Important Announcement
PubHTML5 Scheduled Server Maintenance on (GMT) Sunday, June 26th, 2:00 am - 8:00 am.
PubHTML5 site will be inoperative during the times indicated!

Home Explore Bir Adam Yaratmak-Necip Fazıl KISAKÜREK

Bir Adam Yaratmak-Necip Fazıl KISAKÜREK

Published by eminyukseloglukaihl, 2019-10-21 12:35:12

Description: Bir Adam Yaratmak-Necip Fazıl KISAKÜREK

Search

Read the Text Version

Selma'yı yanıma alayım. Selma yanımda kalsın.Onun taze bir gelin gibi incecik vücudunukollanma gömeyim. Kıyamete kadar onunlakalayım.(Mansur herkese dönmüş, öbürleri olduklarıyerde doğrulmuş, gözlerinde ve hallerindedehşet, Husrev'e bakıyor.)HUSREV - (Resmin mıknatısıyetinde mahpus)Selma, bekle beni deliliğin cennetinde!Geliyorum. Sensin benim kadınım! Bu günekadar her kadın bana senden bahsetti. Seninihtiyacını bıraktı. Şimdi buldum seni! Benimelimle ölerek bana tutturdun kendini!(Husrev susar. Ulviye, Mansur, Turgutkatalepsi halinde. Husrev hep resme bakarakdört beş adım geri geri gider Birdenbire bir şeyeçarpmış gibi durur. Gözlerini resimden kurtarır.Ulviyeye, Mansura, Turgut'a ayrı ayrı bakar.)HUSREV - Artık hiçbirinizi göremem.Gidiyorum.ULVİYE - (Avaz avaz) Husrev! Nereyegidiyorsun?

HUSREV - Sakın kimse gelmesin arkamdan.(Sağdaki büyük kapıya doğru yürür. Çıkar.Mansur'la Uıviye yırtıcı bakışlarla göz göze.Turgut da yazı masasında, Ulviye'ye bakıyor.Müzik sönmüştür.)ULVİYE - (Mansur'a) Mansur Bey, oğlumunsözleri sizi incitmedi değil mi?MANSUR - (Müthiş bir heyecanla) Nediyorsunuz hanımefendi? Beni asıl bu sözünüzincitebilir. Husrev'i konuşturan Selma'nınruhudur. Selma'nın defterindeki şu satırlarıhatırlayın! Benim için kaç yaşında olursa olsun,yeryüzünde bir erkek var. O da o! Ben deSelma’nın fikrindeyim.(Ulviye gözlerini yumar Turgut yerindenfırlıyarak Ulviye'nin önüne geçer.)TURGUT - (Ulviye'ye) Hanımefendi! Size herşeyi anlattım. Bir saniye kaybedersekmahvoluruz.ULVİYE - (Ayağa fırlar. Fakat düşecekmişgibi sallanır) Mansur Bey!

(Mansur, atılır, Ulviye'yi tutar. Düşmesinemâni olur.)MANSUR - (Heyecanla)Ne varHanımefendi?(Ulviye bayılmamak için kendine gelmeğeçalışır. Cevap veremez.)TURGUT - (Mansur'a) Anlatmağa vakit yok.Mansur Bey!Derhal Husrev Beyi zorla alıp buradankaçırmalıyız. MANSUR - Neden?(Ulviye ayakta duramaz. Divana çöker.Turgut Ulviye'ye yardım eder. Mansur kalakalır. Sağdaki kapıdan hükümet doktoru, sonragardiyan, daha sonra iki sivil memur, en arkadaOsman, girer.)

ONBİRİNCİ SAHNEHükümet doktoru - Gardiyan - Birinci veİkinci sivil memurlar - Osman - Evvelkiler(Hükümet doktoru, Ulviyeye doğru ilerler.Gardiyan, sivil memurlar ve Osman kapınınyanında kalırlar. Ulviye ve Mansur hayrettendonmuş, gelenlere bakıyor. Turgut öfkeylesokulur.)HÜKÜMET DOKTORU - Muharrir HusrevBeyin valideleri siz misiniz efendim?ULVÎYE - Benim, ya siz kimsiniz?HÜKÜMET DOKTORU - Hükümetdoktoruyum.

ULVİYE - (Heyecanla ayağa kalkar) Neistiyorsunuz? HÜKÜMET DOKTORU - Beni afbuyurun! Fakat oğlunuzun fen bakımındanyanınızda ve cemiyet içinde kalmasında mahzurgörüldü. Onu götürmeğe mecburuz.TURGUT - (Hükümet doktoruna) Beyefendi!Ben her şeyi biliyorum. İnanın ki size haberverenler, sizden resmî tavassut istiyenler bir ikinamussuzdur. Husrev Beyin hiçbir şeyi yok.Müsaade edin, izah edeyim!HÜKÜMET DOKTORU - (Turgut'a) HusrevBeyi müşahede altına alacağız. Eğer hastadeğilse derhal serbest kalacaktır.MANSUR - (Hükümet doktoruna) Fakat neyapıyorsunuz? Memleketin en şöhretli sanatadamını âdi bir deli gibi nasıl götüreceksiniz?HÜKÜMET DOKTORU - Ben vazifemiyapıyorum. Husrev Bey hakkında, yinememleketin en şöhretli mütehassıslarından birirapor verdi.MANSUR - (Çıldıracak gibi)Hakikînamussuz işte o!

HÜKÜMET DOKTORU - (Birinci sivilmemura) Memur bey! Çağırın Nevzat ve ŞerefBeyleri alt kattan. Cevap versinler bu söze.MANSUR - Aman Yarabbi! Buraya kadar dami geldiler?BİRİNCİ SİVİL MEMUR - (Hükümetdoktoruna) Çağırayım efendim.(Birinci sivil memur çıkar. Hükümet doktoru,Mansur'a döner.)HÜKÜMET DOKTORU - (Mansur'a)İtidalinizi elden bırakmayın! Eğer hakkındakiumumî selâmet ihbarı yalansa birkaç güne kadarbelli olur. İhbar çok müthiştir. Kendisini asması,annesini öldürmesi, şuna buna saldırmasıihtimali vardır. Ben vazifem icabı müşahedealtına aldırmağa mecburum. Beni mazur görün!TURGUT - (Hükümet doktoruna) Siz tabiîmazursunuz. Fakat hakikati bilseniz; bir insansıfatiyle, nefretinizden çatlarsınız.HÜKÜMET DOKTORU - Merak etmeyin!Her şey belli olur.

MANSUR — (Başını tutmuş) Allahım!Kurbanlarının yuvasına kadar da gelebiliyorlar.(Sağdaki büyük kapıdan Husrev, sakin fakatkorkunç girer.)

ONİKİNCİ SAHNEHusrev - Evvelkiler(Husrev, kapının yanındaki gardiyan, ikincisivil memur ve Osman'ın yanından geçer.Hükümet doktoruna doğru yürür. Doktor,Ulviye'nin korkulu hareketlerinden biriningeldiğini anlar. Hızla arkaya döner. Husrev'eheyecan ve teessürle, bakar.)HUSREV - (Hükümet doktoruna) Kimolduğunuzu sorabilir miyim?HÜKÜMET DOKTORU - Hükümet doktoru!HUSREV - Beni tımarhaneye götürmeğegeldiniz değil mi?

(Hükümet doktoru başını eğer. Cevap vermez.Ulviye yüzükoyun divana düşer. Mansur’laTurgut yumruklarını sıkıp atılmak isterler.Husrev onları görür.)HUSREV - (Mansur’la Turgut'a) Yok! Telâşalüzum yok! Her şey yolunda.(Sağdaki açık kapıdan sırayla Nevzat ve Şerefgirerler. Fazla ilerlemeden kapının yanındadururlar.)

ONÜÇÜNCÜ SAHNENevzat - Şeref - Evvelkiler(Husrev, arkada kaldıkları için gelenlerigörmez. Nevzat'la Şeref, hissiz birer put gibi,çatık kaşlarıyle bekliyorlar.)MANSUR - (Öfke ve heyecandan boğulmuş.Gelenlerden haberi yok.) Husrev! Bırak sanayardım edeyim. HUSREV - İstemem.(Husrev geriye döner dönmez henüz mevkialan Nevzat'la Şerefi görür. Kaskatı kesilir.Mansur'la Turgut da onları görürler. Hükümetdoktoru şaşkın gözlerle hakikatisoruşturmaktadır.)

HUSREV - (Elini Nevzat'la Şeref e uzatmış,hükümet doktoruna.) Ya bunlar kim?HÜKÜMET DOKTORU - Biri meşhur birakliyeci, öbürü gazete sahibi.HUSREV - Niçin geldiler?HÜKÜMET DOKTORU - Biri icabındanezaret etmek için!HUSREV - Öbürü de icabında gazetesineyazmak için.(Hükümet doktoru, müteessir, cevap araştırır.Herkes kafasına bir taş düşmüş gibi cansız.)HÜKÜMET DOKTORU - (Husrev'e)Beyefendi! Görüyorum ki büyük bir şeyinizyok. Kısa bir müşahede her şeyi halledecek.HUSREV - Beni nereye götüreceksiniz?HÜKÜMET DOKTORU - Müşahede yerine.HUSREV - Hayır! Ben tımarhaneye gitmekistiyorum.HÜKÜMET DOKTORU - Husrev Beyefendi!Kendinizi teessüre kaptırmayın! Çalışın, gösterin

ki, bir şeyiniz yok.HUSREV - Var, bir şeyim var. Artık buadamların gezdiği açık havada gezemem.MANSUR - (Turgut'un kollarından fırlayarakHusrev'e sarılır) Husrev! Seni bırakmıyacağım.HUSREV - Kendimi ben bırakıyorum Mansur!Sana ne düşer?MANSUR - Husrev anana ve dostlarına acı!HUSREV - (Hükümet doktoruna) Beyefendi!Halinizden belli ki, siz bir insan çocuğusunuz.İçinizde belki ufak bir şüphe vardır. Bu adam yadeli değilse diye ufak bir şüphe. İşte o şüpheyehitap ederek söylüyorum ki, ben Nevzat Beyinhastahanesine gitmemek şartıyle ve kendiirademle geliyorum. Temin edin bana! Hükümethastahanesine gireceğim, değil mi?HÜKÜMET DOKTORU - (Çok müteessir.)Size yemin ederin. ki, devlet müessesesinegidiyoruz.HUSREV - (Eliyle Nevzat ve Şerefigöstererek) Bu adamlara vazifelerinin bittiğini

söyleyin! Çıkarın evimden!(Hükümet doktoru, Nevzat'la Şerefe doğruyürür. Onlar hiçbir şey yokmuş gibi hâlâkaskatı. Doktor yanlarına gider. Yavaşçakollarına girerek dışarıya çıkarır. Husrev, yarımecnun bir halde, divandan doğrulmuş, olanannesine doğru yürür. Mansur, Turgut'unomuzuna dayanmış hıçkırır. Sağdaki kapıdanbirinci sivil memur girer.)

ONDÖRDÜNCÜ SAHNEBirinci sivil memur - Evvelkiler(Birinci sivil memur, İkincisinin kulağına birşeyler fısıldar. Husrev, annesine yaklaşmıştır.)HUSREV - Allahaısmarladık anne!ULVİYE - Husrev! Sen gidersen öldürürümkendimi. HUSREV - (En hazin tonuyla.) Anne!Bırak beni bu cemiyet içinde yaşamayım. Birkolumda sen, birinde Selma, tımarhanede ölmekistiyorum.

(Husrev döner, sağdaki kapıya doğru birkaçadım atar. Durur, kapıdaki birinci, ikinci sivilmemurlara bakar.)HUSREV - (Memurlara) Geçin iki yanıma,memur beyler!(Memurlar Husrev'in iki yanına geçerler.Husrev zahmetle kapıya doğru yürür.)ULVİYE - (Başını kaldırmış çığlık koparıyor)Evlâdım! Gitme! Gitme!HUSREV - (Durur, başını arkaya çevirir.) Neyapayım anne! Kestiniz incir ağacım!(Ulviye başını duvara çarpıp arkaya düşerkenMansur deli gibi gözlerini açar. Turgut elleriyleyüzünü örter. Husrev sanki sırıtıyor.)PERDE8 Temmuz 1937... Gece yarısı.. Perşembe...63 numaralı maden ocağı... Zonguldak...

Eserin yazılış hikâyesi ve ilk temsilihakkında...Muhsin’i birkaç temsilde seyretmiş ve belkemiğimden aşağı bir yılan İtaymışçasınaürpertilerle dolmuştum. Bu adam hususiyleyırtınan rollerde fevkalâde, eşi görülmemiş birşeydi.Onun bir sözü var: “Küstah sanat!”... Bu lâfıunutmuyordum.Sene 1935... Bir sohbet sırasında sordu:- Niçin bir piyes yazmıyorsun?..- Nâzım’ın Kafa Tası var ya...Diye karşılık verdim.Israr etti:- O başka... Sen niye yazmıyorsun?..- Yazarsam oynar mısın?..Cevap verdi:-Beğenirsem oynarım!..

O sırada tiyatronun açılmasına ancak 20günlük bir süre kalmıştır. Kapandım ve eseri 7günde bitirerek kendisine teslim ettim.İşte, Muhsin Ertuğrul’un teşvikiyle ilk tiyatroeserim, “Tohum”...“Tohum” tutmadı. Muhsin ve bütün Bâbıâlihayran kaldı ama halk beğenmedi. Eserinazariyede “şahaser” kabul etmiş olan tiyatrotenkitçisi Selâmi İzzet, ameliyedeki bu iflâsıgörünce, kulu kölesi olduğu Muhsin Ertuğrulhesabına, bir temsil gecesi kulağıma eğilipfısıldadı:- Yaktın adamı!.. Yazık oldu Muhsin’e!..Bu söz ciğerime işledi. Halkın ne demekolduğunu ve olta balıkları gibi hangi yemekoştuğunu pekâlâ bildiğim halde suyupaylaştırmadım. Tamamen üstüme aldım.Elveda fildişi kule!.. Balının gölünde ölüpgiden ve peteğinin bir gözünde kıvrılıp kalan birarı olmak sefaletti artık bence... İşte, “o nur\"danüzerime ilk akis düşer düşmez vardığım ilkmerhale bu olmuştu. Ne bulutlar üstünde bir gök

şamandırasına oturup muallâkta pineklemek, nede yerde, bataklıklara saplı, sürüngen hayatiyaşamak... Yerle gökyüzü arasındaki köprüyükurmak...“Tohum” bu dâvanın iyi ayarlanamamış ilkverimi oldu. Bu ayarlanamayışın üzüntüsü debana öyle işledi ki, âdetâ hınç haline geldi.Hıncımı alıp alamadığım 1937’degörülecektir.•1935’den başlayarak 36, 37, derken yolum,bir teftiş heyeti içinde, Zonguldak 63 numaralıkömür madenini teftişe çıktı.“Tohum”un beni nasıl üzdüğünü, tiyatromevzuunda hem Muhsin hem de kendihesabıma bende bir hınç halini aldığım söyledimya...Bir piyes yazmayı düşünmüştüm. Seyirciyifizik acıya boğacak bir metafizik örgü içindeaksiyon şartlarının en dinamikleriyle bir aradabir piyes... Öyle bir piyes ki, kendi buhranımın,mücerret plânında hem en yırtıcı fikir irtifaına

çıkacak, hem de müşahhas kadroda saik vesebeplerin en hak vericileriyle su sızmaz birmantık ve görülmemiş bir entrika değerinikendinde toplayacak... Kısacası, hem vaka, hemfikir, birbiriyle tam barışık ve kıvamlı “elit”zümreyle aşağı tabakayı bir aradakucaklayacak...Onu Zonguldak’ta yazmaya başladım.Evet; Burhan Toprak’ın tabiriyle eli yakacak,onu tutan eli ateş tutmuşa döndürecek eser.. Budefa gözü ve kulağı yakacak, ateşle dolduracakbir piyes... Önüme diktiğim atlama engeli budurve bu eserde, olanca Bâbıâli, muharriri, aktörü,ruh doktoru, ahlâkı ve her şeyiylebillûrlaşmalıdır.Hikâyesi de, mâna da kendi maceram...Tezi, insan idrâkinin ufuk noktasında... İnsanidrâkinin ufuk noktasındaki hakikat ve Allah...İşte, \"Bir Adanı Yaratmak\"... 1937 - 38 temsilyılında Şehir Tiyatrosunda sahnelenen. MuhsinErtuğrul'un bizzat oynadığı, ateş içindekavrularak oynadığı, geçirdiğim büyük ruh

çilesinin sahne destanı \"Bir Adam Yaratmak\"...Zonguldak'ta emrimizde, hizmetçi, otomobilbir tepe üstünde çam ağaçlariyle çevrili güzel birköşk... Ve en mühimi at... İki İngiliz ati... Ruhenfevkalâde iyiyim... Hiçbir zaman olmadığıkadar...Teftiş Heyeti Reisi bana:- Bu konforlu köşkte otur, diyor; hizmetçiyeher ihtiyacını gördür ve rahat rahat eserini yaz!..Artık köşkte, salondaki büyük yemekmasasının başındayım... Arada bir başımıkaldırıp pencereden dışarı baktıkça dagördüğüm, gür meşe ve çamların süslediğitepelerden fevkalâde güzel bir \"peyizaj”...Yalnız, eserin humması içinde yaşıyorum...Piyese o kadar dalmış durumdayım ki, vilâyetkibarlarının hiçbir davetine katılmıyor, şafakvaktine dek çalışıyorum...•Bir gün piyesin öyle patlayıcı bir noktasınageldim ki, Beylerbeyi’ndeki yalıda, 1934

yılındaki büyük buhranımın başında geçirdiğimhâllere düşer gibi oldum. Hemen atıma atladımve dağlara sürdüm. Şatosunun korusunda, atsırtında ölümden kaçmaya kalkışan (Tolstoy)uhatırladım. Ama ben, ölümden değil, yinebeynimi burgulamaya gelen sabit fikirlerden veyırtıcı hayallerden kaçıyordum.Dağ başında zarif bir köşk... Bahçe kapısıardına kadar açık... Tuhaf şey!.. Evin kapısı daaçık... Fransız mühendislerinden birine aittir diyedüşündüm. Bahçeye girdim. Ati bağladım. Evegirdim. Kimsecikler yok... Camlara, tahtalaravurdum. Ne ses, ne seda... Salona daldım. Birmasada akşamdan kalma yağlan kurumuşyemekler... Sulan dökülmemiş bardaklar ve birgramofon... Üstünde bir plâk... İğne de plâğınbitim yerinde, kaldırılmadan bırakılmış... Belli kiyabancı mühendislerden birinin evi... Herhaldebir tanıdık... Kartımı çıkarıp masaya bırakırken,“acaba şu plâkta ne var” diye düşündüm.Gramofonu kurdum ve işlettim. “Puccini”...“Puccini”nin bir operasından koro...Öyle bir ses sarmaşığı ki, toprak yarılmış damilyarlarca kemik kol fışkırmış ve Allahtan

azabının kaldırılmasını istiyor gibi bir şey...Çarpılıp kaldım. Bir daha, bir daha çaldım veiçimdeki duanın verdiği hafiflik ve saadet hissiiçinde atıma atlayıp dörtnala köşküme döndüm.Evet, dağ başındaki esrarlı evde, benibekleyen esrarlı musikî...Beni o kurtardı.Ve, 8 Temmuz, Perşembe... Gece yansı...Ne yapayım anne, kestiniz incir ağacını!...”“Son”...O sabah, uyanıp aşağı inen “63 NumaralıMaden Ocağı”mn mühendisleri, beni önümdekikocaman tablayı sigara ölüleriyle doldurmuş,eseri bitirmiş ve deftere “son” kelimesinikondurmuş buldular...Muhsin Ertuğrul... Şehir Tiyatrosundaki küçükodasında, yanında zevcesi Münire (NeyireNeyir) Hanım, benden eseri dinliyor. Kurumuşgözyaşlarından suratı kabuk kabuk... Öyle birteslimiyet ki, eşsiz... İsviçre’ye gidecek, herşeyle alâkasını kesecek ve rolünü orada

ezberleyecek, piyesteki tipini oradayoğuracaktır.Vaktiyle, “Tohum”un hıncı içinde ona şöyledemiştim:- Sana, yeni eserimde, tâkat getirilmez şekildeabanabilir miyim?-Abanabilirsin!..Şimdi de Muhsin’in gözleri şöyle diyordu:-Abandığın kadar varmış!..Tiyatro... İlk temsil gecesi... Görülmemiş birkalabalık... Gişeler kapalı ve kepenkleriyumruklanmakta... Bütün Babıâli orada...Eserde yerin dibine geçirilen gazete patronubir tip vardır ki, temsilden önce basın tarafındanhaber alınarak, gazetecilik haysiyetinedokunulduğu iddiasiyle bazı homurdanmalarayol açmıştır. Bunun üzerine Muhsin, eserdeumumi bir gazetecilik tecavüzüne yer olmadığımgöstermek için, kısık sesli ve tutuk edâlı birprovayı basma göstermişti. Budala basınbelâlıları, gördüklerinden nefslerine pay

çıkarmaksızın susmuşlardı.Anlayamamışlardı ki, bizzat bir Bâbıâlimensubu olan Necip Fazıl, teşhir ettiği levhanınvicdan köşesini belirtmekte ve bu kıymeti deyine Bâbıâli’ye mâletmektedir.İmdi hepsi orada ve hayran, gazete patronutipinde, kendi öz seciyesini seyretmekte...Perde aralarında, İstanbulun, profesör, doktor,muharrir, mebus, tüccar, müdür en yükseksosyetesinden bir kalabalık, bir kaynaşma; vegörülmedik bir hâdise karşısında kalınmışçasınahayret tavırları, sesleri...Muhsin’i defalarca sahneye çıkardılar vemuharriri istediler. Bunun üzerine Muhsin,perdeyi artistler için açtırmadı ve beni bekledi.Sahnede, yüzümde seyirciyi göstermeyen köredici bir ışık, o türlü bir alkışa tutuldum ki,kulaklarıma sanki çivi sokulmuş gibi oldum.Eser her gün alâkasını bir derece dahaartırarak devam ediyor... Muhsin bir harika...Ben de her gece tiyatroda, locaların arkasında,lâmbalar yanar yanmaz kaçmak ve göze

görünmemek şartiyle eseri seyrediyorum... Sugibi akan eserde bir virgül yanlışı olsa hemensahnenin arkasına koşuyor ve yanlışı haberveriyorum...Bir akşam yine böyle bir şey için sahneyekoştum ve Muhsin’i locasında, üzerinde beyazbir bornozla gördüm. Tenkidimi yaptım. Ozaman Muhsin bornozunu açtı ve koltuğununaltındaki dereceyi gösterdi: 38 ateş...- Bak, dedi Muhsin; ben bu ateşle oynuyorumsenin eserini... Hasta da değilim!...Bu tavır karşısında düştüğüm hasishesaplardan utandım ve ondan af diledim.•İlk temsil gecesi, eseri seyrettikten sonra,Burhan Toprak, Peyami Safa, Mustafa Şekip vedaha birkaç Bâbıâli rütbelisi, Beyoğlunda “Pet-rograd” pastahanesinde oturuyoruz...Burhan atılıyor:-Bu bir eser mi, şahaser mi?...Peyami susuyor...

Mustafa Şekip düşünüyor...Bir cevap verilemiyor. Bir teşhise varılamıyor.Eser olmaya hayır, bu bir sıradan eser değil!..Şahaser olmaya gelince...Acaba, o da ne demek?..Necip Fazıl(Derleme / Büyük Doğu - 2003)


Like this book? You can publish your book online for free in a few minutes!
Create your own flipbook