Important Announcement
PubHTML5 Scheduled Server Maintenance on (GMT) Sunday, June 26th, 2:00 am - 8:00 am.
PubHTML5 site will be inoperative during the times indicated!

Home Explore Yeraltından Notlar-Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

Yeraltından Notlar-Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

Published by eminyukseloglukaihl, 2019-10-20 23:37:03

Description: Yeraltından Notlar-Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

Search

Read the Text Version

o ilk ideale duydukları saygı kaybolmamıştır;ruh bakımından namuslu sayılabilirler. Evetefendim, en kaşarlanmış ahlaksızların ruhbakımından son derece namuslu kalabilmeleriancak bizde mümkündür. Tekrar ediyorum,romantiklerimiz arasından açıkgöz, düzenbaz(düzenbaz kelimesini iltifat olarak kullanıyorum)sık sık çıkıyor; gerçeklik duygusu, olumlubilgileri birdenbire o derece kuvvetleniyor ki,şefleri şaşkına dönüyor, etrafın ağzı açık kalıyor.Gerçekten şaşılacak bir ruh çeşitliliği! Artıkileride bunun ne şekil alıp nasıl gelişeceğini,yarınımız için neler vaat ettiğini Tanrı bilir! Nasılolsa eldeki malzeme yabana atılacak gibi değil!Bunu gülünç, kokmuş bir milliyetçiliğinetkisinde söylemiyorum. Fakat eminim ki, sizsözlerimi alay kabul ediyorsunuz. Kim bilir,belki de tam tersine, bunların gerçekdüşüncelerim olduğuna eminsiniz. Ne olursaolsun baylar, benim hakkımdaki fikirleriniz banaşeref, özellikle de büyük bir memnunlukverecektir. Konu dışına çıkmamı da lütfenbağışlayın.

Arkadaşlarımla dostluğum uzun sürmüyor,çabucak aramız soğuyordu elbette; toyluğumyüzünden işi selamı sabahı kesmeye kadarvardırıyordum. Bununla beraber böyle biryakınlaşma sadece bir kere oldu. Geri kalanzamanlarda umumiyetle yalnızdım.Evde en çok okumakla vakit geçiriyordum.Böylece içimde kabaran duyguları dış etkilerlebastırmak istiyordum. Okumak bana uygun tekdış etkiydi. Okumaktan şüphesiz çokfaydalanıyordum: Kitaplar bana zevk, heyecan,ıstırap veriyordu. Zaman zaman son derecebıktırdığı da oluyordu. Ne de olsa hareketihtiyacı duyuyordum ve o zaman birdenbire,koyu, bulanık, çirkin –sefih bile değil– birsefihçik olma arzusuna kapılıyordum.İhtiraslarım, özentilerim her zamanki marizhırçınlığım yüzünden keskin, yakıcıydı. Böylezamanlarda gözyaşlarıyla, çırpınmalarla karışıkisteri buhranları bile geçiriyordum. Okumaktanbaşka yapılacak işim, gidecek tek yerim yoktu,çünkü çevremde saygıya layık, beni kendineçekebilecek bir meşguliyet bulamıyordum.İçimde bir sıkıntı gitgide kabarıyor, çelişmelerle,

uyumsuzluklarla karşılaşma arzusuna kapılıyorve bunun üzerine sefihliğe başvuruyordum. Buuzun boylu laflarla kendimi haklı göstermekistediğimi sanmayın... Ama bu da doğru değil!Yalan söyledim! Tam tersine, kendimi temizeçıkarmak istiyorum. Bu da benim için uyarıolsun baylar. Yalan söylemekten kaçınmalıyım.Söz verdim.Sefahat âlemlerimi tek başıma, geceleri, gizli,korka korka, utanarak yapardım; utanç duygusubir an bile peşimi bırakmaz, en iğrenç anlardaadeta bir lanetleme hali alarak beni ezdikçeezerdi. O zaman bile ruhumda bir yeraltı vardı.Kabahatlerimi işlerken birisiyle karşılaşıpgörülmekten, yakalanmaktan dehşetlekorkardım. Bu yüzden birbirinden karanlık,şüpheli yerlerde dolaşırdım.Bir gece kötü bir meyhanenin önündengeçerken aydınlanmış pencereden, bilardomasası etrafında istekalarla dövüşen oyunculargördüm; arkasından birini pencereden dışarıattılar. Başka zaman bunu çirkin bulurdum, fakato anda nedense, dışarı atılan herifi kıskandım; o

derece kıskandım ki, \"belki ben de birisiylekavga ederim, beni de dışarı atarlar\" ümidiylemeyhaneye girip bilardo odasına sokuldum.Sarhoş değildim. Ama can sıkıntısı insanınbaşına böyle isterik haller sardırıyor! Yazık kiumduğum çıkmadı. Pencereden atılacak biradam olmadığım anlaşıldı ve kimseyledövüşemeden meyhaneden çıktım.Oraya ayak basar basmaz bir subay benibozdu.Bilardo masasının yanında yolu kapadığımınfarkında olmadan duruyordum. Geçmek isteyensubay, hiçbir şey söylemeden beniomuzlarımdan kavradığı gibi –hiç habervermeden, bir açıklama bile yapmadan–durduğum yerden beriye çekti ve hareketininfarkında değilmiş gibi önümden geçti. Dayağıaffedebilirdim, fakat bu adamın hiç ehemmiyetvermeden beni yerimden alıp öteye koymasınadehşetli içerledim.Aramızdaki kavganın usulüne uygun, edebi birkavga olması için, kör olayım, neler vermezdim!

Halbuki bana bir sinek kadar değer vermediler.Subayın boyu on verşok[11] vardı; halbuki benufak tefek, cılız bir adamdım, ama kavgaya yolaçmak elimdeydi. Sesimi çıkarsaydım elbettebeni de pencereden fırlatırlardı. Amavazgeçtim... hiddet içinde çekilmeyi tercih ettim.Meyhaneden şaşkın, heyecan içinde çıkarakdoğruca eve gittim; ama ertesi gün zavallısefihliğime eskisinden daha ürkek, miskin,neşesiz, adeta gözlerim yaşlı olarak devam ettim.Subaydan korktuğum için çekindiğimi falansanmayın: Aslında hiç de korkak değildim amabir hadiseyle karşılaşınca tabansızlıkgösteriyordum; gülmeyin, bunun da açıklamasıvar. Zaten benim öyle veya böyleaçıklayamayacağım mesele yoktur.Ah ne olurdu, şu subay düelloyu kabuledenlerden olsaydı! Halbuki bu bay bilardoistekalarını kullanmayı ya da Gogol’ün TeğmenPirogov’u[12] gibi üst makama başvurmayısevenlerdendi (ne yazık! Çoktandır böylelerinerastlanmıyor). Bunlar düelloya hiç yanaşmaz,

hele bizim gibi sivillerle dövüşmeyi büsbütünyakışıksız sayarlar. Zaten düelloyu da genelolarak akla sığmaz bir serbest fikirlilik, Fransızicadı bir manasızlık olarak görürler, amakendileri, hele boyları on verşoku buluyorsa,ötekine berikine çatmaktan geri kalmazlar.O günkü çekingenliğim korkaklığımdan değil,hudutsuz gururumdan geliyordu. Gözümükorkutan ne subayın on verşok boyu, nedayağın acısı ne de pencereden atılmaktı; bunlarıgöze alacak kadar maddi cesaretim vardı, fakatmanevi cesaretim yoktu. Bilardonun sayılarınıkaydeden edepsiz heriften, herkese sokulan,yakası bir karış yağ içinde, kokmuş, sivilceli,mendebur bir memura kadar bütün oradabulunanların itiraz şeklimi, edebi üslubumuanlamayarak beni alaya almalarındankorkuyordum. Çünkü bizde şeref meselelerini,yani şerefi değil de ona ait meseleleri (pointd’honneur) ancak edebi bir üslupla halletmekâdet olmuştur. \"Şeref meseleleri\" günlük bir dillekonuşulamaz. Oradakilerin gülmektenkatılacağını (bütün romantikliğime rağmengerçeklik duygum vardı), subayın da beni

dövmek yerine bir diziyle tekmeleyerek bilardomasası etrafında dolaştırdıktan sonra, belkimerhamete gelerek pencereden sokağafırlatacağından emindim. Tabii bu tatsız olay bukadarla bitemezdi. Subaya daha sonra sokaktasık sık rastladığım için iyice tanıdım. Ama onunbeni tanıyıp tanımadığını bilmiyorum. Bazıhallerinden tanımadığını anlıyordum. Onunefretle, hiddetle süzmekten kendimialamıyordum ve bu böylece... birkaç yıl sürdü!İçimdeki nefret duygusu her yıl biraz dahaartıyordu. Önceleri el altından bu adamhakkında bilgi toplamaya başladım. Hiçtanıdığım olmadığı için bu iş kolayyürümüyordu. Soyadını sokakta birisiseslenirken öğrendim. Başka sefer evine kadarpeşinden gittim, kapıcısına on kapik vererekhangi katta, yalnız mı, başkalarıyla mıoturduğunu, kısacası, bir kapıcıdanöğrenilebilecek her şeyi öğrendim. Bir sabah,edebiyatla uğraşmak âdetim olmadığı halde busubay için onu karikatürize eden bir hikâyeyazmak aklıma geldi. Keyifle, yaptıklarınıyazdım, hatta biraz da yalan kattım; soyadını

önce hemen tanınacak bir şekle sokmuştum,fakat etraflıca düşündükten sonra tamamıyladeğiştirerek Anayurt Notları’na[13] yolladım. Osıralar böyle yergi yazıları yaygın olmadığındanhikâyem basılmadı. Fena halde canım sıkılmıştı.Bazen hiddetten boğulacak gibi oluyordum.Sonunda düşmanımı düelloya çağırmaya kararverdim. Adama benden özür dilemesini ricaeden, kabul etmezse düelloya başvurmakzorunda kalacağımı bildiren gayet güzel, sevimlibir mektup yazdım. Mektup öyle güzelyazılmıştı ki, subay \"güzel, yüksek şeyler\"denbir nebze anlamış olsa hiç durmadan koşupboynuma sarılır, dost olmamızı teklif ederdi. Nede güzel olurdu! Canciğer iki arkadaş gibigeçinir giderdik! O beni heybetiyle korur, bende onu bilgimle ve... fikirlerimle yüceltirdim;daha da neler neler olurdu! Fakat düşünün,adamın bana hakaret edişinin üstünden iki yılgeçmişti; vaka tarihinin bu kadar eskiye aitolmasını mektubumda gayet ustalıklaaçıkladığım halde, düello teklifim gene de abeskaçacaktı. Bereket versin (bunun için Tanrı’yaşükrediyorum) mektubumu yollamadım.

Göndermiş olsaydım sonradan başımagelecekleri düşündükçe şimdi bile tüylerimdiken diken oluyor. İntikamımı birdenbire...evet, birdenbire pek basit, pek dahice bir şekildealıverdim! Aklıma harikulade bir fikir gelmişti.Bazen tatil günlerinde saat dörde doğru NevaCaddesi’ne[14] çıkar, caddenin güneşli yanındagezinirdim. Hoş buna gezmek denmezdi, zirasonsuz acılar, küçümsemeler duyarak saframınkabardığını hissederdim; galiba benim aradığımda buydu. Küçük bir hoşhoş gibi gayet çirkin birşekilde sokaktan geçenlerin ayakları arasındadolaşır, durmadan generallere, hassa süvarilerineveya hanımefendilere yol verirdim; odakikalarda kılığımın, insanlar arasında mekikdokuyan gövdeciğimin sefilliğini, bayağılığınıaklıma getirdikçe sırtım terden sırılsıklam olur,kalbimi durduracak acılar duyardım. Herkestendaha zeki, daha kültürlü ve asil –bu benimfikrim– olsam da eloğulları karşısında ezilipbüzülmekten, onlardan hakaret göre göremurdar, zararlı bir sinek haline gelmektendayanılmaz bir azap duyuyor, bunu düşündükçekahroluyordum. Kendimi niçin bu işkenceye

sokuyor, ne diye Nevski’ye çıkıyordum, orasınıbilemiyorum. Ne olursa olsun, beni her fırsattaoraya sürükleyen bir kuvvet vardı.Birinci bölümde bahsettiğim zevki o zamanduymaya başladım. Hele subay vakasındansonra oraya gitmeden edemez oldum, çünküsubaya en çok Nevski’de rastlıyor, onuinceliyordum. Daha çok tatil günlerinde gelirdi.Gerçi o da generallere, kodamanlara yol veriyor,aralarında hoşhoş gibi, sokula sokuladolaşıyordu, ama bizim gibilere, hatta daha dakerli ferli kimselere hiç kulak asmıyordu;önünde sanki bir boşluk varmış gibi insanınüzerine üzerine geliyor, asla yol vermiyordu.Ona baktıkça içimde beni adeta sarhoş eden birhiddet kabarıyordu ve... ve tam karşılaştığımızzaman, olanca hışmımla yana çekiliveriyordum.Bu adama karşı sokakta bile akran gibidavranamadığım için kendi kendimi yiyordum.Bazı geceler saat üçe doğru uyanıp bir sinirbuhranı içinde kendi kendimi sıkıştırıyordum:\"Ne diye her defasında ille yol veriyorsun?Neden o değil de hep sen? Bunun yazılı kuralımı var? Her şey terbiyeli insanların

karşılaştıklarında yaptıkları gibi olmalı: Bir adımo, bir adım sen çekilerek birbirinize karşılıklısaygı göstermelisiniz.\" Fakat böyle olmuyor, hepben çekiliyordum, o da kendisine yol verdiğiminfarkında bile olmadan yürüyüp gidiyordu.Nihayet bir gün aklıma harikulade bir düşüncegeldi: \"Acaba bir dahaki karşılaşmamızda onayol vermesem ne olur? Birbirimize çarpmakpahasına da ona yol vermesem ne olur acaba?\"Bu cüretli düşünce beni öyle sardı ki, başka birşey düşünemez oldum. Planımı uygularken nasılhareket edeceğimi daha iyi canlandırabilmekiçin Nevski’deki gezintilerimi sıklaştırdım. Sonderece heyecanlanmıştım. Niyetim beni her günbiraz daha sarıyor, daha mümkün görünüyordu.Sevincimden şimdiden yumuşayarak \"Tabii çokhızlı çarpmam,\" diye düşünüyordum, \"Yolunukesince çarpışırız, ama omuzlarımız hafifçebirbirine değer o kadar; hafif bir çarpışma olur,ben de onun bana çarpacağı kadar çarparım.\"Artık kesin kararımı vermiştim. Fakathazırlıklarım hayli uzun sürdü, ilkin kılıkkıyafetimin son derece düzgün olmasıgerekiyordu. Sokakta bir mesele çıkarsa, orada

gezenlere karşı (bunlar kontesler, Prens D.,edebiyatçılar gibi hep kalburüstü kimselerdi)giyinişim yüzünden mahcup olmamalıydım;kıyafetin karşınızdaki üzerinde büyük etkisivardır, hatta bir dereceye kadar size sosyeteadamlarıyla eşitlik sağlar. Bu maksatla aylığımıpeşin aldım. Çarşıdan siyah eldiven, Çurkin’dende oldukça iyi bir şapka satın aldım. Siyaheldiven bana önceleri almak istediğim limonsarısı eldivenden daha ağır, daha kibargörünmüştü. \"Öbür renk pek çiğ, insan bueldivenlerle sanki dikkati üstüne çekmek istergibi oluyor,\" diye düşünüp limon rengi eldivenalmaktan vazgeçtim. Beyaz kemik düğmeli iyibir gömleğim zaten vardı, fakat palto tedarikibeni epey oyaladı. Aslında paltom hiç fenadeğildi, sıcak da tutuyordu, fakat içi pamuk,yakası da rakun kürkündendi ki, bu da onabüsbütün bayağı bir hal veriyordu. Yakayımutlaka değiştirmem gerekiyordu; meselasubaylarınki gibi bir kunduz yaka almalıydım.Bu maksatla birkaç kere Gostinniy Dvor’a[15]uğradım ve biraz dolaştıktan sonra ucuz birAlman kunduzunda karar kıldım. Gerçi Alman

kunduzları çabucak eskiyip hırpani bir halalırlar, ama yeniyken görünüşleri hiç de fenadeğildir; zaten bana topu topu bir defalıklazımdı. Fiyatını sordum, gene de pahalı geldi.Hayli düşündükten sonra rakun yakamı satmayakarar verdim. Yetişmeyen ve benim içinkülliyetli sayılan bir miktar parayı da yüzümükızartıp kısım amirim Anton AntoniçSetoçkin’den isteyecektim. Anton AntoniçSetoçkin sakin, ciddi, ağırbaşlı bir adamdı,kimseye ödünç vermezdi, fakat beni işe koyannüfuzlu zat ona da ayrıca tavsiye etmişti. Fenahalde sıkılıyordum. Anton Antoniç’ten paraistemek bana korkunç bir rezalet gibi geliyordu,bu yüzden iki üç gece uykusuz kaldım. O sıralarzaten az uyuyordum, ateşli nöbetler geçiriyor,çarpıntılarla uyanıyordum; kalbim kâh durur gibioluyor, kâh olanca hızıyla çarpmaya başlıyor,çarptıkça çarpıyordu!.. Anton Antoniç ilkinşaşırdı, sonra yüzünü ekşitti, fakat birazdüşündükten sonra bana ödünç verdiği parayıiki hafta sonra aylığımdan alabileceğine dair birsenet imzalatarak istediğimi verdi. Böylece herşey tamamlandı: Güzel kunduz yaka, uyuz

rakunun yerini aldı; ben de yavaş yavaş hareketegeçtim. Tabii bu iş, gözü kapalı, bir hamledeyapılamazdı; ustalıkla, ağır ağır hareket etmekgerekiyordu. Fakat itiraf ederim, birkaçdenemeden sonra ümidimi kaybetmeyebaşlamıştım: Bir türlü omuzlarımız birbiriyletokuşmuyordu! Yeterince hazırlanamıyormuydum, yoksa son anda cayıyor muydumbilmem, ama tam birbirimize çarpacağımızsırada gene herife yol veriyordum, o da benifark etmeden geçip gidiyordu. Tanrı banakararlılık versin diye, adama yaklaşırkeniçimden dualar bile okuyordum. Bir keresindenasılsa iyice niyetlendim, fakat son anda adamaiki verşok kalmışken gene tabansızlığım tuttu,subayın ayakları arasına dolaşıverdim. O, bir şeyyokmuş gibi, rahatça önümden geçti; ben de topgibi öteye fırladım. O gece gene hastalanıphummaya tutuldum, sayıkladım. Fakat bütünbunlar birdenbire gayet iyi bir sonuca bağlandı.Hadiseden bir gece önce, uğursuz niyetimdenkesin olarak vazgeçmeye, meseleyi olduğu gibibırakmaya karar vermiş, bunun bana nasıl tesiredeceğini anlamak için son olarak Nevski’ye

çıkmıştım. Birden üç adım ötede düşmanımıgördüm ve nasıl olduğunu bilmediğim birkararlılıkla gözlerimi yumup ilerledim ve o andaomuz omuza gelerek çarpıştık! Bir verşok bilegerilemeden, onun eşitiymişim gibi yürüyüpgeçtim! Bizimki başını çevirip bakmamış,görmezlikten gelmişti, ama beni gördüğüneemindim. Hâlâ da eminim! Benden çok dahacüsseli olduğu için çarpışmadan sarsılmıştım,fakat bunun önemi yoktu. Maksadıma ulaşmış,bir adım bile çekilmeden, herkese içtimaibakımdan onunla eşit olduğumu göstererekşerefimi kurtarmıştım. Eve intikamımı almışolarak döndüm. Pek memnundum. Zafercoşkunluğuyla İtalyan aryaları söylüyordum.Size üç gün sonraki halimden bahsetmeyeceğimartık; yazımın birinci kısmını, \"Yeraltı\"nıokudunuzsa kendiniz tahmin edebilirsiniz.Subayı sonradan başka bir yere atadılar; belki ondört yıldır onu görmüyorum. Kim bilir neâlemdedir adamcağız? Kimleri ezip duruyordur.

IISefihliğimin ardı kesilince dehşetli içimsıkılıyordu. Pişmanlık duymaya başlıyor, fakatbu mide bulandırıcı duyguyu da çok geçmedenkendimden uzaklaştırıyordum. Yavaş yavaşbunlara da alışıyordum. Her şeye çabucakalışırdım zaten, daha doğrusu uysallaşır, bile bileher şeye katlanırdım. Bu arada kendimi \"güzelve yüksek şeyler\"e vermek, her şeyle uzlaşmamısağlayan bir çare olurdu, ama elbettehayallerimde. Öyle hayaller kuruyordum ki,aralıksız tam üç ay odamda daldığım hayalâleminde yaşardım. O anlarda, inanın,paltosunun yakasına telaşla Almankunduzundan kürk diken tavşan yürekli zattantamamıyla farklı olurdum. Birden kahramankesiliverirdim. O sırada on verşok boyundakiteğmen ziyaretime gelse, içeriye adımattırmazdım. Böyle zamanlarda onu gözleriminönünde canlandırmayı dahi beceremezdim.Hayallerimin neler olduğunu, bunların beni nasılavuttuğunu şimdi söylemek güç; fakat o zamanbana yetiyorlardı. Hoş, yalnız o zaman değil,

şimdi bile bazen bunlarla oyalanıyorum.Hayaller beni şu miskin sefahat âlemlerindensonra daha çok sarar, daha tatlı gelirdi;pişmanlık, gözyaşları, beddualar, coşkunsevinçlerle dolardım. Bazen bütün varlığımı öylebaş döndürücü bir sarhoşluk, öyle dört başımamur bir saadet kaplardı ki, kalbimde istihzaduygusunun izi bile kalmazdı. Baştanbaşa inanç,ümit, sevgi kesilirdim. Çünkü o anlarda birmucizeyle, dıştan gelecek bir yenilikle her şeyinaçılıp genişleyeceğine, önümde hayırlı, güzel vebilhassa tamamıyla hazır bir çalışma ufku (neolduğunu tam olarak kestiremiyordum, amaönemli olan da tamamen hazır olmasıydı)açılacağına körü körüne inanırdım; yanineredeyse, beyaz bir at üzerinde, başımda defneçelengiyle dünyanın orta yerine çıkıveriyordum.Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir roldegöremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncukademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi.Ya kahraman ya da çamurdan; ikisinin ortasıyoktu. Beni mahveden de buydu zaten. Çünküçamurdayken, başka zamanda kahramanım,yalnızca kahramanlar çamurun içinde

gizlenebilirler diye kendimi teselli ediyordum.Düpedüz bir adam için çamurlanmak ayıpsayılır, halbuki bir kahraman istediği kadar içinedalsın nasıl olsa çamur bulaşmaz. İşin dikkatedeğer yanı, bütün bu \"güzel ve yüksek şeyler\"iniçimdeki kabarmalara, sefahat dalgasına iyicekapıldığım sıralarda da gelmesiydi; hem degirdabın tam dibindeyken, kendini hatırlatmakister gibi, kısa süren alevlenmeler halindehissediliyordu, ama bu beni yaptıklarımdanvazgeçirmiyor, hatta tam tersine, sefihliğimibüsbütün kızıştırıyor, yemeğin tadını artıran iyibir terbiye ödevi görüyordu. Çeşit çeşit itirazlar,ıstıraplar, zorlu bir iç tahlil bu terbiyeninmalzemesiydi; bu ıstırap ve ıstırapçıklar sözümona sefahatime, kendine has gıdıklayıcı bir zevk,hatta bir anlam veriyor, kısacası, aşım içinbulunmaz bir terbiye oluyordu. Sefahatâlemlerimin kendine göre bir derinliği yokdeğildi. Zaten ben öyle düpedüz, aşağılık, avamişi bir sefahati kabul edip o çirkefe dalabilirmiydim? Bu âlemlerde beni gece vakti sokağasürükleyecek bir cazibe bulmasam gider miydimhiç? Hayır efendim, asaleti olmayan bir harekete

yanaşmazdım ben...Hayallerimde \"güzel ve yüksek şeyleredalışlar\"ımda aşk maceraları yaşadım, Tanrım!Bu tamamıyla hayali, herhangi canlı varlıklailgisi olmayan aşklardan öylesine tatminoluyordum ki, sonradan gerçek, tatbiki bir aşkahiç ihtiyaç duymuyordum; hatta gerçek bir aşkılüks bile buluyordum. Her şeyi tembelce, amatatlı bir tarzda sanata bağlıyordum; yani şuradanburadan, şairlerden, romancılardan kaptığım gözkamaştırıcı, her arzuya cevap verecek hayatsahnelerini, tamamıyla hazır kurgularıhayallerime göre dilediğimce kesip biçiyordum.Her seferinde kahraman bendim; güya herkesiyendiğim için üstünlüğümü kabul etmekzorunda kalıyorlardı, ben de hepsiniaffediyordum. Tanınmış bir şair, bir mabeyinciolup âşık oluyor, elime geçen milyonlukservetleri hemen insanlık yoluna harcıyor, sonrahiç de sıradan olmayan, içinde bol bol \"güzel veyüksek şeyler\" bulunan Manfredvari kusurlarımıbütün milletin önünde sayıp döküyordum. Hepsibeni gözyaşları içinde kucaklıyor (öyleyapmasalar ahmaklıklarını göstermiş olurlardı),

ben de yalınayak, boş mideyle yeni fikirleriyaymak için tekrar yola düşüyor, geri fikirlileriAusterlitz’de kırıp geçiriyordum. Derken marşçalınıp genel af ilan ediliyor, Papa Roma’yı terkedip Brezilya’ya gitmeye razı oluyordu;arkasından, bütün İtalya halkı için Como Gölükenarındaki Borghese Villası’nda (bu olaylarhatırına Como Gölü Roma’ya naklediliyordu)muazzam bir balo veriliyordu. O sırada,bahçenin çalılığında bir vaka geçiyordu vs. vs.,anlıyorsunuz ya... Bunca itiraf, heyecan vegözyaşından sonra, bütün bunları uluortapiyasaya çıkarmanın bayağı, adice bir hareketolduğunu söyleyeceksiniz. İyi ama neden adiceolsun? Yoksa bunlardan utandığımı, sizlerin depekâlâ başınızdan geçmiş vakalardan dahamanasız olduğunu mu sanıyorsunuz baylar?Hem emin olun, bazılarını hiç de fenatertiplememiştim. Bütün vakalar Como Gölü’ndegeçmiyordu ki... Fakat siz haklısınız; gerçektenbu yaptığıma hem bayağılık, hem alçaklık denir.Ama en bayağı olanı, kendimi size karşı haklıgöstermeye çalışmam. Ondan da bayağısı,kendimi azarlamaya çalışmam. Neyse, bu lafın

ardı gelmeyecek, gittikçe kepazeleşiyor...Hayal kurmaya devamlı olarak üç aydan fazladayanamaz, içimde şiddetli bir topluma karışmaihtiyacı duyardım. Benim için topluma karışmakda kısım amirim Anton Antoniç Setoçkin’inevine gitmekti. Ömrüm boyunca sürekligörüştüğüm tek adam o oldu, ki şimdi buna daşaşıyorum. Hoş Setoçkin’e de ancak arada bir,aklıma estikçe, hayallerimden duyduğum saadet,bende insanlarla, bütün dünyayla hemenkucaklaşma isteği yarattığında gidiyordum; buarzuyu gerçekleştirmek için hiç olmazsa kanlıcanlı bir kişi olmalıydı. Anton Antoniç’e yalnızsalı günleri (kabul günüydü) gidilebilirdi; busebeple insanlarla kucaklaşma ihtiyacımı damutlaka salı günlerine denk getirmemgerekiyordu. Anton Antoniç, Pyati Uglovcivarında bir evin dördüncü katında, basıktavanlı, birbirinden ufak dört odacığı olan birdairede oturuyordu; eşyası gayet kıt ve hepsarıya çalan renkteydi. İki kızı ve misafirlere çaydağıtan kız kardeşiyle birlikte yaşıyordu. Kısaboylu, kalkık burunlu kızlarından biri on üç,öteki on dört yaşındaydı; durmadan aralarında

fiskos edip gülüştükleri için onlardançekinirdim. Ev sahibi daima çalışma odasında,masanın önünde deri kaplı bir kanepede, bizdeya da başka bir müessesede memur olan kır saçlıbir misafirle otururdu. Benim sık görmediğim,ama değişmeyen birkaç misafir daha olurdu.Vergilerden, senato toplantılarından, maaştan,terfilerden, ekselanstan, göze girmek sanatındankonuşuluyordu. Bu adamların yanında üçerdörder saat aptal aptal onları dinleyerek, kendimiki lakırdı söylemeye cesaret edemeden, dahadoğrusu beceremeden öylece otururdum.Sersemleşir, ikide bir terler, birden inmegeliverecekmiş gibi olurdum, ama bu da iyi,yararlı bir şeydi. Eve dönünce insanlarlakucaklaşmak arzum bir müddet için yatışıyordu.Setoçkin’den başka Simonov adındaki eskiokul arkadaşım da ahbaplarımdan sayılabilirdi.Aslında Petersburg’da epey okul arkadaşımvardı, ama onlarla görüşmüyor, hatta sokaktaselamlaşmıyordum. Çalıştığım müesseseyideğiştirmeme onlarla bir arada bulunmakistemeyişimin, nefret ettiğim çocuklukhatıralarımla ilgimi kesmek arzumun sebep

olduğunu da söyleyebilirim. Okulumuza da,orada geçen feci, kahırlı yıllara da lanet olsun!Sözün kısası, hürriyete kavuşur kavuşmaz okularkadaşlarımla ilgimi kesmiştim. Karşılaşıncaselamlaştıklarımın sayısı ikiyi üçü geçmiyordu.Bunlardan biri olan Simonov da, okuldaykenhiçbir özelliği olmayan, sakin, sessiz birçocuktu, ama onun oldukça şahsiyet sahibi,hatta dürüst bir insan olduğunu sezmiştim. Pekdar kafalı olduğunu da sanmıyorum. Birlikte pekhoş geçen zamanlarımız da olmuş, ama uzunsürmemiş, hemen aramız bulutlanıvermişti.Anladığıma göre Simonov bu hatıralardanhoşlanmıyor, bunları tazeleyerek eski günlericanlandırmak isteyeceğimden endişe ediyordu.Benden hoşlanmadığından şüphelendiğim halde,pek emin olmadığım için ara sıra uğruyordum.Yalnızlığıma dayanamadığım bir perşembegünü, o gün Anton Antoniç’in kapısınınaçılmayacağını bildiğim için Simonov’uhatırladım. Dördüncü kata tırmanırken buadamın beni görmekten pek memnunolmadığını, gitmenin lüzumsuzluğunudüşünüyordum. Fakat her zaman olduğu gibi,

böyle düşünceler sanki inat olsun diye, beni buçeşit şüpheli durumlara sürüklüyordu; yine deiçeri girdim. Simonov’la en son aşağı yukarı biryıl önce görüşmüştüm.

IIISimonov’da iki okul arkadaşımızı dahabuldum. Üçünün önemli bir konu üzerindekonuştuğu belliydi. Hiçbiri gelişimle ilgilenmedi;yıllarca görüşmediğimiz düşünülürse bu haltuhaftı. Anlaşılan, onlar için sinek kadar değerimyoktu. Okulda da hiç sevilmezdim, ama bukadar küçümsendiğimi hatırlamıyorum. Küçükgörülmeme memurluktaki başarısızlığımın,düşüklüğümün, kılıksızlığımın vs. sebepolduğunu anlıyordum tabii, çünkü onlara görebunlar kabiliyetsizliğimin, değersizliğiminyaftasıydı. Gene de bu derece aşağı görülmeyibeklemiyordum. Simonov gelişime bayağışaşırmıştı. Zaten önceleri de her ziyaretimdehayret edip dururdu. Bütün bunlara biraz canımsıkılmıştı; oturup konuşmalarını dinlemeyebaşladım.Ciddi ciddi, hatta heyecanla, ertesi gün uzakbir taşra iline gidecek subay arkadaşları Zverkoviçin tertiplemek istedikleri veda ziyafetindenbahsediyorlardı. Mösyö Zverkov benim de okularkadaşımdı. Ondan hele son sınıflarda iyice

nefret ederdim. İlk sınıflarda herkesin sevdiğihoş yüzlü bir afacandı. Zaten ben de onu sırfgüzelliği ve afacanlığı için çekemiyordum. Hiççalışkan değildi, gitgide de kötüleşiyordu;bununla beraber pistonlu olduğu için okulubaşarıyla bitirdi. Son sınıfta ona iki yüz canı olanbir köy miras kaldı; öğrencilerin çoğu fakirolduğundan Zverkov hepimize üstten bakmayabaşladı. Birinci sınıf bir alçak olmasına rağmen,üstten bakarken bile sevimli bir genç gibigörünebiliyordu. Şerefe, onura dair bütünpalavralarına rağmen –pek azı müstesna–çocuklar Zverkov azdıkça ona daha çokyaltaklanıyorlardı. Ondan bir çıkar gözettikleriiçin değil, onu dünyaya talihli doğmuş bir adamolarak gördüklerinden böyle yapıyorlardı. SonraZverkov bizde becerikli, zarafette eşsiz bir adamdiye nam salmıştı. En çok buna bozuluyordum.Sert, kendinden emin ses tonundan, cüretkârama pek ahmakça nüktelerine duyulanhayranlıktan nefret ediyordum. Güzel fakatmanasız yüzünü (kendi zeki yüzümle seve sevedeğişirdim ya), asrın ilk yarısının sonlarınadoğru bütün subaylarda görülen laubali hallerini

çekemiyordum. İleride kadınlar konusundagöstereceği başarıları (sabırsızlıkla beklediğisubay apoletlerini takmadan önce çapkınlığacesaret edemiyordu) her fırsatta düelloyapacağını anlatmasına hiç tahammüledemiyordum. Hiç unutmam, her zaman sessizsessiz durduğum halde, bir keresinde ansızınZverkov’la kapışıverdim: Teneffüstearkadaşlarıyla gelecekteki çapkınlıklarındanbahsediyordu, sonra güneşte oynaşıp duran birköpek yavrusu gibi coştu, köyünde el atmadıktek bir kız bırakmayacağını, bunun droit deseigneur[16] olduğunu, karşı gelmeye cesaretedecek köylülere sopayı basacağını, aşarı iki katartırıp sakallı keratalara günlerini göstereceğinisöyledi. Bizim grup sözlerini alkışlarla karşıladı,ama ben lafa karıştım; köylü kızlarla babalarınaacıdığımdan değil, sırf o mendeburunalkışlanmasına kızdığım için. O gün onu altettim ama, Zverkov aptal olduğu halde hemfarfara, hem küstahtı, o yüzden işi alaya boğdu.Sonunda kahkahayı basınca sanki ben alt olmuşgibi oldum. Daha sonra da birkaç kere beni zorduruma düşürdü; hem de bunu hiç kızmadan,

gülerek, laf olsun diye yapıyormuş gibi bir halivardı. Nefretim, hırçınlığım ona karşılıkvermeme engel oluyordu. Okul bitirmetöreninde benimle konuştu, ben de fazlanazlanmadım, ne yalan söyleyeyim, gururumuokşamıştı; fakat birbirimize fazla ısınamadık.Sonradan teğmenlere has hovardalıktakibaşarıları hakkında kulağıma bir şeyler çalındı.Zverkov’un mesleğindeki başarısındanbahsedenler de oldu. Artık sokakta beni görüncetanımazlıktan geliyordu; besbelli benim gibideğersiz birisiyle selamlaşmakla kendini küçükdüşürmekten korkuyordu. Onu bir kere dekolunda yaver kordonuyla, tiyatroda üçüncüsırada otururken gördüm. İhtiyar bir generalinkızları etrafında yılışıp duruyordu. Üç yıl içindekendini epey salıvermiş, hâlâ yakışıklı, çevikgöründüğü halde hafifçe şişmiş, semirmeyebaşlamıştı; otuzunu bulunca büsbütünhantallaşacağı belliydi. İşte bizim arkadaşlarınveda ziyafeti vermek istedikleri adam buZverkov’du. Kendilerini ona eşit saymamaklaberaber arkadaşların bu üç yıl içinde Zverkov’laahbaplığı, kesmediklerine emindim.

Simonov’un iki misafirinden biri RusAlmanlarından Ferfiçkin’di. Ufak tefek,maymun suratlı, alaycı bir aptal olan Ferfiçkin,okulda daha ilk sınıflardan beri baş düşmanımdı;aşağılığın, küstahın, tafracının, korkağın biriolduğu halde yüksekten atmaya bayılırdı. Sık sıködünç para aldığı ve bazı menfaatler gözettiğiiçin Zverkov’un etrafında pervane gibi dönerdi.Simonov’un ikinci misafiri Trudolyubov dikkatedeğer birisi değildi, iri yarı, soğuk yüzlü birsubaydı; oldukça dürüst bir çocuktu, ama neçeşit olursa olsun başarı kazanmış kimselerinönünde eğilmeden yapamaz, rütbeyle, terfiyleilgili konular dışında konuşamazdı. Zverkov’lauzaktan akrabalığı vardı ve söylemesi ne kadarmanasız görünse de, bu özellik ona aramızdaayrı bir değer veriyordu. Beni oldum olası adamyerine koymazdı; fazla nezaket göstermedenüstünkörü konuşurduk.Trudolyubov:— Fena değil, dedi. Adam başına yedişer rubleverirsek, üç kişi olduğumuza göre, yirmi birpapele iyi bir yemek yeriz. Zverkov’dan para

alacak değiliz ya.Simonov onayladı:— Elbette, onu biz davet ediyoruz.Ferfiçkin general efendisinin yıldızlarıylaövünen arsız bir uşak gibi kibirle lafa karıştı:— Peki ama, Zverkov’un bütün masrafı bizebırakacağını mı sanıyorsunuz? Nezaket icabıkabul etse bile, sonradan kendisi yarım düzineşampanya açtırır.Yalnızca yarım düzineye dikkat edenTrudolyubov:— Dört kişi yarım düzineden sonra neyaparız? dedi.Ziyafeti tertiplemekle görevli Simonov:— Şu halde üçümüz, bir de Zverkov’la birliktedördümüz, yirmi bir rubleyle yarın saat beşteHôtel de Paris’teyiz, diyerek meseleyi kapattı.Ben de coşkuyla, hatta biraz da alınmış olarak:

— Ne yirmi biri? dedim. Beni de sayarsanızyirmi bir değil, yirmi sekiz ruble olur.Ansızın yaptığım bu beklenmedik öneriminhoş karşılanacağını, üçünün de beni memnunmemnun süzmekten kendilerinialamayacaklarını sanmıştım.Ama Simonov bakışlarını benden kaçırarak,hoşnutsuzlukla:— Siz de mi katılmak istiyorsunuz? diyesordu.İçimi dışımı ezbere bilirdi. Bu yüzden ona çoköfkelendim:— Neden olmasın efendim? Arkadaşınız değilmiyim, itiraf edeyim ki, beni unutmanıza epeygücendim...Ferfiçkin kabaca sözümü kesti:— İyi de sizi nereden bulacaktık?Trudolyubov kaşlarını çatarak ekledi:— Zverkov’la öteden beri geçinemezsiniz.

Ama ben aklıma koymuştum, vazgeçmekistemiyordum. Nedense sesim titreyerek:— Sanırım hiç kimsenin beni bu konudayargılamaya hakkı yok, dedim. Belki de eskigeçimsizliğimiz yüzünden katılmak istiyorum.Trudolyubov sırıtarak:— Aman, sizin şu yüksek konularınız da...Anlayana aşk olsun.Simonov kesin bir tavırla bana dönerek:— Pekâlâ siz de gelin, yarın saat beşte Hôtelde Paris’te; karıştırmayın sakın.Ferfiçkin başıyla Simonov’a beni işaret ederekalçak sesle:— Paradan ne haber? diye başlayacak oldu,ama Simonov’un bozulduğunu görünce sustu.Trudolyubov kalkarak:— Pekâlâ, dedi. Madem çok istiyor o dagelsin.

Ferfiçkin de şapkasını alıp, öfkeyle:— İyi ama, bu arkadaşlar arasında bir şey,dedi. Resmi bir toplantı değil ki. Belki siziistemiyoruz...Ferfiçkin giderken benimle vedalaşmadı;Trudolyubov ise bana bakmadan, başıyla bellibelirsiz bir selam verdi ve çıktılar. Baş başakalınca Simonov can sıkıntısından ne yapacağınışaşırarak garip garip bana bakmaya başladı.Oturmuyor, bana da oturmam için yergöstermiyordu.— Hımm... peki... öyleyse yarın. Parayı şimdiverecek misiniz?Sonra utanarak:— Şimdiden bileyim diye soruyorum, diyemırıldandı.Kızardım ve kızarırken de Simonov’a Tanrıbilir ne zamandan beri on beş ruble borcumolduğunu hatırladım; hoş bunu unutmuşdeğildim, ama ödediğim de yoktu.

— Buraya gelirken böyle bir şey olacağını hiçaklıma getirmemiştim Simonov... Üzgünüm amayanıma para almayı unutmuşum...— Peki, peki, ziyanı yok. Yarın yemektehesaplaşırız. Ben öğrenmek için sormuştum. Sizşey...Sözünü yarım bırakarak artan bir sıkıntıylaodada dolaşmaya başladı. Yürürken topuklarınabasarak gürültü çıkarıyordu.Bir iki dakika sustuktan sonra:— Sizi rahatsız mı ediyorum? diye sordum.Simonov birden silkindi:— Ah hayır! Daha doğrusu evet. Şey, yani, biryere uğrayacaktım da... Hemen şuracıkta,yakın...Özür diler gibi konuşuyordu.— Aman Tanrım! Niçin daha öncesöylemediniz? diye bağırdım.Sonra, kim bilir nasıl başardığım gayet küstah

bir tavırla şapkamı yakaladım.Beni kapıya kadar geçiren Simonov, ona hiçyakışmayan telaşlı bir halle:— Uzak değil... şuracıkta, iki adım ötede...diye tekrarlıyordu.Ben merdiven başına çıkınca arkamdanbağırdı:— Şu halde yarın, tam beşte!Beni başından savdığına pek seviniyordu.Halbuki ben hiddetten boğulacak gibiydim.Sokakta yürürken dişlerimi gıcırdatarak kendikendime söyleniyordum:— Sanki şeytan dürttü, şeytan! Hem de şu adidomuz Zverkov’un hatırına! Tabii kigitmeyeceğim; elbette gitmem, ne olacak,mecbur değilim ya! Yarın Simonov’a mektuplabildiririm.Fakat öfkelenmemin asıl sebebi, nasıl olsagideceğimi, inadına gideceğimi bilmemdi;üstelik gitmem ne kadar münasebetsiz,

yakışıksız düşerse, hevesim de o nispetteartacaktı.Halbuki gitmemek için pek yerinde birsebebim de vardı: Parasızdım. Elimde topu topudokuz rublem kalmıştı. Yedisini de bir gün sonrauşağım Apollon’a vermem gerekiyordu;Apollon, yeme içme kendisinden, ayda yedirubleye çalışıyordu.Apollon huyunda bir adamın parasını sallamakmümkün değildi. Ama bu ömür törpüsü terestenbaşka zaman bahsederim.Ama parasını falan ödemeyip, ne olursa olsunziyafete gideceğimi gayet iyi biliyordum.O geceyi birbirinden kötü rüyalar görerekgeçirdim. Bütün bir akşam okul hayatımınzehirli hatıralarıyla hırpalandığım için gece deonlardan kurtulamayışım gayet tabiiydi. Beni ookula, artık hiçbir bağım kalmamış, hiçbir haberalmadığım uzak akrabalarım vermişti;azarlarından iyice sersemlemiş, o zamanlar bilepis pis düşünen, etrafı sessizce, vahşi bakışlarlasüzen öksüzü başlarından savmak için okula

atmışlardı. Kendilerine benzemediğim için,arkadaşlarımın hepsi beni hırçın, merhametsizalaylarla karşıladılar. Halbuki alaya hiçdayanamıyor, herkes gibi başkalarıylakolaycacık kaynaşamıyordum. Daha ilkanlardan beri hepsinden nefret ettim; ürkek,marazlı, boyumdan büyük bir gururagömüldüm. Kabalıklarına karşı isyanduyuyordum. Yüzümle, hantal vücudumlahayâsızca eğlenirlerdi; halbuki bazılarının öylemanasız suratları vardı ki! Zaten okulumuzagelenlerin yüz ifadeleri kendiliğinden değişiyor,manasızlaşıyordu. Bakmaya kıyamayacağınızçocuklar birkaç yıl içinde bize benziyor, sonderece sevimsiz hale geliyorlardı. Henüz on altıyaşında olduğum halde kabuğuma çekilmiş,onları hayretle inceliyordum; daha o zamanlarbile görüşlerinin darlığı, uğraştıkları şeylerin,oyunlarının, konuşmalarının manasızlığı benihayrete düşürüyordu. O kadar önemli olaylarıfark edemedikleri, insanı etkileyen, hayretedüşüren konulara ilgisiz kaldıkları için, isteristemez onları kendimden aşağı saymayabaşladım. Hem de bunda yaralı gururumun

kışkırtmasının hiç payı yoktu; Tanrı aşkına, şugına getirdiğim \"Sen hayaller kurarken onlarartık gerçek hayatı anlamışlardı...\" gibi beyliklafları önüme sürmeyin. Onların gerçek hayattanfilan anladığı yoktu ve yemin ederim beni ençok kızdıran da buydu. Hatta tam tersine, enbasit, en göze çarpan gerçekleri şaşılacak biraptallıkla karşılıyorlardı; o yaştan beri sadecekuvvete, başarıya tapmaya alışmışlardı. Doğru,fakat küçük, aşağı görülmesi, ezilmesi âdetolmuş her şey, onların hayâsız, merhametsizalaylarına konu oluyordu. Akıllarını rütbeylebozmuşlardı; on altı yaşında delikanlılar işi az,yan gelip yatılacak işlerden dem vuruyordu.Şüphesiz bunun sebebini akıllarının kıtlığı kadar,çocukluk ve ilk gençlik devrelerinde daimagözleri önünde bulunan kötü örneklerde aramaklazım. İğrenç derecede ahlaksızdılar.Ahlaksızlıkları gösteriş, yapmacık doluydu;elbette ahlaksızlığın arasında zaman zaman başgösteren yapmacık bir kinizmle gençlik, tazelikde görünüyordu, ama bu tazelik dahi sevimsizdi,çünkü yaptıklarının hepsi yalana dayanıyor,yalana bürünüyordu. Hepsinden son derece

nefret ediyordum, ama kendim onlardan daaşağıydım o başka. Sınıf arkadaşlarım bana aynıduyguyla karşılık veriyorlardı; üstelik bendentiksintilerini gizlemiyorlardı. Hoş, ben de artıksevgilerini istemiyordum, istediğim tek şey,onları küçük düşürmekti. Alaylarındankurtulmak için olanca hırsımla kendimi derslereverdim ve en iyi öğrenciler arasına girdim. Bu,onların saygısını kazanmamı sağladı. Hepsi deyavaş yavaş, okuyamadıkları kitaplarıokuduğumu, ömürlerinde hiç duymadıkları (dersprogramımızda olmayan) konuların yabancısıolmadığımı yavaş yavaş anlamaya başladılar. Budurumu yabani, alaycı bakışlarla karşıladıklarıhalde manevi üstünlüğümü kabul etmişlerdi;zaten öğretmenlerimiz de bana bu yönden önemveriyorlardı. Alaylar kesildi, ama düşmanlıkkaldı, münasebetlerimiz hem soğuk, hemgergindi. Sonunda dayanamayan ben oldum:Zamanla insan arasına karışmak dost edinmekihtiyacını duymaya başlamıştım. Bazılarıylaarkadaş olmak istedim, fakat hiçbir zaman tabiiolamadığımdan denemelerim daima boşa gitti.Sonunda bir arkadaş edinebildim. Ama zorbaca

duygular o zaman bile içimde iyice yerettiğinden, arkadaşımı kendime esir etmekistedim; çevresine karşı çocukta bir iğrenmeyaratmaya çalışıp aşağılık muhitiylemünasebetini hemen kesmesini şart koştum.İhtiraslı arkadaşlığımla zavallıcığı sinirbuhranları geçirecek, gözyaşları dökecek denliürküttüm; çocuğun saf, hemen teslim olmayahazır bir ruhu vardı ve sanki maksadım sadeceonu yenmek, kendime benzetmekmiş gibi, banatamamıyla bağlandıktan sonra ondan nefretetmeye başlayarak sırt çevirdim. Fakat hepsiniyenemezdim; zaten arkadaşım öbürlerine hiçbenzemeyen, güç bulunur bir istisnaydı.Okuldan çıkar çıkmaz ilk işim, lanetler okuyarakbütün bağlarımı koparıp geçmişin üstünü örtmekiçin, okulun beni hazırladığı meslektenuzaklaşmak oldu... Hangi şeytan dürtmüştü deşu Simonov’a gitmiştim!..Sabah sanki her şey bir an sonrabaşlayacakmış gibi erken erken yatağımdanfırladım. İçimde, o gün hayatımı kökündendeğiştirecek bir hadise olacağına dair kesin birinanç vardı. Böyle şeylere alışık olmadığımdan

mıdır bilmem, daima ufak bir olayın bile her şeyikökünden değiştirmesini bekleyipdurmuşumdur. Gene de daireye zamanındagittim; yalnız hazırlığımı yapmak için paydostaniki saat önce sıvıştım. Ziyafete pek sevinmişdemesinler diye, herkesten önce gitmemeyeayrıca önem veriyordum. Ama önem verilmesigereken binlerce nokta daha vardı ve hepsi debeni halsiz bırakıncaya kadar sarsıyordu.Çizmelerimi kendi elimle bir daha fırçaladım;Apollon’a söylesem dünyada yapmazdı, çünkügünde iki defa ayakkabı fırçalamak onun içinusule aykırıydı. Sonradan fark edip beniküçümsememesi için, fırçayı antreden aşırarakçizmelerimi gizlice temizledim. Daha sonragiysilerimi titizlikle gözden geçirdim ve hepsinipek eski, pek hırpalanmış buldum. Kendimilüzumundan fazla salıvermiştim. Resmi giysimoldukça iyiydi, ama bununla yemeğe gitmekuygun olmazdı. En önemlisi, pantolonumundizlerinden birinde kocaman sarı bir leke vardı.Sırf bu lekenin bile haysiyetimin onda dokuzunukaybettireceğini hissediyordum. Böyledüşünmenin küçüklük olduğunu da biliyordum.

\"Şimdi düşünmenin sırası değil, gerçek olduğugibi karşımızda.\" diyor, metanetimikaybediyordum. Düşüncelerimin hepsindelüzumsuz abartmalar olduğunu o zaman dapekâlâ fark ediyordum, fakat ne yapayım,elimden bir şey gelmiyor, sıtmaya tutulmuş gibititriyordum. Şu \"teres\" Zverkov’un beni nasılüstten, soğuk bir tavırla karşılayacağını, hımbılTrudolyubov’un bön, karşılık verilmesi güç,küçümser bakışlarla beni süzeceğini, Ferfiçkinhaşeresinin de Zverkov’un gözüne girmek içinküstahça, pis pis sırıtarak benimle eğleneceğini,Simonov’un bütün bunları fark edip, o adikibriyle tabansızlığım için beni nasıl horgöreceğini hayalimde canlandırdıkçamahvoluyordum; en kötüsü, tüm bunlar küçük,hiç de e d e b i olmayan bir sefilliktegerçekleşecekti. En iyisi oraya gitmemekti. Amabunu yapmama imkân yoktu: Çünkü aklıma birşey takılmaya başladı mı kafam sadece onunlameşgul olurdu. Bunu yapmayacak olsam,ömrümün sonuna kadar, \"Nasıl, korktun değilmi, korktun, tam manasıyla korktun!\" diye kendikendimi yerdim. Halbuki bütün bu \"gruba\" ve

kendime, düşündüğüm kadar tabansızolmadığımı ispat etmek istiyordum. Ayrıcakorkaklık nöbetleri geçirirken bile onlarıyenmek, etkilemek, hiç olmazsa \"yüksekfikirlerim ve inkâr edilemez nükteciliğim\"lekendimi sevdirme hayalleri kuruyordum.Etkimde kalarak Zverkov’dan uzaklaşacaklar, oda utancından ezilerek bir kenarda sessiz sessizoturacaktı ve ben de onu yenmiş olacaktım.Zverkov’u ezdikten sonra belki ona el uzatır,hatta senli benli olmamız şerefine kadehkaldırırdım; fakat en kötüsü, en acısı, bunlarıdüşündüğüm sırada hiçbirine gerek olmadığını,onları ezmeyi, üste çıkmayı içtenarzulamadığımı daha o anda ve kesin olarakanlamamdı. Düşündüklerimi başarsam bile, bunaherkesten önce bizzat ben metelikvermeyecektim. Ah, o günün bir an önce sonaermesi için Tanrı’ya nasıl yalvarmıştım! Tarifedilmez bir üzüntü içinde pencereye yaklaşarakküçük camı açtım, olanca şiddetiyle yağansulusepkenin bulanıklığına daldım...Nihayet külüstür duvar saatim beşi vurdu.Şapkamı kapıp sabahtan beri aylığını bekleyen

ve gururu yüzünden lafı ilk olarak açmakistemeyen Apollon’a bakmamaya çalışarakkapıya koştum ve kasten yapar gibi, son ellikapiğimle bir araba tutarak Hôtel de Paris’eyollandım.

IVDaha bir gün önceden, ilk gelenin benolacağımı biliyordum. Ama mesele bu değildiartık.Ötekiler henüz gelmemişti; bize ayrılan salonugüçlükle bulabildim. Sofra henüztamamlanmamıştı. Ne olabilirdi acaba? Epeysoruşturmadan sonra garsonlardan, yemeğin beşdeğil, altı için ısmarlandığını öğrendim.Büfedekiler de aynı şeyi tekrarladılar. Daha fazlasormaktan utandım artık. Henüz altıya yirmi beşvardı. Saati değiştirdilerse bana da habervermeleri gerekirdi, posta diye bir şey var; benihem onlara, hem de... uşaklara karşı \"rezil\"etmemeliydiler. Oturdum; garson sofrayıhazırlamaya başladı, o yanımdayken içimebüsbütün acı düştü. Salonda lambalar yandığıhalde altıya doğru mum da getirdiler. Amagarson, ben gelir gelmez bunları getirmeyi akıletmemişti. Bitişik salonda ayrı masalarda, asıksuratlı, hırçın tavırlı iki adam hiç konuşmadanyemek yiyordu. Ötedeki salonların birindengürültüler, hatta haykırışlar geliyordu; kötü bir

Fransızcaya karışan kahkahalara, birtakımbağrışmalara bakılırsa kadınlı erkekli biryemekti. Fena halde bunalmıştım. Bu derecetatsız durumları pek yaşamadığımdan olacak,saat tam altıda hepsi birden çıkagelince ilk anda,sanki karşımda kurtarıcılarım varmış gibisevindim; az kalsın gücenik bir tavır takınmamgerektiğini unutuyordum.Zverkov, besbelli grubun reisi olarak odaya enönde girdi. O da, öbürleri de gülüyordu;Zverkov beni görünce kurumlu bir eda takındı,ağır ağır yaklaşarak kırıtır gibi hafifçe eğilip eliniuzattı. Ama bunu aşırı kaçmayan bir tatlılıkla,ihtiyatla, neredeyse generallere has diyeceğimbir nezaketle yapmıştı; elini uzatırken de kendinibir tehlikeden korumak ister gibi bir hali vardı.Halbuki ben tam tersine, Zverkov’un odaya girergirmez o eski cırtlak kahkahasınıkoyuvereceğini, ağzını açar açmaz yavanşakalara, soğuk nüktelere başlayacağınısanmıştım. Bir gün öncesinden kendimi bunahazırlamıştım, ama kibirli, hoş görmeye hazırnezaketini hiç beklemiyordum. Acaba artıkkendisini, benden her bakımdan üstün mü

görüyordu? Kendi kendime, \"Şu generalazametiyle bana hakaret etmek istiyorsa kendibilir, altta kalmam, şu veya bu şekilde onacevabını veririm.\" dedim. Ama ya gerçektenhakaret kastı yoksa, ya şu öküz kellesindegerçekten bana üstün olduğu inancı uyandıysave beni himaye eder gibi konuşmasının sebebibuysa? Bu aklıma gelince hırsımdan tıkanacakgibi oldum.Zverkov daha önce onda bulunmayan birpelteklikle, konuşurken kırıtarak kelimeleri uzatauzata:— Yemeğimize katılmak istediğinizi hayretleöğrendim, dedi. Nedense pek görüşemiyoruzartık. Bizden kaçıyorsunuz. Ama doğru hareketetmiyorsunuz. Düşündüğünüz kadar fenainsanlar değiliz. Eh, ne olursa olsun, eskiahbaplığımızı yenilemek bana zevk veriyor...Kayıtsızca öteye dönerek şapkasını pencereninkenarına bıraktı.Trudolyubov:

— Çok beklediniz mi? diye sordu.Sert, kızgınlıktan patlayacakmış gibi bir sesle:— Dünkü konuşmamıza uyarak tam beştegeldim, dedim.Trudolyubov, Simonov’a döndü:— Saati değiştirdiğimizi ona haber vermedinmi?— Yo, unuttum.Simonov hiç üzülmeden, benden özürdilemeye lüzum görmeden mezelere bakmakiçin dışarı çıktı.Herhalde bunu pek hoş bulan Zverkov alaylıbir tavırla:— Vah zavallı, demek bir saattir buradabekliyorsunuz! diye bağırdı.Namussuz Ferfiçkin de tıpkı finonun cırlayışınıandıran bir sesle onun arkasından güldü.Durumumu hem eğlenceli, hem gülünçbuluyordu.

Gittikçe artan bir hiddetle Ferfiçkin’in yüzünebakarak:— Gülecek bir şey yok bunda! diye bağırdım,Bana haber vermeyi ihmal ettiniz. Bu...manasızlık bu...Saflıkla benden yana çıkan Trudolyubov:— Sadece manasızlık olsa neyse, diyemırıldandı. Çok yumuşaksınız. Buna düpedüzkabalık denir. Yalnız kasıtlı değil tabii. ŞuSimonov nasıl oldu da... hımm!Ferfiçkin gene atıldı:— Bana böyle bir oyun etseydiler...Zverkov, onun sözünü kesti:— Keşke yiyecek bir şey getirtseydiniz ya dabizi beklemeden yemeye başlasaydınız.Hırçın bir sesle:— Sizden izin almaya ihtiyacım yok, dedim.Beklediğime göre...

Salona giren Simonov.— Haydi baylar, yemeğe buyurun, diyebağırdı. Her şey hazır, şampanyamız da buz gibiolmuş.Birdenbire bana dönerek, fakat hep öyle,yüzüme bakmadan:— Adresinizi bilmediğimi unutuyorsunuz,dedi. Nasıl bulurdum sizi?Bana kızgın gibiydi, herhalde dünden berigeçmişimizi tekrar hatırlamıştı.Hep beraber oturduk. Masa yuvarlaktı.Sağımda Simonov, solumda Trudolyubov vardı.Zverkov karşımda oturuyordu, Ferfiçkin deyanında, onunla Trudolyubov’un arasındaydı.— Şey, siz... hâlâ bakanlıkta mısınız?(Kelimeleri hep uzata uzata konuşuyordu.)Zverkov benimle gerçekten ilgileniyordu.Daha doğrusu tutukluğumu görerek iltifatlarıylaaklınca bana cesaret vermek istiyordu. Hiddetle,\"Kafasına şu şişeyi yerleştirmemi istiyor galiba.\"


Like this book? You can publish your book online for free in a few minutes!
Create your own flipbook