bahçesi vardı ki, sular bunu dilim dilimyiyordu.Boğaziçililer, nesilden nesle, yalılarında yaşayayaşaya, o kadar çok hususiyetle ünsiyet peydaetmişlerdi ki, bu yalıların tatlarının ve Boğaziçigüzelliklerinin ryakileri olmuşlardı. Bu yalılar,önlerinden kayıkla geçilirken, Binbir Gece Masallarısaraylarına benzerlerdi. Bu yalılar, eski zamankadınlarının adeta feracelerinin renklerine, çiçek vereçel renklerine, gül, çilek renklerine, yavruağzı,l kırmızısı gibi tatlı renklerefikavuniçi, karan

bürünürlerdi. Ve hepsi de mahrem bir haya nmahfazası olurlardı. Bu yalılar, bu sularla öylehemhal olurlardı ki, nasıl, bir ud görünce o dahasükût ederken bile biz biraz musikî duyar gibiolursak, bu yalıları görünce de biraz Boğaziçisabahı, Boğaziçi akşamı, gecesi, mehtabı, rüyası vehülyası duyardık. Onlar öyle şahsiyet sahibi, birmusikî değilse de bir Boğaziçi aleti olmuşlardı.Boğaz ryakilerinin daha ziyade severek \"lebiderya\" da dedikleri bu eski halis Boğaziçi yalılarıklasik mimarisinin hususi vasıfları vardır. Boğaziçidediğimiz incelik, güzellik, sanat harikasını vücudage ren yalıyı yapan hassas mimar, ince birtakımhesaplara is nad eder: Yalıyı, önündeki denizinemsalsiz mavisiyle arkasındaki dağların yeşiliarasında açar. Öyle ki, sofalar üzerindeki odalarınkapıları açılınca, ön tara aki sular ve arka tara akiyamaçlar gözler için birleşir.Ayrı birer binası yoksa, bütün yalıların yarısıharem, yansı selamlık r. Alt ka n sofalar ve odalarımermerdir. İkinci kata yayvan ve geniş

merdivenlerle çıkılır. Yukarı ka aki sofalar ve odalarahşap r. İklim çok güneşli olduğundanpencerelerin üstünde, gözleri güneşten korumakiçin, adeta bir kaske n önü gibi geniş saçaklarvardır. Bütün mimari, yalının denizle devamlıir ba üzerine müsteni r. Yalının önünde yolyoktur. Yalı, deniz sathına gömülmüş ve ha abazen toprak değil, su üstüne yapılmış ve denizebakan odalar su üstüne çıkmış r. Önlerindeki sularısanki daha ziyade içlerinde duymak için odalarınaltlarında kayıkhaneler vardır. Daha çok ve dahayakından su sesi dinlemek için, su sesine yalı içindebir ilave olsun diye, bu yalıların sofalarında ve ha abazen bunlara ilaveten bazı odalarında ayrıca birerhavuz bulunur. Eski Türk, âşığı olduğu bu sesleridaimi olarak duymak isterdi. Öyle ki, bu sularmütemadiyen akar, yalıda bu ses gece gündüzeksilmezdi. Hasre ni duyduğu suların sevdasınıyakından tatmin etmek isteyen eski Türkün buaşkının ifadesi Boğaziçi yalısı olmuştur.Bütün yalılar birbirlerine, üst üste bi şikdeğillerdi. Büyük yalıların her biri bir bahçe içinde

olduğundan bu bahçelerin ilavesiyle, suyunyüzünde gördükleri maviliğe ve dağların yeşiline,yan taraflardaki odaların pencerelerinden,çiçeklerin renk âlemini de katmak istemişlerdi. Bupencerelerden, bahçelerinin renk renk açançiçeklerini görürler ve sükûtlarını duyarlardı.Böylelikle, yalının genişlik, yükseklik ve sessizliktatlarını karış rırlar, birleş rirlerdi. Yalınınmimarisinde, yan yana il hak edebilecek buodalarda sofalarının âleminden sonra diğer odalaryalının harem veya selamlığına alınmazlar; yani,uşak, kayıkçı, bahçıvan odaları mu ak dairesi hepyalı haricine yapılırdı.Böylece, Boğaziçi, kayıklarla geçilirken, iki sahilboyunca, sırasıyla görünen gönül açıcı manzaralar,rengârenk evler, hülyalı yollar, beyaz saraylar, saraygibi yalılar, beyaz camiler, beyaz ve ince minareler,bahçeler, parmaklıklar, korular, köşkler, çeşmeler,kameriyeler, ağaçlar, çiçeklerle yirmi beşkilometrelik bir yol tutardı. Fakat bu emsalsiz yoluifade için buna bir hıyaban, bir şehrah demek kâfigelmez. Onu tarif için, uzun ve geniş bir havuz ve

eski zamanın güzel tabiriyle, bahçe kelimelerinekarışan, cennet diyarı manzaralarından bahsedenhayali bir kelime bulmak, icat etmek lazım gelir.İnsanın bu füsuna kapılıp Nedim'in mısraınauyarak:\"Bir perî sûret görünmüş, bir hayâl olmuş sana!\"diyeceği gelir.Fakat yalı boyu denilen sahil kısmında yan yanasıralanan asıl yalıların sahipleri için Boğaziçi bilhassayaz ve deniz diyarıydı. Burası sayfiye, hava tebdili,keyif, neşe, inşirah, huzur, muaşaka ve hayalyeriydi. Bu, bir deniz değil, bir nehir değil,Boğaziçi'ydi.Her sene yaza doğru, Pazar kayıklarınadoldurulan ve saraylıların al renkli çuhalara,şehirlilerin beyaz örtülere sardıkları eşya denkleriodalara taksim edilir, haremlerin kafesli,selamlıkların kafessiz pencereleri açılır ve Boğaziçimevsimi, hamdolsun, bir kere daha başlamışolurdu.

Yalıların EtrafıBu eski zaman yalılarının çoğu doğrudandoğruya Boğaziçi sularına açılır ve önlerinden başkabir yol geçmezdi. Muhitlerine girer girmez onları,çiçekleri, ağaçları, limonlukları, serleri, kameriyelerive bazen de koruları ile, kendilerine has bir âlemiçine kapanmış bulurduk. Her yalının bir mizacı, şiiri,iklimi, coğrafyası, bir nevi hayat sahası vardı. Hereski zaman yalısı, etra yla birlikte, kuvvetli birşahsiyet halinde görünürdü. Boğaziçi'nde bir yalıolunca, tabii, çiçekleri de olur ve masrafları arasındabahçıvan maaşlarının da yer alması tabii sayılırdı.Böylece her yalı bütün bir tabiat manzarasıylahemahenk olarak bir şiir iklimine dalardı.Her yalı sahibinin daha güzel bulup daha çoksevdiği ve bunun için bahçesinde daha çokbulundurduğu çiçekler vardı. Hepsi birden birşehrayini ha rlatan bütün bu çiçekler, bilirsiniz ki,birer birer, tabia n yap ğı bir sanat için sana r.Ayrı ayrı renkleri, biçimleri, kokuları ile hepsi de,yan yana, bir güzellik müsabakasına ka lmışgüzellere benzerlerdi. Hepsi de birer mucize olan

bütün bu çiçeklerden hangisini daha üstünsayabilirsiniz? Bütün bu tercihler, devirlerinmodaları, şahsi zevklerin tesirleriyle zaman zamangelip geçmiş r. Bütün bir tarih devri laleler en zarif,en makbul çiçeklerdi. Rengârenk, büyük ve derinkokulu güller bilhassa kıvamları ve edalarıylaçiçeklerin en mükemmeli sayılır. Kokularının birdamla acısını duyuran karanfiller, hakikaten \"yârindudağından ge rilmiş bir katre alev\" gibidir. Vei nalı çiçekler arasında daha tevazulu, daha küçükmor menekşeleri, bir damlacık beyaz vücutlarıylayaseminleri, nazlı, hafif mor salkımları, ne güzel birisimle, hanımellerini, ince, eflatun renkli leylaklarıne kadar severiz! Beyaz zambaklar, renk renksümbüller, biraz frenk halli ve isimli kamelyalar,krizantemler, gösteriş meraklısı orkideler de vardır.Boğaziçi toprağına ve havasına çok uyan ve büyükağaç haline gelen manolyalar biraz mayhoş fakattesirli kokularıyla, inhitat zamanındaki, rengikararmış yalının, her nedense bir akrabası gibigörünürler. Uzaktan, bazı ağaçlar tam birer çiçekgibi gözükür, bütün bir ağaç kocaman bir çiçekolmuştur. Bir erguvan için için canlı bir alevdir.

Bu yalı bahçelerinin civarlarında biraz dahadolaşılınca mutlaka birtakım limonluklar, serlergörülürdü. Büyükannelerimizin taşıdıkları Hintşalları gibi dallı, yapraklı ve bir çiçek göbeği kadaryeşil ve ılık, hiç kış tanımamış türlü çiçeklerle dolu,rengârenk camlı limonluklar, serler vardı ki, insanagayri tabii gelen bir hava, garip bir toprak ve dünyakokusu içinde biraz ıslak, biraz yanık ve neba olmaktan ziyade madeni ve bayıl cı bir ikliminhüküm sürdüğü bu yerlerde sanki değişmeyenmevsimler, geçmeyen zamanla bütün bu çiçeklerinkokuları da üst üste yığılıp bayılmış kalmışlardı.Çiçeklerin kadifeli bir sıcaklık içinde gelen kokularınıelle dokunulacak ve okşanılacak gibi duyardınız. Bubahar içinde biraz mayhoş bir meyve tadılır gibi,yalnız geçmiş günler ve gecelerin değil, buradabütün mevsimlerin ve yılların karışık, derinleşmişsıcak nefeslerinin kesildiklerini hissederdiniz. Veben bütün bu kokuların bir umman gibi genişleyenşiirinde yüzerken, son kıyılarına bir türlüvaramadan geri dönerdim.Biraz daha ilerleyince, bazen de, eski zamanın

saffe ni gösteren, beklenmedik bir küçük bina ilekarşılaşılırdı. Bu, ya yüksek ağaçlar arasında, yalnızbir kapılı ve üç pencereli küçük bir odadan ibaret,apoletli, kordonlu bir paşa esvabı giymiş, kılıçkuşanmış bir çocuğa benzeyen hoş ve gülünçmanzaralı bir yapı olur, yahut ih yarlamışakrabalarımızdan birini ha rlatan eski, yarı yıkık birkameriye olurdu. Ve bu akrabalarımızdan birini buköşeye, başkalarından daha fazla bir sevgiyle, dahaçok bağlanmış görürdük, öyle ki, sonraları bütünBoğaz ve bütün yalı içinde bu akraba ve bukameriyeyi hep bir arada ve iç içe ha rlayarak,aralarındaki talih ortaklığını da duymuş düşünmüşbirini yâd ettikçe ötekini de anmış olurduk.Yine bu bahçe veya bu koruların bazılarında, hiçümit etmediğimiz bir yerde, Boğaziçi'nin mavi vesihirli sularının yakınlığına rağmen, su sanki bir defadaha görülsün ve sesi bir defa daha işi lsin diye, birhavuz belirir ve bazılarında ise gece gündüz açık bir skiye, içindeki sükûtu damla damla taşırarakkendini damla damla dinletirdi.

Ve bazen de, Boğaziçi'nin, adeta konuşmasınıbilen şair sesli kuşlarından birinin, bazen birbülbülün, bazen bir ishakın, bazen isminibilmediğimiz bir başkasının, gece içinde seslenişi,bir an için, tabiatın bir iç çekişi gibi duyulurdu.Az daha gidilince, bazı yalıların, ayrı birer cennet,gençlik ve ih yarlık dışı ezeli bir lezzet, man ğınalmadığı tabii bir saadet diyarı halinde bir korusubulunurdu. Burası, büyük asil ağaçlarıyla, bir başkatabiatın muhteşem musikîsini dile getirir, bu ağaçlaradeta zikreder veya vecde gelirlerdi. Bu büyükağaçlar, eski mânâlarına göre, birer üstada,ermişlere veya şairlere benzerlerdi. Burada bir kısasıenbiya zamanları yaşanır, vak saadet insanlarınarastlanırdı. En hakir bir bahçıvan veya koruculozofun hücresi gibifikulübesi \"târiki dünya\" bir görünürdü. Bu korularda zaman öyle bir azametleduyulurdu ki, bazılarında ancak birer ikişer saatkalmışken şimdi onları hâlâ kuytuluklarında birerikişer senem geçmişçesine ha rlıyorum. O geçmişsaatleri şimdi geçmiş senelerle karıştırıyorum.

Yalıların arka taraflarındaki bu bahçeler veya bukorulardan sonra gelen yüksek duvarlarınortasındaki, hiç açılmamış gibi duran, büyük birih yar kapı zahmetle açılır ve o kapı bir kereaçılınca, önünden geçen yol büsbütün eski birzamandan kalma, daha hiç üzerinde yürünmemiş,bozulmamış gibi o kadar eski haliyle görünürdü ki,bizi hemencecik Fatih devrine ulaştırırdı.Boğaziçi KayıklarıHülyalara dalmak için en uygun vasıtalar, sulardasallanan kayıklardır. Biraz hayal, ancak onlarınbeşiklerinde tadılabilir. Sulara girer gibi bindiğimizbu kayıklar bizi sular hizasına yerleş rerek sularıniçine, büsbütün batmadan dalmış ve aynı zamandagöğe karşı hemen yatmış bir vaziye e,gönüllerimize suların ve göğün renklerini vehazlarını göstermeye ve duyurmaya başlarlar.Denilebilir ki, insanlar, suların ve göklerin tadınavarmak için bundan daha güzel bir aletbulamazlardı. Ve dünyadaki sular üstünde, Boğaziçikayıkları kadar güzel bir icat yoktur. Zira, bütün bu

kayıklar, dünyanın en ince ve emsalsiz güzelliğinigözler ve ruhlar için yaşanmış bir rüya halinege rmek üzere yapılmışlardır ve sanki ancakrüyalarda binilen birtakım salıncaklardır.Boğaziçi'nin kendine mahsus bir âlem teşkil e ğizamanlarda her yalının bir veya birkaç kayığıbulunurdu. Bunlar bir yalı haya nın hususiye nitamamlarlardı. Bütün bu kayıklar sulardayken bileuzaklardaki kendi yalılarına gizlice bağlıymış hissiniverirlerdi. Boğaziçi kayıkları Venedik'ingondollarından çok kere daha ince, daha zarif vekullanış bakımından da çok daha makuldü. Kayıkçı,gondollarda olduğu gibi, ayakta kürek çekmez,yüzü kayıktakilere dönük ve o sıkı kaçgöçzamanlarında bile, kadınlara karşı oturması tabiibulunurdu.Kayıklar Venedikli değil, Bizanslı değil, Arap veyaAcem değil, Avrupalı da değil, yalnız Türk veİstanbullu, Boğaziçi zevkinin bir hülasasıydı.Böylelikle, ince ve hususi bir medeniyet aleti, yalınınbir muavini haline gelmiş . Bakımlı bir ev kayığı,

başlı başına bir sanat eseriydi. Çoğu, klasik telakkiedilen portakal rengindeki bu kayıklarınkenarlarında yaldızla çizilmiş bir çi zıhın arasındaeflatun, yahut suların renginde, mavi veya havailacivert bir şerit vardı. Kadife veya çuhadandöşemesiyle yas kları o zamanlar sevilenrenklerden birinde; al, vişne çürüğü, açık maviyahut kahverengi olurdu. Hamlacılar da, kayıktakımlarının kadife veya çuhasıyla bir renkte, hepbir örnek elbiseler, terlememeleri için, boyunlarıaçık hilali gömlekler, beyaz şalvarlar, beyazçoraplar, ayaklarına arkaları basık yemeniler vebaşlarına da hep birbirinin eşi fesler giyerlerdi.Krem renkli, bol kollu hilali gömlekler üzerine,isterlerse, kayıkların döşemeleri rengindekicepkenlerini alırlar; bazen de beyaz şalvarlarıüzerine, hep döşemelerin renklerine uygun atlasbirer kuşak sararlardı.Kayık kadınlara mahsus olacaksa, arkatara ndan, suların rengine uyan havai mavi birihram, uçları sularda ıslanarak sarkardı.

Bu kayıklara binme ve inme usulleri bile, zamanlabir anane halinde yerleşmiş . Hanımlar kayıklarınabinerler veya kayıklarından çıkarlarken, en öndekikayıkçı, ayakta, ellerini değil, bir destek olması için,ancak bir omuzunu hafifçe uza r ve hanımlarınelleri bu kuvvetli omuza bir kuş gibi bir an içinkonup kalkmış olurdu. Bu sırada, sondaki kayıkçı,elindeki kancayı taşların bir noktasına takarak,kayığın rıh mdan ayrılmamasını temin ederdi.Bütün bu küçük hareketlerin bir usulü, bir kaidesi,bir nevi üslûbu vardı. Ha a, kayıkçının, uzun saplıparlak kancasını takacağı, taşlar arasındaki oyukbile, evvelinden kes rilmiş, tecrübe edilmiş hususibir oyuktu.Bütün bu kayıkçılar, vazifelerinin yoruculuğunarağmen, her zaman, kayıklarıyla sularda zevkler velezzetler aramaya hazırmışlar gibi, hep hamarat vememnun yüzlü olurlardı. Uzun bir akşamgezin sinden sonra başlayan, bu kere de mehtaplaaydınlanmış gecelerde biz çocuklar ve gençlertekrar denize açılmak isteyecek olsak, onları da hepaynı fikirde bulurduk. Yorulmak bilmez hamlacılar,

bu kararımızı da sevinçle karşılarlardı.Boğaziçi kayıkları yalnız gezin ye çıkmak içindeğil, daha nice hizmetler görmek içindi. Onlar,evvela, birçok sa cının seyyar dükkânlarıydı. Enfaal görünenleri balık kayıklarıydı. Tahminen1900'den sonra, nispeten daha yeni, belki deoturup kalkılması daha kolay, dümenli sandallarçoğalmaya ve Boğaziçi'nin hemen her vapur iskelesicivarında, daha babayani görünüşlü eskipiyadelerin yanında yer almaya başlamışlardı.Boğaziçililer, misafirliklere, bayram ziyaretlerinebunlarla giderler, hususi kayıkları olmayanlar, sazâlemlerine bunlarla ka lırlardı. En zengin yalılarındave bilhassa Mısırlı aileler arasında ise, üçüncü birgezin vasıtası olarak, yeni, zarif, rahat olduklarıkadar da ince kikler rağbe eydi. Daha sonraları,yine Boğaziçi iskelelerinde, yeni boyalı, kadifedöşemeli, kayıkçıları temiz giyimli, iki çi e kirasandalları da türemiş . Bunlar, kira sandallarıolmakla beraber, evvelce haber verilen gezin günleri için taksisiz kiralanan otomobiller gibigündelik olarak kiralanabilirdi.

Fakat, muhakkak ki, kayıklarla yapılangezin lerin en unutulmazları, mehtaplı gecelerinsaz âlemleri ve o birbirinden güzel gecelerin enemsalsizi, yine muhakkak ki, kısaca \"mehtap\"denilen, yalnız Boğaziçi'ne mahsus o sazgeceleriydi. O gecelerde büyükçe, mesela bir balıkkayığına yerleş rilen hanende ve sazendeler, ayındoğduğu sıralarda başlayıp Boğaziçi'nin muayyennoktalarında dura dura ilerleyerek ve sonra yavaşyavaş dönerek, bütün Boğaziçililerin de kendi kayıkve sandallarıyla saz alayına ka lmasıyla gi kçegenişleyen bir halka halinde, Boğaz'ın aşağılarınakadar inerlerdi. Gece, mehtapta bu sazı dinleyenleröyle bir cezbeye tutulurlardı ki, bunun belki birazizahı lazım gelir: Bu kaçgöç ananesinde kadınlarınve erkeklerin beraberce saz dinlemelerine imkânyoktu. Bir konsere gitmek âde yoktu. Radyohayallerde bile yoktu. Bu zamanlarda, böyle iyi birsazın zevkine dalanlardan birçokları da, yalnızgözleriyle sevdiklerini bu vesileyle gördükçe bumehtap gecelerinin harikulade kıyme ni takdirederlerdi. Saz onların aşklarını söylerken, helesazendeler, hele hanendeler birer şiir ve aşk destanı

söylemiş olurlar, hele kadın sesleri, hele erkeksesleri lisanın en mahrem kelimelerini duyurmuşolurlardı. Öyle ki, Boğaziçi'ni evvelce görmemiş olupilk defa gelenler, bu mehtap gecelerini tekinbulmazlar da bunları hayretle, adeta korkuylaseyrederlerdi. Bütün o zamanlarda, mille n medenirüştü, milli terbiyenin ve nezake n fevkaladeliği, bugecelerin milli çehresi yüzünden hiçbir sarhoş,sesini duyurtamadığı gibi, ne hanende vesazendelere, ne de kadınların kayıklarına birmüdahalede bulunurdu. Böylece, bu milli sazkonserleri, hiç pürüzsüz olarak, mucizeli birgüzellikle sona ererdi. Bu gecelerin mehtap vemusikî karışan hisleri bütün bir ömrün en sihirlihatıraları olarak kalırdı.Boğaziçi'nde MevsimlerYaşamak için, İstanbul'da, başka her tara angüzel fakat biraz hüzünlü bir yer var: Boğaziçi!Hemen bütün mahalleler, her ne sebeple olursaolsun, (bu sebepleri bilir ve sayabiliriz) adileşmiş r,bizi de adileş rir. Lâkin Boğaziçi'nde insan sokak ve

mahalle ile münasebe ni keserek, eğer ruhunuhazırlamış olursa, ancak tabia n güzelliğine, sulara,dağlara, göğe, mevsimlere dönmüş ve dayanmışyaşar.Ne doğuşun sebebini, ne de öleceği zamanıbilmeyen insanın hususi talihi ne olursa olsun,İslamiye n \"mukadderat\" dediği şeyler, huyu,sıhha , muhi ne uyuşu, tesadüflerin kafilesikendisini ha saadet ha felaket denecek bir halesürüklemiş olsun (zaten öyle gafil yaşarız ki biz, çokkere saade mizi kaybe kten ve felake mizigeç kten sonra duyup anlarız); sallanan sularıyladünyanın pek sağlam olmadığı hissini veren bumavim rak geçit bir ömür için muhteşem, emsalsizbir mekândır.Boğaziçi'nde doğarak ve büyüyerek onun hususişivesini ruhuyla duymuş olmayı hayat için bir talihbiliyorum. Sevgiliden mahrum kalmış bir adamyalnızlığının sahrasında, en fersiz gözlü, en yoksulçehreyi, Leyla'nın ve Şirin'in güzellikleriyle bezenmişgörerek onların meşhur âşıkları kadar sevebilir. Aşk

bize sevgilinin verdiği değil, ruhumuzun yara ğı birih yaç r. Bir sahra bile olsa doğduğumuz yerlerimutlaka severiz. Fakat zevkimiz dünyanın güzellikhâzinelerinde inceldikten sonra doğuş yerimizi enmakbul güzellerle mukayese etmek ve sevgilininüstünlüğünü görmek, bu, ne lezze r! İnsannerede olsa Boğaziçi'ni hasretle ha rlıyor. OnuParis'in bin bir cazibesi içinde düşünüyordum. Uzaksevgilinin doyulmamış nazarları gibi ruh için, birtürlü modası geçmiyor!İh mal, her tara a olduğu gibi, ancak bu muhitiçinde yaşayanlar da onun hususiyetlerini iyibilmezler. Zira uzak yerleri de görüp mukayeseetmeyi öğrenmemiş mahluklardır. Fakat ben yalnızömrümün birçok senelerini burada yaşamışdeğilim. Başka şehirlerde geçirmiş olduğum nicesenelerden sonra da bu mutlu yerlerin karşısındaonları ve onlarda talihimi temaşa e m (zira geçenömrün en mühim duygularını geçmeyen güzelliklerkarşısında duyarız) ve her defasında kalbimde ikihissin canlandığını fark ettim.

Bu hislerin birine, en eski zamanlarımın içindeyüzmüş olduğu musikîleri tekrar duymak zevkidiyebilirim. Çocukluğun geç ği yerler muhakkakinsanın cenne dir. Orada, dünyanın başka birtara nda rast gelmeyeceğimiz bir mucize buluruz.Sihirli birtakım suların çeşmeleri bizim için hepbirden akmaya başlar. Sular, rüzgârlar, dağlar vebütün manzaralar bizimle konuşur! Yaşananzamanın, güya bitmemiş bir musikî gibi, maziyidevam e rişi tatlı ve garip bir hisle duyulur. Geçensaatler ve değişen renkler, kıvrımlarında, hepgeçmiş günleri ve geçmiş hisleri saklar, tekrarlar.Boğaziçi'ne ne zaman geldimse akşamın yaklaş ğınıduyan kanımda gittikçe koyulaşan bir daüssılaylabueski çalgılarımı dinledim.Öteki hisse de tabiat ve muhitle nadir görülür birakrabalığı duyarak, bir aile ça sı al nda gibi, bundadinlenmek lezze dir diyebilirim. Boğaziçi'ne nezaman döndümse kendi kendime derdim ki, işteburası gönlümün başıboş hülyaları, hayal içindebüyümüş hislerim gibi güzel, yüksek ve hüzünlü biryer! Ve bunu gi kçe derinleşen bir iman ile

duyuyorum.İlk gençlikte yıldızlı bir göğün şaşaası kalbi adetarahatsız eder, yakar. Bu ih şam al nda büyüklerinâdetlerini bozmadıklarına şaşan bir çocuk, \"Nasıloluyor da insanlar bu azamet karşısında hisleriniyükseltmiyorlar?\" diye düşünür. \"Ne yapmalıbilmem!\" der, \"Fakat ruhlarımızı açmalı ve adilikleribırakmalıyız.\" Boğaziçi'nde insan bunlardankurtulur, yıldızlı bir göğü gönlünün mağrurhüznüne eş sayar, denk tutar ve onun ahengineuyar.Göklerinin yıldızları birer birer sönmüş gibi başkayerlerin karanlığına döndüklerini gördüm. Ancak birBoğaziçi var ki, haya güzellik için sayarak, sanatiçin sanat yapan, ruhun ih yacını söyleyen güzel vehüzünlü bir ses gibi, insana inanılmaz sihirligüzellikler duyurmaktadır.Ta nisanın başlangıcından kasımın sonuna kadaronun ördüğü, parla ğı, soldurduğu bu hoş veyaulvi güzelliklerin biter tükenmez şiirini bilir misiniz?Esasen Boğaziçi'nin hemen her günü üç mevsimin

tatlarını vermeye kâfi gelir. Büsbütün bir esa râlemine döndüğü gecelerinden hiç bahsetmezsek,bundan olacak ki bize en çok onun sabahlarındanilkbahar, gündüzlerinden yaz ve akşamlarındansonbahar hatıraları kalıyor.Boğaziçi'nde ilkbahar sabahları öyle genç, ince,mavidir ki insan bu zamanları uykusunun sonsaniyelerinde ve daha gözlerini açmadan evvel,yanında ya ğını bildiği sevgili bir vücut gibi duyarve gözlerimizi onun hülya ve ha ramızı aşangüzelliğine açınca saade n tamamına ermiş oluruz.Her şey bir aşkın büyüsüyle sihirli gibidir. Güneş bumavi suların neşesini ılı r. İlk kır ve bahçeçiçeklerinin hafif kokuları, ilk kuşların damla damlacıvıltıları, yumuşak ve çocuk gibi gölgeler ve gölgelergibi geçen serçeler, nahif ve kırılacak şeyler olmakhissini veren bütün bu şeyler geçen zamanı birvuslat edasıyla besteler. Bu tazeliğin ve sularıngönlünüze dolan çiçek kokusu size çıplak ve gençbir ten kokusu gibi gelir. Ve insan bir cennetiklimine ermiş olduğuna kanaat eder. Gönlümüzdegençliğin ve aşkın nefesini duymuş oluruz. Tabia n

ilahi, ebedi ve bizi hiç tanımayan gençliği! Biz ar kgeçiyorken o hep aynı aşkla gülümser ve parlar! Herşey gençlik gibi kuvve nden emin ve canlıdır. Bizimfaniliğimizi duymayan tabia n bize üstünlüğüvardır. İlkbahar her zaman güya bir ebediyet içinye şmiş ve hazırlanmış kadar genç bir ih şam ilebaşlar.Bir sandala biner, henüz serin rüzgârların es ğisulara açılırsınız. Bazen bulutlar gökte uçuyor,kayıyor gibi, kolay ve çabuk geçerler. Ve sulardagölgeleri yüzüyor sanılır. Her dalga, geçen bir an gibiduyulur. Her şey kolay, tatlı ve yeni canlanmışabenzer. Arada sırada çevik, kesik bir rüzgâr, o dasanki kuşlar gibi uçar, havayı yelpazeler ve geçer.Boğaziçi yalnız suların değil, havanın, güneşin,rüzgârların da onlarla beraber kurduğu parıl lı, lsımlı, bütün bir âlemdir. Bu nazlı güzellikleri ancaksevgilimizin üstünde, yüzünde mesela saçlarınınalnına döktüğü gölgelerde bulabildiğimiz rakikşeylere benzetebiliriz. Uzak bir parçasınıgördüğümüz sular bize birdenbire sevdiğimiz vetadına doyamadığımız parlak ve ıslak gözler gibi

bakar.Yazın Boğaziçi, vusla n hazzı içinde yanar vegüzelliğin, olgunluğun ve dolgunluğunmübalağasıyla taşar. Hiçbir şey ih yacını duymayantok, gururlu günler gelir. İhtişam ile parıldayan sıcaksaatlerde yavaş yavaş tüylerini açıp yerleşen,doymuş ve uyuklayan bir kuş gibi güzel ve rahat birsükût yerleşir. Her şeyin birbirine geçerek ördüğübu sessizlik içinde her şey geriye ve kendi içineçekilmiş gibidir. Sokaktan geçenler geçmez olur.Denizden sandallar ve dalgalar çekilir. Göklerdenbulutlar ve eşyadan gölgeler silinir. (Ve kirpiksizgözlerdeki eksiklik gibi bunların yokluğu görülür.)Mar ların cılız ve halsiz seslerinden başka bazen busükûtun derinliğini duyuran bir uğultu işi lir. Bu,uzaktan geçen bir posta vapurudur ki Boğaziçi'nindışından yüklenmiş olduğu bir meçhul his ve fikiryükünü yine Boğaz'ın öbür ucundan dışınaçıkaracak uysal ve yabancı bir mahluka benzer.Güya kocaman bir hayvan gibi, bacasındaki işare nbenzediği gözle, size baka baka geçer ve gider.

Rehavetle oturduğunuz yerden bakarsınız.Güneşin sularda kaynaşan parıl sında bir çöp, birgölge bile yoktur! Üstlerine güneşten dökülenal nları sular asabi ve eski bir alışkanlıkla, birer birerve çabuk çabuk sayar gibi, bütün bu ışıkparçalarının parladığını ve yer değiş rdiğinigörürsünüz. Akan, yakan, bunaltan güneş sanılır kiBoğaziçi'ne dalmış r ve Boğaziçi baştan başaal ndan bir harp gibi parlar. Vuslat içinde bir adamsanılır ki tok bir sesle, uzun, memnun bir şarkısöylüyor. Bu belki gizlice güneşten gelen bir ses,güneşin bir şarkısıdır ve insan, en dolgun vecoşkun, derecesi, tesiri, morfini biraz fazla gelensanatlarda, mesela Wagner'in musikîlerinde,D'Annunzio'nun sahifelerinde yüzer gibi, biraz ağırgelen, başa vuran bir şiir sersemliği duyar.Bu şiire tahammül edememiş gibi ikindinin mavisaatlerine doğru bu al nlar erir, sular insanasıcaktan yavaş yavaş eriyen mavi elmaslar hissiniverir ve Boğaziçi'nin kendine mahsus hafif birserinlik dağıtan munis rüzgârları eser.

Nihayet yazın bütün sıcakları eriyereksonbaharın serin, rutubetli ve bir ayrılış acısıduymaya başladığından içli günleri gelir. Bazenyağmurlu bazen yalnız sisli ve sanılır ki daha çoksusan günler. Zaten bu sessizlik Boğaziçi'nin tadınıveren şeylerden biri değil midir? Güya kıyılar, evler,dağlar, ağaçlar ve bütün manzaralar i kâfa varmışve için için düşünmeye koyulmuşlardır. Nasıl ki birgülün önünde vücudundan kopmuş bir parçası bizeonun dağıldığını gösterirse, sahilin ve yalılarınönlerinde suya akseden gölgeleri de onların busulara dökülüşlerine ve dağılışlarına benzer. Belkiher şey, sükûtla, ellerden uzak kalmış çalgı aletlerigibi, bize susmuş musikîlerin seslerini ha rla r.Boğaziçi'ne bir iki mevsim için gelmiş olanlardönerler. Vapurlar azalır, tenhalaşır, sessizlikkoyulaşır, saatlerin ve renklerin birbirlerinedökülüşleri esrarlaşır.İh mal ki hiçbir şey eylül sonlarının bu yumuşakve ancak bazı tecrübeli kadın gözlerine ve yüzlerinebenze lecek munis günlerinin gönlümüze döktüğüşe at ve şiir tadına erişemez. Ruh ve his dünyaları

sanki bize daha iyi görünür. Arzu ve hülyalarlahakika n bir türlü birleşmeyen arası belki daha çokaçılır. Güya her şey maddiya ndan ve köklerindensıyrılarak biraz havalanır, uçar. Dumanlı havadabirbirine karışmış ve manevileşmiş görünmeyebaşlar. Renklerin çoğu birleşerek kurşuni bir külrengine dökülür. Her şey dalgalar ve bulutlar gibigeçer, silinir ve onlardan biraz sis kalır. Solgunsemaya doğru birer teessürden yükselmişebenzeyen dumanlar tüter, eski hislerin bırak ğıküller savrulur, sanki her şey küllere dönecek değilmidir? Haya n orta çağlarında hissimizdeki enbüyük değişiklik, sevdiğimiz vücutlardan veruhlardan ayrılışların gönlümüzü kırarak bizdefanilik hissini ve yeisini yerleş rmesi olduğu için,ruh daha çok acıdığı bu veda günlerine daha çokbağlanıp onları daha çok seviyor.Bu mevsim deniz kenarında bir bahçe görsemtabia n yarın bozup çürüteceği bu güzelliklerebakmaya kıyamıyorum. İnsan bu dağınık ve şe atligüzellikleri ruhuyla kucaklamak ister; fakatkucaklayamaz. Hiçbir sanatkâr, velev en ilhamlı ve

mağrur olanı bile, bu veda mevsiminde dağılaninceliklerin kendi eriş ği nükteleri de aş ğını inkâredemez. Diyemez ki kendisi anlaşılmamış, dahaince ve sihirli bir güzellik örmüştür. İçinden koptuğubütün bir gönlü söyleyen hiçbir mısra bu kadar içli,güzel ve dolgun değildir.Akşam bir sandal çağırıp biniyorum. Kayıkçınereye gideceğimi sormuyor. Bu sahiller ahalisi içinsuya bakmak ve suda gezinmek tabii bir hal ve birih yaç r. Bu alışkanlıkla, güzellik için yaşanmasınıbilirmiş gibi, beni sularda gezdiriyor. Ve benbundan dolayı ona karşı bir dostluk duymaklamemnun oluyorum.Akşam, denizin kokusunu daha çok yayıyor. Busaatlerde ne zaman Boğaziçi'nde gezinmeye çıksambu suyun bir çiçek gibi dağı ğı kokuyu duyar ve bumuhi n biraz neba tevekkülüne dalarım. Buradaher şey gevşeyen ve yavaşça geçen bir güzellik r.Boğaziçi tabia n, insanların, haya n hoş birin zamsızlık içinde meydana ge rdiği bir demet ki,nizamı ve musikîsi evvelinden belki bu kadar uygun

seçilemezdi. Boğaziçi deniz, yalı, renk, kayık, dalgave bunların üstlerinde uçuşan rüzgâr ve dolaşan birkoku, bir his, ışıklar, gölgeler ve serinliktir. Ve bütünbunların ruha hitap eden mahrem bir lisanıdır.Muayyen kelimelerden değil, mânâlarını halk edenve bir an sonra değiş ren kelimelerden örülmüş budil, bir musikî gibi, ruhu ne büyük bir şiirledolduruyor! Bu dili ancak ressamlaravlayabilecekler ve söyletebileceklerdi. Niçinsöyletemiyorlar, anlayamıyorum.Boğaziçi bana bütün bu çiçeklerden,duygulardan ve ha ralardan yapılma deme niuza yor. Yavaşça gelen akşam her şeyi ve gönlümüde oyarak gölge ve hisle dolduruyor. Gökte ilkyıldızların elmasları parladı. Bize daima müphem birümit ve meçhul bir saadet vaat eden güzellik birsihir gibi yayıldı. Boğaziçi akşamı ne kadar güzel!Sevdiğimiz ve bize bir aşk vaat eden bir yüz kadargüzel! Uzaktan, sevgilinin doyulmamış mavi, parlakve ıslak bakışlarına benziyor. Mevsimler geçti. Fakatbu tatlara doymuş değiliz. Dağlar koyu kadifelerinigiydiler. Akşam güya her şeyin üstüne ağır bir

ihram örterek bütün şekilleri bize birer büyüklük msali gibi gösteriyor. Tenha Boğaziçi'nde ölenakşam, aşkın ve güzelliğin inleyen yalnız suları,muhteşem musikîleriyle parıldıyor!Yalılarda Günler ve SaatlerBoğaziçi yalılarında geçen bir devri, bir ömrü, birmevsimi değil, bir tek günü bile, nasıl anlatmalı kibu, bir gülü gösterip koklatmadan onu tarif etmeyebenzer. Rikka mize dokunan rengini nasılsöylemeli? Ve gönlümüzü bayıltan kokusunu nasılduyurmalı?Storları, tül ve kumaş perdeleri kapamışolduğum halde, güneş, sabahları bunlarınarasından sızarak suların cümbüşünüelektriklenmiş al n çubukları halinde, tavandaoynatırdı.Hizmetçi gelir, sabah çayını ve sabah gazetesinige rir, ilk açılan pencereden giren munisrüzgârlarla, güneşli, neşeli, parlak ve genç, yeni bir

gün odanın içine dolar, yeniden başlardı.Denize atlarken nasıl bir an üşüyeceğimizidüşünerek tereddütle durur ve sonra, duyacağımızsoğuğun hazzına daha büyük bir acele ile dalarsak,bu günün hazzı içine yatağımızdan öyle atılırdık.Denize giriş, yalının sofalarında ve bahçeninyollarında koşuşmalar ve oyunlar, bir sal üstündegibi, kolayca bizi öğlenin âsude ve işgüzar yemeksaatlerine götürürdü.Öğlenin bu olgun ve herkesi kendi ruhuna çekensıcak ve ağır saatlerinden sonra, bir gül gibi açılanikindinin asıl güzel, mavim rak ve şairane saatlerigelirdi.Bu zamanlarda neden şiir, resim ve musikî ileuğraşmadığıma acırdım. Zira dünya ve haya ntadını duyduğumuz zamanlar bunu dile ge rmekiçin şair, güzelliğini gördüğümüz zamanlar bunutasvir için ressam ve ahengini dinlediğimiz zamanlarbunu duyurmak için musikişinas olmak ister vebildiğimiz şairlerin, ressamların ve musikişinasların

acizlerine ve sükûtlarına şaşarız.Boğaziçi'nde, ifade edilmek için, şiirin, resmin vemusikînin yardımına ih yaç gösterir gibi bir türlüele geçmez ve ruha her zaman bir daüssıla verir birhal vardır.İşsiz, yavaş, hesapsız gün, al n ışıklarını ikindininmavim rak saatlerinde usulca eriterek ve sonra neçabuk bir çiçek gibi solarak, koyulaşarak, daha içlive mor saatlere, akşamın tahassürlerine, vedalarınagirer ve bir musikî dinletirdi.Güneş, ikindi üstü, yalının arka tara na çekilirdi.O zaman sular bir akşam şivesiyle çağıldamayakoyulurdu. Günün güzel gözlere benzeyen aydınlığıakşamın tadını duymaya başlayan bir gönlünhüznünde ezilince, ruha ve gözlere bu göklerden vesulardan gelme serin bir mavilik serilirdi.Bütün bu nazlı, mavi, mırıldama, akıcı sulargönlümde çağıldıyor, gönlümden geçiyor sanırdım.Bazı akşamlar, Boğaz’ın her zaman canlı

rüzgârları, daha ziyade serinleşir, bir meltemhalinde eserdi. Bazı akşamların renkleri koyulaşır,bu renkler, bir nevi hafif mehtap gibi daha tesirli birhalavet alırdı. Bazı akşamlar, sular ve manzaralaryorgun bir içlilik alır ve Boğaziçi bir havuza dönerdi.Hakikat bir hayale benzer, insanlar birer evliyayabenzer, saatler birer çalgıya benzer, günler gelipgeçen nazlı, vefasız kadınlara benzer, mevsimlerbirer ha raya benzerdi. Ruhumun içinde, mavisularıyla Boğaziçi muttasıl geçer giderdi.Ezani saat dokuz buçuk sularında, vapurlaİstanbul'a mı ineceğimi, kayıkla Boğaz'a mıçıkacağımı düşünürdüm. Zira yazık ki her bir zevkiintihap daima bir diğerini feda etmek bahasınadır!Ezani saat on iki sularında karanlık artar, ortalığıkaplar, sular gi kçe lacivertleşir, her şey, kayık vesandallar biraz yorgunlaşır, pencereler kapanır,evlerin ışıkları birer küçük kandil açar, faniliğiniha rlayan ve düşünmeye koyulan ruhlarda birbuhran olur, herkes kendi içine ve kendi odasınaçekilir, ruh için bir inziva demi başlardı.

Ve sonra, bazen mehtap gelir, inanılmaz, lsımlıbir füsunla, edebiya mıza, resmimize vemusikîmize daha akse rememiş olduğumuzparıl larıyla şiirini ta yalının önündeki son sularakadar serer, güya yalının içine, ruhuna girmekisterdi. Ve rıh mın önünde sallanan küçük dalgaüstündeki bu mehtap parçası, ha zasız suyunüstünde kendinden habersiz oynayan bu ışıkparçası, gafil ve ilahi bir çocuk gibi rikka medokunurdu. Onu ne çok severdim!Yalı, bence, ailemin mevcudiye , şe a ,muhabbe , iklimi olan bir kucak . Ve bundandolayı bir şiir kovanı, bir ruh gibiydi. Ruhumla öylekaynaşmış bir mevcudiyetle yaşardı ki onun yalnızkendi yerinde ve benim ha zamda değil, kalbimde,asabımda ve kanımda mevcut olduğunu bilirdim.Kayıkhane ile mu ak arasında bulunan veodunla kömür konulan bir yerinden başka bütünyalıyı öyle bilirdim ki hasırlarının kopmuş,keçelerinin eskimiş olduğu yerlerine kadar, birbilmediğim azası ve üzüntüsü yoktu. Bir kapısından

girer girmez onun vücudum ve ruhumlakucaklaş ğını ve beni tamamladığını duyardım.Hâlâ rüyalarımda çok kere ona karışır ve kendihayatımı onun varlığından ayıramam.Onun içinde geçen bu günler ömrümün belki eniyi, en tatlı günleriydi. Bu kadar çabuk geçen günlergörmedim.Cennet bile bir daüssıla içindedir. Biz de bugünleri yaşarken meğer hep bekliyormuşuz: İh yarakrabalarımız ahre n daha olgun, daha ciddi vedaha munis şe atlerini, orta yaşlılar haya n dahatutmamış olduğu vaitlerinin tahakkukunu ve bizgençler hürriye n daha canlı, daha kahramancatatlarını, meyvelerini, yeni bir devrin vereceği birnur ve ziya hazzını bekliyormuşuz!Ne de olsa, duyulan, inkıraz hisleri ve yaşanan birinhitat zamanıydı. Bilmeden bir imparatorluğunson günlerini yaşıyor değil miydik? Eskiden birmedeniyet burada belki son afyonlu çiçekleriniaçıyordu.

Ancak bunları sonradan duydum, öğrendim veanladım, diyebilirim.Fakat derin yaşanmış bir hayat ve bir zamanınöyle bir kuvve var ki, onu yaşamış ruh için ar khiçbir zaman büsbütün mahvolmuyor. Böyle birmazinin ziyan olduğuna bir türlü inanamıyorum. Vegönlümün ha ralarını karış rsam görüyorum ki oşe atli, aşklı, şiirli günler içimde hâlâ güller gibiaçılıp soluyor; bu sabah güneşlerinin, bu geceaylarının ışıkları yine n hazla parıldıyor; Boğaz’ınmavi suları ve ikindilerin mavim rak saatleri binnazla kayıp, akıp geçiyor; arka dağlarda ötenbülbüller mehtapta bilenmiş seslerini kalbimin enmahrem noktalarına eriş rerek içimde hâlâroman k davetler tutuşturuyor; hâlâ inanılmaz veimkânsız lezzetlere, mahrem hülyalara doğru yanıkvaitlerini, bakışlarını, çağırışlarını duyuruyor. Vetekmil ha ralarım birer birer öyle canlanıyor kikendimi hâlâ o zamanlarda sanıyor, o zamanlarıniçimde hâlâ yaşadığına inanıyorum!Boğaziçi, emsalsiz İstanbul'un en güzel, fakat


Like this book? You can publish your book online for free in a few minutes!
Create your own flipbook