Important Announcement
PubHTML5 Scheduled Server Maintenance on (GMT) Sunday, June 26th, 2:00 am - 8:00 am.
PubHTML5 site will be inoperative during the times indicated!

Home Explore Yeraltından Notlar-Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

Yeraltından Notlar-Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

Published by eminyukseloglukaihl, 2019-10-20 23:37:03

Description: Yeraltından Notlar-Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

Search

Read the Text Version

diye düşündüm. Böyle yapmacık konuşmayaalışmadığım için çabucak öfkeleniyordum.Gözlerimi tabağın içine dikerek, kaba bir sesle:— ... dairesindeyim, dedim.— Peki... orası daha mı iyi? Söy-lesenize, eskimemuriyetinizi bırakmanız neden i-cab-etti?— Ortada mec-bu-riyet yoktu; keyfim öyleistedi, çıktım.Artık kendime hâkim olamıyor, her kelimeyiZverkov’dan üç kat fazla uzatarakkonuşuyordum. Ferfiçkin burun kıvırdı.Simonov beni alayla süzüyordu; Trudolyubovda yemeğini bırakmış, merakla bana bakıyordu.Zverkov belli etmek istemese de alınmıştı.— Şey... ne alıyorsunuz peki?— Ne gibi?— Ya-ni... maaşınız ne kadar?— Sorguya mı çekiliyoruz?

Gene de aylığımı söyledim. Kıpkırmızıolmuştum.Zverkov bilgiç bir tavırla:— Çok değil, dedi.Ferfiçkin küstah bir eda ile:— Öyle efendim, bununla lüks lokantalardayemek yenmez... diye mırıldandı.— Bence sefaletin ta kendisi...Trudolyubov bunu ciddi söylemişti. Arsız biracımayla beni ve üstümü başımı süzen Zverkovoldukça iğneli bir dille:— O zamandan beri... hayli zayıflamış,değişmişsiniz... diye ilave etti.Ferfiçkin kıkırdadı:— Bırakın canım, mahcup etmeyin.Artık sabrım tükenmişti.— Mahcup olduğum yok bayım, anladınız mı?Ben bu \"lüks lokanta\"da kendi paramla yemek

yiyorum Mösyö Ferfiçkin, başkasının parasıyladeğil, haberiniz olsun.— Nee? Kimmiş o başkasının parasıyla yemekyiyen?Ferfiçkin pişmiş ıstakoz gibi kızarmış, hiddetlibakışını bana dikmişti. Fazla ileri gittiğimianlamıştım.— Neyse, dedim. Daha makul konularageçmemiz uygun olur zannederim.— Zekânızı ortaya sermek niyetindesinizgaliba.— Merak etmeyin, burası yeri değil zaten.— Artık çok oluyorsunuz bayım. Mahutkaleminizde sapıttınız mı yoksa?Zverkov emredercesine:— Yeter artık baylar, yeter! diye bağırdı.Simonov:— Ne saçmalık! diye söylendi.

Trudolyubov doğrudan doğruya bana hitapederek, sertçe:— Saçmalık ya! dedi. Sevdiğimiz bir arkadaşıyolcu etmeden önce dostça bir toplantı yapalımdedik, kalkmış eski defterleri karıştırıyorsunuz.Dün bize katılmayı kendiniz istediniz, bari şimdiahengimizi bozmayın...Zverkov:— Yeter yahu, yeter! diye bağırdı. Kesin artıkbaylar, bir yere varacağımız yok böyle. İyisi misize üç gün önce evlenmekten nasıl kıl payıkurtulduğumu anlatayım...Sonra, üç gün önce evlenmekten nasılkurtulduğuna dair açık saçık bir hikâyeyebaşladı. Hikâyede evlenmeyle ilgili tek kelimegeçmedi, ama boyuna generallerin, albayların,mabeyincilerin lafını ediyordu; Zverkov daaralarında daima kahramandı. Hepsi takdirlegülüyor, iyice coşan Ferfiçkin ise tiz çığlıklaratıyordu.Bana aldıran yoktu; uğradığım hakaretin

ezikliği içinde sessizce oturuyordum.\"Tanrım, bu muhit bana yakışır mı!\" diyedüşündüm, \"Tam bir budala gibi davrandım! ŞuFerfiçkin’e de amma da yüz verdim. Ahmaklar,sofralarına almakla bana büyük şerefbağışladıklarını sanıyorlar; asıl benim onlaraşeref verdiğimi anlamıyorlar! Zayıflamışım...Giysimmiş... Ah şu lanet olası pantolonum!Zverkov, dizimdeki sarı lekeyi demin fark etti...Etsin, ne çıkar! Hemen, şu dakikada sofradankalkıp, şapkamı alarak tek bir kelimesöylemeden gitmeliyim... onları küçümsediğimigöstermem lazım! İsterlerse yarın düello ederiz.Teresler. Yedi rubleme acıyacak değilim ya.Ama ya öyle sanırlarsa... Şeytan alsın topunu!Vız gelir bana yedi ruble! Şimdi gidiyorum!..\"Tabii hiçbir yere gitmedim.Kederimi bastırmak için şaraba yüklendim;Lafitte’i, Heres’i bardak bardak üstüneyuvarlıyordum. Alışmadığım için kafamçabucak dumanlandı, içkinin tesiriyle hiddetimde artıyordu. Birdenbire içimde hepsine, hem deen acı şekilde hakaret ettikten sonra çıkıp gitmek

arzusu uyandı. Uygun bir an seçerek kendimigöstermeliydim; işte o zaman \"Gülünçlüğünegülünç ama zekâsına diyecek yok!\" diyeceklerve... ve sonra da... Sonra hepsinin canıcehenneme!..Mahmurlaşmış gözlerimle hepsini arsız arsızsüzdüm. Fakat beni unutmuş gibiydiler. Kendiaralarında coşkun bir neşe içindeydiler. HepZverkov konuşuyordu. Kulak verdim. Zverkov,ona aşkını ilan edecek hale getirdiği şahane birkadından bahsediyordu (su içer gibi yalansöylüyordu tabii); bu işte ona samimi bir prensarkadaşı, üç bin cana sahip Hüsar Kolya yardımetmiş.Birdenbire konuşmalarına karışarak:— İyi ama, dedim, şu üç bin can sahibiKolya’nız burada yok, sizi uğurlamayagelmemiş.Bir an hepsi sustu. Sonra Trudolyubov benihakaret dolu bir bakışla süzerek:— Daha şimdiden sarhoşsunuz, dedi.

Zverkov bana sessizce, bir böceğe bakar gibibakıyordu. Gözlerimi kaçırdım. Simonov aceleacele kadehlere şampanya koymaya başladı.Trudolyubov kadehini kaldırdı, benden başkaherkes onu izledi.Trudolyubov Zverkov’a dönerek.— İyi yolculuklar dileyerek sağlığınaiçiyorum! dedi. Eski günlerimiz ve yarınımıziçin baylar, hurra!Hepsi kadehlerini boşaltarak Zverkov’uöpmeye davrandı. Yerimden kımıldamadım;kadehim olduğu gibi dopdolu önümdeduruyordu.Sabrı tükenen Trudolyubov hiddetle banadöndü:— Siz içmeyecek misiniz?— Ben ayrıca, kendi namıma bir spiç[17]vermek niyetindeyim... ondan sonra içeceğimBay Trudolyubov.

Simonov:— Huysuz herif! diye homurdandı.Sandalyemde doğrularak hararetle kadehimikavradım; fevkalade bir olaya hazırlanıyor, amane söyleyeceğimi henüz bilmiyordum.Ferfiçkin:— Silence![18] diye bağırdı. Akıl hazinesininkapıları açılıyor!Meseleyi kavrayan Zverkov büyük birciddiyetle bekliyordu.— Teğmen Bay Zverkov! diye başladım. Önceşunu söyleyeyim ki, basmakalıp laflarla böylelaf edenlerden ve fazla çıtkırıldımlardan nefretederim... bu birinci madde, ikincisine gelince...Hepsi birden gürültüyle kıpırdanmayabaşladılar.— İkinci madde, sefahatten ve sefihlerdennefret ederim. Hele sefihlerden büsbütün!Üçüncü olarak, gerçeği, samimiliği ve

dürüstlüğü severim.Adeta şuursuz konuşuyordum; bunları nasılsöyleyebildiğime şaşıyor, dehşetten buzkesildiğimi hissediyordum.— Fikri seviyorum, Mösyö Zverkov; eşitşartlarla kurulmuş gerçek arkadaşlığı seviyorum,şey gibi... hımm... Sevdiğim bir şey daha...Neydi? Neyse gene de sağlığınıza içeceğimMösyö Zverkov. Güle güle gidin, Çerkezkızlarını büyüleyin, yurdumuzun düşmanlarınıöldürün ve... ve şey... Sağlığınıza MösyöZverkov!Zverkov oturduğu sandalyeden kalkarak beniselamladı:— Çok teşekkür ederim, dedi.Fena halde içerlemiş, yüzü sararmıştı.Trudolyubov masaya bir yumruk atarak:— Cehennemin dibine! diye kükredi.Ferfiçkin incecik sesiyle cırladı:

— Olmaz efendim, bunun hakkı tokattır, tokat!Simonov:— Defedelim şunu! diye mırıldandı.Fakat Zverkov bağırarak umumi isyanı önledi:— Susun baylar, oturun. Hepinize teşekkürlerederim. Fakat bu adamın sözlerine verdiğimönemi kendim belirtebilirim.Gururla Ferfiçkin’e döndüm. Yüksek sesle:— Bay Ferfiçkin, yarın burada sarf ettiğinizbütün sözlerin hesabını vereceksiniz, dedim.— Düello mu demek istiyorsunuz bayım?Hayhay!Düello teklifim o kadar gülünç ve o andakihalime o kadar aykırı kaçmış olacak ki, hepsidakikalarca kahkahalarla güldüler.Trudolyubov tiksintiyle:— Bırakın şunu canım! dedi. Kütük gibiolmuş!

Simonov yine söylenmeye başladı:— Ne diye dün onu da aramıza aldım sanki,kendimi hiç affetmeyeceğim!\"Şimdi şişeyi alıp kafalarına indirmeliyim.\"diye düşünerek şarap şişesini kaptım ve...kadehimi ağzına dek doldurdum.\"Yok, yok, sonuna kadar kalmak daha iyi.\"diye düşünmeye devam ettim, \"Şimdi gidersemsevinirsiniz baylar. Dünyada gitmem. İnadımaoturacağım, size metelik vermediğimi göstermekiçin sonuna kadar içeceğim. Oturup içeceğim;sonuçta burası meyhane, ben de hisseme düşenparayı verdim. Oturup içeceğim, çünkü sizisadece satrançtaki piyonlar, hem de oyun dışıedilmiş taşlar gibi görüyorum. Oturup içeceğimve... şarkı da söyleyeceğim; evet efendim, canımisterse şarkı da söylerim. Buna hakkım var...yani şarkı söylemek... hımm...\" Fakat şarkısöylemiyordum. Yalnız hiçbirine bakmamayaçalışıyordum; kayıtsız tavırlar takınarak, benimleilk olarak onların konuşmasını sabırsızlıklabekliyordum. Yazık ki konuşan olmadı. Halbukio anda barışmayı ne kadar istiyordum! Saat

sekizi, sonra da dokuzu çaldı. Sofadan kalkarakkanepeye geçtiler. Zverkov kanepeye yayılmış,bir ayağını küçük yuvarlak masaya uzatmıştı.Şaraplarını da oraya taşıdılar. Zverkov gerçektenonlara üç şişe şampanya ısmarlamıştı. Tabii beniçağırmadı, ötekiler Zverkov’un etrafını alarakkanepeye oturdular. Adeta huşu içindedinliyorlardı. Bu adamı sevdikleri belliydi.Kendi kendime \"Neden, neden?\" diyordum.Arada bir sarhoş coşkusuyla aşka gelipöpüşüyorlardı. Kafkasya’dan, gerçek tutkudan,kâğıt oyunlarından, görevde önemli mevkileregelmekten, hiçbirinin şahsen tanımadığı HüsarPodharjevski’nin yıllık gelirinden ve bu gelirdendolayı ona ne kadar imrendiklerinden ve yinehiçbirinin hayatında görmediği Prenses D.’ninmuhteşem güzelliğiyle zarafetinden söz ettiler;hatta sözü Shakespeare’in ölümsüzlüğüne kadarvardırdılar.Odanın diğer yanında, sedirin karşısındakiduvar boyunca, masayla soba arasında kibirlegülümseyerek volta atıyordum. Var gücümleonlarsız da idare edebileceğimi göstermeyeçalışıyor, bir yandan da çizmelerimin topuklarını

kasten, sertçe vurarak gürültü ediyordum. Amahepsi boşunaydı. O n l a r başlarını çeviripbakmadılar bile. Tam önlerinde masadansobaya, sobadan masaya hep aynı yerde, saatsekizden on bire dek bıkmadan, sabırla voltaattım. İçimden, \"Canım böyle istiyor, kimse debana engel olamaz.\" diyordum. Odaya giripçıkan garson, birkaç kez durarak bana baktı;hızlı dönüşlerim yüzünden başım dönüyordu;kimi anlarda da sayıkladığımı sanıyordum. Buüç saat içerisinde sırtım üç kere terleyip, kurudu.Bazen yüreğimin ta derinlerine zehir gibi acıveren bir düşünce saplanıyordu: Aradan on,yirmi, hatta kırk yıl geçse bile yaşamımın bu eniğrenç, en gülünç, en korkunç dakikalarınınefretle, iğrenerek anımsayacaktım. Kendimibile isteye bundan daha acımasızca, daha fazlaaşağılamam mümkün değildi; bunları gayet iyianlıyor, ama masayla soba arasında volta atmayıbırakmıyordum. Bazen de kanepedekidüşmanlarıma dönerek, \"Ah, benim nelerhissedip düşünmek kudretinde olduğumu, kültürseviyemi bir bilseniz!\" diyordum içimden. Fakatdüşmanlarım, odada yokmuşum gibi bir tavır

takınmışlardı. Yalnız bir defa, ZverkovShakespeare’den bahsederken ben birdenbirealayla gülünce dönerek baktılar. Gülüşüm öyleyapmacık ve çirkindi ki, konuşmayı birdenkestiler ve bir iki dakika boyunca gayet ciddi birtavırla onlara aldırmadan duvarı delip geçmekistermiş gibi duvar boyunca masadan sobayagezinişimi seyrettiler. Ama bu da netice vermedi:Benimle yine hiç konuşmadılar ve iki dakikasonra da ilgilenmez oldular. Saat on biri çaldı.Zverkov kanepede doğrularak:— Haydi baylar, şimdi hedef orası! diyebağırdı.— Hayhay, elbette! diye mırıldandı diğerleriZverkov’a doğru yürüdüm. Kendimi öylebitkin, ezilmiş hissediyordum ki, bu durumdankurtulmak için ölümü bile göze alırdım! Ateşimvardı, terden sırsıklam saçlarım şakaklarımayapışmıştı. Sert, kesin bir tavırla:— Zverkov! dedim. Sizden af diliyorum.Sizden de Ferfiçkin; sizden de baylar,

hepinizden af diliyorum, çünkü hepinize hakaretettim.Ferfiçkin, zehirli bir sesle ıslık çalar gibi:— Ha şöyle, yola gel! dedi. Düello seninharcın değil kardeş!Yüreğime bir ağrı saplandı.— Yoo, düellodan korktuğum yok Ferfiçkin!Barıştıktan sonra yarın sizinle dövüşmeye genehazırım. Hatta ısrar ediyorum; bunureddedemezsiniz. Size düellodan korkmadığımıispat edeceğim. İlk atış sizin, bense havaya ateşedeceğim.Simonov:— Kendi kendini eğlendiriyor işte, dedi.Trudolyubov dudak büktü:— İyice saçmaladı.Zverkov küçümser bir tavırla:— Müsaade edin de geçelim, yolu

kapatıyorsunuz!.. dedi. Daha ne istiyorsunuz?Hepsinin yüzleri kızarmış, gözleri parlıyordu;hayli içmişlerdi.— Sizinle dost olmak istiyorum Zverkov, sizehakaret ettim, fakat...— Bana hakaret mi ettiniz? Si-iiz mi? Ba-anamı? Şunu bilin ki sayın bayım, siz bana hiçbirzaman, hiçbir koşulda hakaret edemezsiniz!Trudolyubov, konuşmaya son vermek istergibi:— Yettiniz artık, çekilin! dedi. Haydigidiyoruz.Zverkov:— Bakın, peşin anlaşalım: Olimpiya benim!diye bağırdı.Öbürleri gülüştüler:— Hayhay... Gözümüz yok!Yüzüme tükürülmüş gibi duruyordum. Hep

birden gürültüyle odadan çıktılar; Trudolyubovpek manasız bir şarkı tutturmuştu. Garsonlarabahşiş veren Simonov biraz geride kalmıştı.Birdenbire ona yaklaştım. Kesin, ümitsiz birtavırla:— Simonov! dedim. Bana altı ruble verin!Şaşkın, bön bakışını bana dikti. O da sarhoştu.— Oraya da mı geleceksiniz bizimle?— Evet.— Param yok! diye kesti ve hakaretlegülümseyerek kapıya yürüdü.Kaputundan yakaladım. Adeta bir kâbustagibiydim.— Simonov! Paranız var, gördüm; niçinreddediyorsunuz? Ben şerefsiz bir adam mıyım?Ne olur eli boş göndermeyin beni: Ne maksatlaistediğimi bir bilseniz, ah bir bilseniz! Bütünistikbalim, planlarım, her şeyim buna bağlı...Simonov parayı çıkararak yüzüme fırlatır gibiuzattı.

— Bu kadar pişkinseniz alın! dedi vearkadaşlarının peşinden koştu.Bir an yalnız kaldım. Dağınık bir sofra, yemekartıkları, yerde kırılmış bir kadeh, şarapdöküntüleri, sigara izmaritleri arasında kafamdabir sersemlik, heyecan, kalbimde dayanılmaz birıstırapla dikiliyordum; üstelik yanımda her şeyigörüp duyan ve meraklı gözlerini bana dikmişbir garson da vardı.— Oraya!.. diye bağırdım. Ya hepsiayaklarıma kapanarak dostluğumu kazanmakiçin yalvaracaklar ya da... ya da Zverkov’utokatlayacağım!

VMerdivenden hızla koşarken:— Al işte şimdi gerçekle yüz yüze geldin, diyemırıldanıyordum. Bu ne senin Como’yu bırakıpBrezilya’ya giden Papan, ne de ComoGölü’ndeki balo!Aklımdan, \"Demek artık bunları alaya alacakkadar alçaldın!\" diye geçti. Kendi kendimecevap verdim:— Olsun! Nasıl olsa her şey mahvoldu!Ötekilerin yerinde yeller esiyordu; fakat nereyegittiklerini biliyordum.Lokantanın kapısında tek bir gececi Vanka[19]vardı; büründüğü gocuk, hâlâ yağan, adetaılıklaşmış sulusepkenin altında görünmezolmuştu. Bunaltıcı, kasvetli bir hava vardı.Kızağa koşulu bodur, tımarsız, alaca beygir dekardan bembeyaz olmuştu ve aksırıyordu;bunları gayet iyi hatırlıyorum. Kızağa doğruatıldım. Fakat tam binmek üzere ayağımı

kaldırırken Simonov’un demin bana para verişiaklıma geldiğinden dizlerimin dermanı kesildi,külçe gibi kızağın içine yığıldım.— Yaptıklarım kolay kolay düzelecek şeylerdeğil, ama ya hepsini tamir ederim ya da bugece yok olurum! diye bağırdım. Hadi çek!Yola çıktık. Kafamda düşünceler kasırgayatutulmuş gibi birbirine karışıyordu.\"Diz çökerek arkadaşlığım için yalvarmazlar.Benimki hayal; Como Gölü’ndeki balocinsinden manasız, bayağı, iğrenç romantik, aklasığmaz bir hayal. Bunun için Zverkov’uto k a tla m a y a mecburum .Bunu yapmakzorundayım. O halde kararım karar: Onutokatlamaya gidiyorum.\"— Haydi sür!Vanka dizginleri sallamaya başladı.\"Girer girmez tokatlayacağım. Acaba şamarıatmadan birkaç sözle bir giriş yapmak lazım mı?Hayır! Sadece girer tokatlarım. Hepsi salondaolacak, o da Olimpiya ile beraber kanepededir.

Melun Olimpiya! Bir kere suratımla alay etmiş,beni istememişti. Olimpiya’yı saçlarından,Zverkov’u da kulaklarından çekerim. Yok, öyledeğil: Bir kulağına yapışır, çeke çeke odadansürüklerim, daha iyi. Ötekiler herhalde üstümeçullanıp döver, sonra da beni dışarı atarlar.Kesin öyle yapacaklar. Olsun! Gene de ilktokadı atan, her şeyi başlatan ben olacağım;şeref kurallarına göre en önemlisi budur, çünküZverkov hakaret damgasını yiyen olur ve yediğişamarı da dayakla filan değil, ancak düelloylatemizleyebilir. Benimle dövüşmek zorundakalacak. Varsın dövsünler beni. Dövsünnankörler! En çok Trudolyubov yüklenecek, ayıgibi de kuvvetlidir; Ferfiçkin de bir köşedensokulup saçlarıma yapışır muhakkak. Olsun!Bunu bile bile gidiyorum zaten. O mankafalarzorla da olsa nihayet korkunç gerçeğikavrayacak! Beni kapıya doğru sürüklerken,hepsinin serçe parmağımdan daha değersizolduklarını haykıracağım!\"— Yürüsene arabacı, sürsene! diye Vanka’yaçıkıştım.

Öyle vahşice bağırmıştım ki, adamcağızolduğu yerde zıpladı, kırbacını salladı.\"Sabaha karşı dövüşürüz; niyetim öyle.Daireye de elveda. Ferfiçkin demin daire değil,kalem dedi... Fakat silahları nereden alacağız?Saçmalık! Aylığımı peşin alırım olur biter. Yabarutla kurşun? Bu, şahitlerin işi. İyi ama bütünbunlar sabaha kadar nasıl yetişir? Hem kendişahidimi nerden bulurum? Tanıdığım yok ki...\"— Saçmalık! diye bağırdım yüksek sesle.Saçmalık!\"Yolda ilk başvuracağım kimse, suda boğulanbirisini kurtarmaya nasıl mecbursa, düellodaşahitliği kabul etmeye de öyle mecburdur. Böylehallerde durumun garipliğine bakılmaz. Hattayarın doğrudan doğruya daire müdürümüzdenşahidim olmasını rica etsem, o bile şerefli birinsan olarak bunu kabul etmek ve gizli tutmakzorundadır! Anton Antoniç...\"Fakat o anda tasarılarımın manasızlığını,madalyonun öbür tarafını olanca açıklığıylagördüm; ama gene de...

— Çek arabacı, çek diyorum sana kerata!Gariban sitemle:— Eh ama beyim! diye söylendi.Birdenbire soğuk bir ürperti hissettim.\"Yoksa... yoksa doğruca eve dönmek daha mıiyi olur? Ah Tanrım! Ne diye dün şu ziyafetegitmeyi kafama koydum? Fakat başka türlüyapamazdım! Ya o masayla soba arasında üçsaatlik mekik dokumalarım? Yoo, bu gidipgelmelerin hesabını onlar, başka kimse değil,onlar ödeyecek! Bu hakareti temizlemekzorundalar!\"— Çek arabacı!\"Ya beni karakola götürürlerse? Ama cesaretedemezler! Rezaletten çekinirler. İster misinZverkov benimle düello etmeyi küçüklük sayıpkabul etmesin? Kesin öyle yapar, ama o zamanonlara gösteririm ben... Yarın Zverkov yolaçıkarken araba durağına koşar, tam arabayabinerken ayağından yakalar, kaputunu çekerim.Ellerine yapışıp ısırır, çimdiklerim, ‘Gözü

kararan insanın neler yapabildiğini hepinizgörün!’ derim. O kafama yumruğunu indirirkenötekiler arkadan atılıp beni pataklamayabaşlarlar. Orada bulunanlara ‘Şu zıpçıktıyabakın, suratında tükürüğümle Çerkez kızlarınınkalbini fethetmeye gidiyor!’ diye bağırırım...Tabii bu benim sonum olacak! Ondan sonradairenin kapısı yüzüme kapanacak. Beniyakalayarak mahkemeye verecek, öncememuriyetten atıp sonra hapse tıkacak,Sibirya’ya sürecekler. Vız gelir bana! On beş yılsonra hapisten çıkınca pejmürde kılıklı birdilenci olarak gene peşini bırakmayacağım. Biril merkezinde yerleşmiş bulacağım onu.Evlenmiş, mesut bir yuva kurmuş olacak.Yetişkin bir de kızı... Ona, ‘Şunlara bak zalim,’diyeceğim, ‘Çökmüş yanaklarıma, üstümdendökülen şu partallara bak! Senin yüzünden herşeyimi, istikbalimi, saadetimi, sanatımı, sevdiğimkadını hepsini kaybettim. İşte silahlar. Bensilahımı boşa atıyor ve... ve seni affediyorum!’Bunu söylerken havaya ateş edip ortadankaybolurum...\"

Bütün bu sıraladıklarımın \"Silvio\"dan[20]Lermontov’un \"Maskarad\"ından parçalarolduğunu pekâlâ biliyordum, yine de gözlerimyaşaracak kadar duygulanmıştım. Birdenbireöyle bir utanç duydum ki, kızağı durdurarakindim, sokağın ortasında karda öylecekalakaldım. Vanka şaşkın şaşkın, arada bir içgeçirerek bana bakıyordu.Ne yapmalıydım? Oraya gitmem basbayağısaçmalıktı, ama niyetimden de cayamazdım,çünkü sonunda... Tanrım! Artık gitmemek olurmuydu hiç! Bunca hakaretten sonra!— Hayır, olmaz! diye bağırarak tekrar kızağaatladım. Kader böyleymiş, alnımın yazısı bu!Çek, oraya çek!Sabırsızlıkla arabacının boynuna bir yumrukindirdim. Zavallıcık:— Ne oluyorsun bey, niye vuruyorsun? diyesızlandı.Gene de atı öyle bir kırbaçladı ki, hayvancağızçifte atmaya başladı.

Kar hızını artırmıştı, ama aldırdığım yoktu;paltomun yakasını açmıştım. Artık kafamda herşey silinmişti; Zverkov’u tokatlamaya öylekararlıydım ki, dehşetle, bunun kesinlikle vehemen şimdi gerçekleşeceğini, hiçbir kuvvetinbunu durduramayacağını hissediyordum. Karbulutu arasında tek tük görünen sokak fenerlericenaze alayındaki hazin meşaleleri andırıyordu.Kar paltomdan redingotuma, boyunbağımıniçine dolmuş eriyordu, ama yakamı kapatmadım:Nasıl olsa her şey mahvolmuştu! Nihayet vardık.Kendimi bilmez bir halde kızaktan atlayarakmerdiveni koşa koşa çıktım ve kapıyıyumruklamaya, tekmelemeye başladım. En çokayaklarım, dizlerim acıyordu. Kapıyı, sankigelişimi bekliyormuş gibi hemen açıverdiler.(Gerçekten de Simonov, birisinin dahageleceğini haber vermişti; buraya hep haberligelmek ve umumiyetle ihtiyatlı hareket etmeklazımdı. Ev, polislerimizin çoktandır temizlediği,o zamanın \"moda mağazalarından\" biriydi.Gündüzleri gerçekten mağaza olan bu binayageceleri ancak tavsiye üzerine misafir kabuledilirdi.) Hızlı adımlarla karanlık dükkândan

geçip içeride tek bir mum yanan, iyi bildiğimsalona geçince şaşkınlıktan durakladım: Ortadakimsecikler yoktu. Birisine:— Neredeler? diye sordum.Tabii hepsi dağılıp gitmişlerdi...Karşımda alık alık sırıtan kadın ev sahibiydi;beni az çok tanıyordu. Bir dakika sonra kapıaçıldı, başka birisi girdi.Fakat ben hiçbirine bakmadan odada dolaşıyorve sanırım kendi kendime konuşuyordum. Sankiölümden kurtulmuş gibiydim ve bunu bütünvarlığımla hissediyordum: Keşke tokadı daatabilseydim, mutlaka ama mutlaka tokatlardım!Ama hiçbiri yoktu... hepsi kaybolmuş, durumdeğişmişti!.. Bakınıp duruyordum. Hâlâ kendimegelememiştim. O aralık gözlerim salona girenkıza takıldı: Karşımda genç, körpe, biraz solgunbir yüz gördüm; kızın düz, koyu kaşlarıyla ciddi,sanki hayret dolu bakışı hoşuma gitti. Sırıtsaydıondan nefret edecektim. Henüz düşüncelerimitoparlayamadığımdan, kendimi zorlayarak,dikkatle yüzüne bakmaya çalıştım. Kızın

yüzünde saflık, yumuşaklık ve tuhaf denecekderecede ciddilik okunuyordu. Ama bu halininona burada kaybettirdiğini düşündüm; bizimbudalalardan hiçbiri onu fark etmemiştiherhalde. Gerçi uzun boyluydu, sağlıklı, biçimlibir vücudu vardı, ama çok da güzel sayılmazdı.Çok sade giyinmişti. Kötü bir hissin etkisindekıza doğru yürüdüm...O aralık tesadüfen aynada kendimi gördüm.Karmakarışık saçlarım, altüst olmuş sapsarı,haşin, çirkin yüzümü son derece iğrenç buldum.\"Pekâlâ, varsın öyle olsun.\" diye düşündüm,\"Beni çirkin bulursa daha memnun olurum...\"

VIBölmenin öbür yanından çalar saatin, birininson nefesini andıran hırıltılı sesi duyuldu. Tabiiolmayan bu uzun hırıltıyı yere bir şey devrilinceçıkan sesi andıran tiz, gayet çirkin sesler takipetti. Saat ikiyi çalmıştı. Birden kendime geldim;zaten derin uyumuyor, biraz kestiriyordum.Kocaman bir elbise dolabı, şuraya burayadağılmış şapka, elbise kutuları, bir sürüpaçavralar, elbise parçaları, dar, basık, karanlıkodayı tıka basa doldurmuştu. Odanın bir ucunda,masanın üstünde duran mum parçası tükenmeküzereydi. Zaman zaman hafifçeparlayıveriyordu. Birkaç dakika sonra ortalıktam bir karanlığa gömülecekti.Ayılmam güç olmadı; her şey birdenbire,kolaylıkla, saldırmak için fırsat kolluyormuş gibikafama hücum ediverdi. Zaten ondan önce dezihnimin bir köşesinde, bir türlü silemediğim,uykulu hayallerimin etrafında dolaştığı sabit birnokta vardı sanki: İşin tuhafı, uyandıktan sonrao gün başıma gelenlerin hepsini, uzun süre önce,

çoktan olup bitmiş şeyler gibi hatırladım.Kafam iyice sersem gibiydi. Sanki kafamınüstümde bir şey uçarak bana çarpıyor,kışkırtıyor, rahatsız ediyordu. İçimde yine sıkıntıve hırs kabarıyor, taşacak yol arıyordu.Birdenbire yanımda beni merak ve ısrarlainceleyen bir çift göz gördüm. Bakışı soğuk,kayıtsız, gamlı, tamamıyla yabancıydı ve insanaağırlık veriyordu.Kafamda kasvetli bir düşünce beliriverdi vetıpkı rutubetli, havasız yeraltına inerkenduyduğum sıkıcı duyguyu andıran berbat birduygu vücuduma yayıldı. Kara gözlerin beniancak şimdi incelemeye başlaması hiç de tabiideğildi. Bu mahlûkla iki saat içinde tek kelimekonuşmadığımı, buna hiç lüzum görmediğimihatırladım; hatta demin bu halden hoşlanmıştımbile. O anda, aşkın olmadığı yerde olancakabalığı ve hayasızlığıyla başlayan fuhşunmanasızlığını ve örümcek misali iğrenç bir şeyolduğunu apaçık görebiliyordum. Gözlerimizibirbirimize dikerek uzun uzun bakıştık, ama kızne bakışlarını kaçırdı ne de manasını değiştirdi;

sonunda korkuya kapılmıştım. Bu durumdan biran önce kurtulmak için kesik kesik:— Adın ne senin? diye sordum.— Liza.Hemen hemen fısıldayarak, ama oldukçasoğuk bir tavırla cevap vererek bakışlarınıkaçırdı.Ses çıkarmadım. Sonra sıkıntı içinde ellerimibaşımın altına koyup tavana bakmaya başladım.Kendi kendime konuşur gibi mırıldandım:— Bugünkü hava da... karlı... Berbat!Kız cevap vermedi. Çok çirkindi tüm bunlar.Az sonra başımı ona doğru çevirerek adetaöfkeyle:— Buralı mısın? diye sordum.— Hayır.— Nerelisin?— Riga’danım, dedi.

— Alman mısın?— Rusum.— Buraya geleli çok oldu mu?— Nereye?— Bu eve.— İki haftadır...Konuşması gitgide kesikleşiyordu. Mumsönmüştü; yüzünü seçemiyordum.— Annen baban var mı?— Evet... hayır... var...— Onlar nerede?— Orada... Riga’da.— Neyin nesidirler?— Öyle işte...— Ne öylesi? Ne iş tutarlar, kimlerdendir?— Oranın yerlilerinden.

— Beraber mi otururdunuz?— Evet.— Kaç yaşındasın?— Yirmi.— Niye bıraktın onları?— Öyle...Bu öyle, \"Bırak artık, canımı sıkma.\" demekti.Sustuk.Niçin kalkıp gitmediğimi Tanrı bilir. İçimdaralıyor, bunalıyordum. O günün olaylarıkarmakarışık bir şekilde aklıma gelmeye başladı.Birdenbire, sabah daireye yetişmeye çalışırkensokakta gördüğüm bir sahneyi hatırladım.Konuşmak istemediğim halde, kazaylaağzımdan kaçırıverdim:— Bugün bir tabutu kaldırırken az kalsındüşürüyorlardı.— Tabutu mu?

— Evet, Sennaya’da; bir bodrumdançıkarıyorlardı.— Ne bodrumu?— Bodrum değil de, bodrum katı... oralarıbilirsin... kötü bir evdi... Etraf öyle pisti ki...Çöp, meyve kabukları... kokudandurulmuyordu...Bir sessizlik oldu. Sırf sessizliği bozmak içingene başladım:— Doğrusu bugün cenaze çıkacak gün değil!— Niye?— Kar... çamur... (Esnedim.)Kız, kısa bir sessizlikten sonra:— Hepsi bir, dedi.— Yok, böylesi pek fena... (Yenidenesnedim.) Mezarcılar karın altında ıslandıkçaküfrü basar. Mezarın içi de su dolar kesin.— Mezarda su ne arar?

Bunu merakla, fakat daha kesik, sert bir seslesormuştu. içimden bir şeyler dürtmeye başladı.— Tabii, dipte altı verşok kadar su birikir.Volkovo’da bir tek kuru mezar kazamazsın.— Neden?— Nedeni var mı? Orası rutubetli bir yer deondan. Buraları hep bataklık zaten. Ölüyü dedoğruca suyun içine bırakırlar. Kaç kere kendimgördüm...(Ne görmüş ne de Volkovo Mezarlığı’na adımatmıştım; yalnızca başkalarından duymuştum).— Ölmekten korkmuyor musun?Kendini korumak ister gibi:— Neden ölecekmişim? dedi.— Günün birinde öleceksin elbet; hem de tıpkısöylediğim kız gibi... Şey, o da senin gibi birkızdı... Veremden ölmüş.— Kızcağız hastanede ölseydi keşke...

(Kızcağız dediğine göre, olayı duymuş galiba,diye düşündüm.)Münakaşa beni gitgide sarıyordu.— Patrona borcu varmış. Veremli olduğuhalde sonuna kadar o evde çalışmış. Etraftakiarabacılar askerlere anlatıyordu. Belli kiahbaplıkları vardı. Gülüşüyorlardı. Sonra da kızıanmaya meyhaneye gitmeye hazırlanıyorlardı.(Bunların çoğunu uydurdum.)Bir sessizlik daha oldu. Kıpırdanmıyordu bile.Devam ettim:— Peki, hastanede ölmek daha mı iyi sanki?— Hepsi bir değil mi? Hem durup dururken nediye öleyim?— Şimdi ölmezsen bile sonunda olacağı bu.— O zaman düşünürüz...— Tamam! Bugün gençsin, güzelsin, körpesin;değerin de ona göre tabii. Ama bir yıl bu hayatısürdükten sonra ne hale gelirsin bakalım; çöker,solarsın.

— Bir yıl içinde mi?— O kadar değilse bile, bir yıl sonra daha azpara edeceğin kesin, diye kötücül bir haz içindedevam ettim. Buradan daha aşağı, daha kötü bireve düşersin. Bir yıl daha geçince ondan dakötü, üçüncü bir yere atarlar, altı yedi yıl sonrasıra Sennaya bodrumlarına sıra gelir. O kadarolsa, şükret. Ama bunların üstüne bir dehastalığa tutulursan... ciğerlerin zayıflar, soğukalırsın ya da bunun gibi bir şey... Bu hayattahastalık da insanı kolay kolay bırakmaz. Ölürgidersin.— Ölürüm, ne olacak?Sesi hırçındı, yattığı yerde hızla kıpırdandı.— Yazık olur.— Kime?— Hayatına.Sessizlik oldu.— Nişanlın var mıydı senin?

— Neden soruyorsunuz?— İstersen söyleme, seni zorlayacak değilim.Bana ne. Niye darıldın? Sen de kendine göreacılar çekmişsindir. Bunlar beni ilgilendirmez,ama ne de olsa acıyorum...— Kime?— Sana.Yine kıpırdanıp duyulur duyulmaz bir sesle:— Ziyanı yok... diye mırıldandı.Bu hali sinirime dokundu. Şuna bakın! Bentatlı tatlı konuştuğum halde o...— İyi ama, ne sanıyorsun, tuttuğun yol iyi yolmu?— Hiçbir şey sandığım yok.— En kötüsü bu zaten. Daha geç kalmadankendine gel. Henüz vakit var. Gençsin, güzelsin;birisini sevip evlenebilir, mesut olursun...Lafımı ağzıma tıkarcasına sert bir sesle kestirip

attı:— Her evlenen mesut olmaz!— Hepsi olmaz, doğru; gene de evlilikburadaki hayatından daha iyidir.Kıyaslanmayacak derecede iyidir. Hele aşkolduktan sonra saadetsiz yaşanabilir. Hayat,kederiyle, acısıyla da güzeldir. Yaşamak nasılolursa olsun arzu edilir. Halbuki burada...çirkeften başka ne var? Üf!Başımı tiksintiyle öteye çevirdim. Artık soğuk,boş konuşmuyordum. Yavaş yavaş nelersöylediğimi fark etmeye, heyecanlanmayabaşlamıştım. Köşemde tek başımaykenb i r i k t i r d i ğ i m fikirleridökmek içinsabırsızlanıyordum. İçimde bir şey alevlenmiş,önümde bir gaye \"belirmişti\" sanki.— Benim burada bulunuşuma bakma, dedim.Ben sana örnek olamam. Aslında belki sendende fena bir adamım...Sonra hemen kendimi aklamaya çalıştım:— Gerçi buraya sarhoş olduğum için geldim.

Hem de kadınla erkek bir olmaz. Aralarındadağlar kadar fark var. Ben böyle yerlerdeistediğim kadar kirleneyim, gene de kimseninesiri olmadığımdan canım isteyince çekergiderim. Bir silkinişte üzerimde tek bir lekekalmaz, tertemiz olurum. Ama sen öyle değilsin.Sen esirsin. Evet, esir! İraden dahil, her şeyiniteslim ediyorsun. İlerde zincirlerini koparmakistesen de elinden gelmez: Bunlar seni gitgidedaha sıkı, kıskıvrak bağlar. Bu zincirlerin nemelun olduklarını gayet iyi bilirim. Sana dahabaşka şeylerden bahsetmeyeceğim, muhtemelenanlayamazsın zaten; söyle bakalım: Şu patronaborçlu musun? Gördün mü!Halbuki kız bana cevap vermemişti; sessizcesöylediklerimi dinliyordu.— İşte sana bir zincir! İşi öyle sıkı tutarlar ki,dünyada kurtulamazsın. Ruhunu şeytanasatmaktan farkı yok, sonra... Ne biliyorsun, belkiben de... bedbaht bir insanım; belki kendimi buçirkefe bile bile, iç sıkıntısından atıyorum.İnsanlar kederden içerler bazen, işte ben dekederden buradayım belki. Söyle şimdi, iyilik

bunun neresinde? Demin seninle... birleştik...Ama birbirimize tek kelime söylemedik; dahasonra sen de, ben de vahşiler gibi gözlerimizidikerek birbirimize bakmağa başladık. Sevişmekbu mu? İnsanlar böyle mi birleşmeli? Bunarezaletten başka ne denir, rezalet işte!Telaşlı, tiz bir sesle beni onayladı:— Evet!Bu \"evet\"i söylerken gösterdiği telaş beni haylişaşırttı. Demin yüzüme bakarken o da bunları mıdüşünüyordu acaba? Şu halde bazı fikirlerikavrayacak kabiliyette miydi? \"Bu yakınlıkilgiye değer,\" diye düşündüm; neredeysehazzımdan ellerimi ovuşturacaktım, \"Böyle tazebir ruhu etkilemek pek güç olmayacak!..\"Bu oyuna kendimi iyice kaptırmıştım.Kız başını bana yaklaştırdı; karanlıktadirseğine dayandığını seçebildim. Belki de beniinceliyordu. Gözlerini görmediğimeüzülüyordum. Derin derin soluk aldığınıduyuyordum.

Biraz yüksekten bakan bir ses tonuyla:— Niçin memleketinden buralara geldin? diyebaşladım.— İşte...— Halbuki babanın evinde kim bilir ne kadariyiydin! Ne de olsa doğup büyüdüğün yuva;rahattın, başına buyruktun.— Ya daha kötüyse?\"Bam teline basmak lazım,\" diye düşündüm,\"Duygusallık pek işe yaramayacak galiba\".Ama bu düşünce bir anlığına aklımdangeçmişti. Yoksa yemin ederim, kız benigerçekten ilgilendirmişti. Bu yüzden olacaksinirlerim biraz gevşemiş, sakinleşmiştim. Hileile his kolay bağdaşırmış derler.Acele, acele:— Tabii, her şey mümkün, dedim. Eminim,seni birisi incitti, öyleyse senin onlara değil,daha çok onların sana karşı suçu var. Hayatınhakkında henüz hiç bilgim yok, ama senin gibi

bir kız, buraya kendi isteğiyle düşmez...— Nasıl bir kızım ben?Bunu gayet yavaş söylediği halde duymuştum.\"Tüh, şimdi de sıra tatlı söze geldi. Durumkötü. Ama belki de iyi...\" Susuyordu.— Bak Liza, sana kendimden bahsedeyim.Küçükken benim de ailem olsa, şimdiki gibiolmazdım. Bunu sık sık düşünüyorum. Birailenin hayatı ne kadar kötü gitse, gene de anababa insana düşman, yabancı olmaz. Yılda birolsun sevgi gösterirler. Hiç olmazsa o zamanlarbir yuvan olduğunu anlarsın. Ben ailesizbüyüdüm; belki de ondan böyle... duygusuzoldum.Biraz bekledim.\"Anlamıyor galiba.\" diye düşündüm, \"Benimkide gülünç; akıl hocalığına kalktım.\"— Bir kızım olsaydı, onu oğullarımdan dahaçok severdim zannederim.İlgisini çekmek için, kazara olmuş gibi hafifçe

ona dokundum. Kızardığımı itiraf ederim.— Neden peki?Hah, dinliyordu!— Bilmem, öyle işte Liza. Bir baba tanırdım,yü e gülmez, sert bir adamdı, ama kızınınzönünde diz çöker, ellerini ayaklarını öper, seyredoyamazdı. Kızı baloda dans ederkenadamcağız beş saat aynı yerde gözlerini onadikip hayran hayran seyrederdi. Kızınınsevgisiyle aklını bozmuştu. Kızı eğlencedensonra yorgun düşer uyur; babası uyanarak gider,mışıl mışıl uyuyan yavrusunu öpüp koklar, onukutsardı. Kendisi yağlı elbiseyle gezer, kimseyezırnık koklatmazdı, fakat son parasını bile kızınaharcar, pahalı hediyeler alırdı; beğendirince desevincinden deli olurdu. Babalar, kızlarınadaima annelerden daha düşkün olur. Bazılarıkızlarını evlerinde prensesler gibi yaşatırlar!Zannederim, kızım olsa kocaya vermezdim.Liza, hafif bir gülümsemeyle:— Nasıl olur, dedi.

— Yemin ederim kıskanırdım. Elin adamınınasıl öper, onu nasıl öz babasından fazla sever?Bunu düşünmek bile acı geliyor bana. Tabiibunlar saçma, sonunda herkes alışır. Fakat banaöyle geliyor ki, onu evlendirinceye kadarkendim harap olur, isteyenleri bir bir ıskartayaçıkarırdım. Sonunda kendi sevdiği adamaverirdim. Ama kızın gönlünü kaptırdığı adam,babanın gözüne daima isteklilerin en kötüsügörünür. Bu hep böyledir. Ailelerin çoğunda buyüzden anlaşmazlıklar çıkar.Liza birdenbire:— Kızlarını şerefiyle vermek şöyle dursun,satmak için can atan aileler var, dedi.Hah! Demek mesele buydu!— Bu, Tanrı, sevgi nedir bilmeyen uğursuzailelerde olur Liza. Sevginin bulunmadığı yerdeaklı da arama. Böyle aileler vardır, ama onlarınsözünü etmiyorum. Böyle konuştuğuna görebesbelli tatlı bir aile hayatı geçirmedin. Kim bilirne kadar bedbahttın? Bu çoğu zaman yokluktanileri geliyor.

— Beylerin halleri daha mı iyi? Namusluinsanlar fakirken de iyi yaşıyorlar.— Hımm... orası öyle. Belki haklısın. Yalnızbir de şu var Liza: İnsana yalnız keder, acı batarda saadetimizi fark edemeyiz. Halbuki hakkıylabakınca dünya nimetlerinden hepimizin nasibiolduğunu görürüz. Bir ailede her şeyyolundaysa, kocan iyiyse, seni seviyor, üstünetoz kondurmuyor, bir an bile gözünü sendenalamıyorsa Tanrı’nın kutsadığı, mesut birailesiniz demektir. Hatta acılı zamanlar bileiyidir, zaten acısız insan mı var? Belki evlenir,kendin de anlarsın. Ama şu muhakkak ki,sevdiğin adamla evlenirsen, hiç olmazsa ilkzamanlar tam manasıyla mesut olursun. Bu hepböyledir, ilk zamanlarda karıkoca kavgaları biletatlıya bağlanır. Bazı kadınlar vardır, kocalarınıne kadar çok severlerse o kadar kavga çıkarırlar.Ciddi söylüyorum; ben böyle birini tanırdım:\"Çok sevdiğim için sana eziyet ediyorum,kıymetini bil.\" derdi. Aşkın insana böyle şeyleryaptırdığını, insanın sevdiği kimseyi üzmektenhoşlandığını bilir miydin? Bunu en çok kadınlaryapar. Hem yapar, hem de içlerinden, \"Sonradan

onu öyle sevip okşayacağım ki, şimdi bukadarcık eziyete katlansın.\" diye geçirirler.Böyle ailelerin hayatları neşe, huzur, sessizlik,namusla doludur... Bazı kimseler de kıskançolur. Böyle bir kadın tanırdım. Kocası bir yereçıkınca gece yarısı bile olsa dayanamaz,peşinden sokağa fırlar, usulcacık izlerdi.\"Nereye gitti acaba; filan yerde, bilmem kiminevinde, falan kadınla olmasın?\" diye şüphelenirdururdu. Doğru hareket etmediğini bilir,üzüntüden içi içini yerdi, ama ne yapsın,seviyor, hep sevgi yüzünden yapıyordu bunları.Bir de kavgadan sonra barışmak, sevgiliden özürdilemek ya da onu affetmek ne doyulmazzevktir! Bunun verdiği saadet ve zevkle genççift kendilerini yeni tanışmış, aşkları yenibaşlamış, henüz evlenmiş gibi hisseder.Karıkoca arasında geçenleri, nasıl seviştiklerinikimse bilmemeli, hiç kimse. Kavgalarını özanalarından bile saklamalı, birbirlerinden şikâyetederek kimseden hakemliğini istememelidirler.Her müşkülü kendi aralarında halletmelerilazımdır. Aşk kutsal bir sırdır; sevişenlerarasında ne geçerse, yabancı gözlerden

saklanmalıdır. Bu onun kutsallığını bir kat dahaartırır. Böyle çiftler birbirlerini daha çok sayarlarki, saygı pek çok şeyin temelidir. Ortada aşkolduktan, sevişerek evlendikten sonra bu sevginiçin sönsün? Bunu devam ettirmenin çaresibulunamaz mı? Çaresiz haller pek nadirdir.Kadının kocası iyi kalpli, namuslu bir adamsaaşk niçin geçsin? Tamam, evliliğinbaşlangıcındaki ateşli aşk geçebilir, fakat bununyerini daha iyi, daha sağlam bir sevgi alır.Ruhlar anlaşır, her işi elbirliğiyle yapmayabaşlarlar, birbirlerinden gizlileri olmaz. Heleçocuklar gelmeye başlayınca, en çetindevrelerde bile kendilerini bahtiyar hissederler;yeter ki sevgileri, metanetleri sarsılmasın. Budurumda, neşeyle çalışmak, çocuklar uğrunafedakârlıklara katlanmak da ayrı bir zevktir.Çünkü zamanla onlar seni bu yaptıkların içinseverler; yani ilerisi için sevgi tasarrufu yapmışolursun. Çocuklar büyüdükçe onlar için örnek,dayanak olduğunu hissedersin; sen ölünce onlarömürleri boyunca senin duygularını, seninfikirlerini taşır, senin benzerin olurlar. Çocukyapmak kutsal bir ödevdir. Ana babayı

birbirlerine daha çok yaklaştırır. Bazı kimselerçocuğu yük sayar, kim demiş bunu? Çocukdünyanın en büyük saadetidir! Küçük çocuklarısever misin Liza? Ben bayılırım. Düşün bir kere,şöyle pembe, minicik bir oğlan memeni emiyor;hangi erkek, kucağında evladını tutan karısınakarşı kalbinde kötülük besleyebilir! Pembe,tombul bebek sere serpe yatmış, keyiflenir;minicik, yumuk yumuk elceğizleriyleayacıklarına, tertemiz tırnakçıklarına mutluluklabakarsın, öyle de küçücüktür ki, insanıngüleceği gelir. Ama bakışları sanki dahaşimdiden her şeyi anlıyormuş gibidir... Memeemerken annesinin göğsünü eliyle çekiştiripoynar. Babası yanlarına gelince memeyi bırakıpbaşını arkaya atarak babasına bakar ve yalnızcaTanrı’nın bilebileceği bir sebepten gülmeyebaşlar, sonra gene gıdasına döner. Dişleriçıkmaya başlayınca bir de bakarsın anasınıngöğsünü dişleyiverir; üstelik \"Bak, nasılısırdım!\" gibilerden yan yan da bakar. Karıkocave çocuk tam bir saadet tablosudur. O anlarınhatırı için neler affedilmez. Yok Liza, insan öncekendisi yaşamayı öğrenmeli, ondan sonra

başkalarını kınamaya kalkışmalıdır!\"Şu manzaralarla seni bir duygulandırayım dagör!\" diye düşünüyordum; bununla beraber,yemin ederim içten konuşuyordum. Birdenbirekızardım. \"Ya birden kahkahayı basarsa, neyaparım?\" Bu düşünce beni hiddetten kudurttu.Sözlerimin sonuna doğru gerçekten epeycoşmuştum; şimdi bu hal gururumadokunuyordu. Sessizlik epey uzamıştı.Neredeyse kızı dürtecektim.— Siz neden öyle... diye başladı ve sustu.Fakat bu kadarı bana yetmişti: Sesi deminkigibi haşin, kaba, inatçı değildi; şimdi yumuşak,utangaç bir titremesi vardı, hatta o dereceutangaçtı ki, ben bile utanıp, kendimi ona karşısuçlu hissettim.Şefkat dolu bir merakla:— Ben ne? diye sordum.— Siz şey...— Ne?


Like this book? You can publish your book online for free in a few minutes!
Create your own flipbook