b) Ali Ayşe'yi seviyor. e) Alıcı: Gramatikal olarak dolaylı nesne veya özne konumunda olabilen alıcı rolü sahip olunan şeyin transferinin son noktasını gösterir. Ali Veli'ye kitabı verdi. f) Hedef: Yer değiştirmenin son noktasını gösteren roldür. Alıcı rolüyle hedef rolü arasındaki temel fark; hedef rolünün yer değiştirmenin son noktasını göstermesi, alıcı rolünün sahip olunan şeyin son noktasını vurgulamasıdır. Ali kitabı masaya koydu. g) Araç: Bir işin veya durumun ne ile yapıldığını gösteren roldür. Terlikle örümceği öldürdü. h) Yer: Bir şeyin yerini gösteren roldür. Vazo masada/ -nın altında / -nın üstünde. ı) Kaynak: Varlığın bir yerden hareket etmesini gösteren unsurdur. Ali evden haber aldı. Görüldüğü gibi gramatikal ilişkiler, cümle ögelerinin fiille olan temel bağlantısını biçimsel olarak göstermektedir. Fakat bu sözdizimsel ilişkilerin anlamsal boyutu da vardır. Gramatikal ilişkileri yansıtan ögeler farklı anlamsal roller üstlenirler. VI.Cümle yapısı Cümle yapısı konusu sözdiziminin çok temel konuları arasında yer alır. Birçok araştırmacının cümle yapısı anlayışı bazı önemli noktalarda birbirinden farklılaşır. Anlayış farkı yanında cümle yapısı için kullanılan terimler de oldukça farklıdır. Öğrencilerin bu konuda dikkatli olması gerekir. Çeşitli dilbilgisi kitapları incelenirken terimlerden ziyade örnekler üzerinden konuyu çözümlemek/incelemek gerekir. Bu bölümde cümle yapısı, dilbilimsel bulgulara dayalı olarak anlatılacaktır. Çok genel bir sınıflandırma yapılacak olursa cümleleri yapı bakımından üç grupta değerlendirebiliriz: a) Basit cümle: Basit cümleyi diğer cümle tipleriyle karşılaştırarak tanımlamak gerekir. Basit cümleler tek yüklemlidir ve içinde fiilimsiyle (bitimsiz fiil) kurulmuş cümlecikler bulunmaz. İstanbul’da 150 bin civarında kedi yaşıyor cümlesi basit bir cümledir. Bu cümlede bir fiil vardır ve içinde fiilimsi (bazı yönlerden fiile benzeyen) yoktur. b) Sıralı cümle: İki veya daha fazla cümlenin çeşitli bağlaçlarla bağlandığı cümle tipidir. Son derece nazikti ve türlü espriler yapıyordu örneğinde ve bağlacı iki cümleyi birbirine bağlamıştır. Bağlaçlar çok farklı tipte öbekleri ve cümleleri birbirine bağlayabilir.
c) Birleşik cümle: Çalışmalarda şartlı ve ki’li cümlelerin yapısı konusunda farklılık görülmezken bitimsiz fiillerin cümlecik oluşturup oluşturmadığı konusunda ciddi yaklaşım farklılıkları vardır (ayrıntı için bk. Demir & Yılmaz, 2014, s.243). Birleşik cümle, bir cümleciğin / yan cümleciğin ana yükleme bağlı olduğu cümle tipi diye tanımlanabilir. Biliyorum ki bu sıkıntılı durum canımızı çok yakacak gibi bir cümle, bitimsiz bağımlı cümlelerin aksine iki bitimli fiil (biliyorum ve yakacak) içermektedir ve bunlar Farsçadan kopyalanan ki ile birbirine bağlanmıştır. Bu bağlantıda en dikkati çeken nokta ana cümlenin başta, yardımcı cümlenin sonda yer almasıdır. Böyle bir diziliş Türkçenin temel sözdizimsel özelliklerine terstir. Türkçe cümle ve öbek yapılarda ana unsur/baş sonda yer alır. Çok bilinen bir ifade ile Türkçe sola dallanan bir dildir. Yani ana unsur sonda, ana unsura bağlı unsurlar ana unsurun soluna yerleşir. Yukarıdaki cümlede her ne kadar iki bitimli fiil olsa da yardımcı cümle ana cümlenin yüklemine nesne göreviyle bağlanmıştır. Bu yönüyle ki’li cümleler bağlaçlarla bağlanan cümlelerden oldukça farklıdır. Sıralı cümlelerde her cümle (bazı unsurları ortak olabilse de) bir bütündür, sıralanan cümleler birbirlerine ana ve yardımcı cümle ilgisiyle bağlanmazlar. VII.Bağımlı cümlecikler Birleşik cümleler (bazı kaynaklarda karmaşık cümle diye isimlendirilir) içinde en önemli grubu bitimsiz fiillerle kurulan bağımlı cümlecikler oluşturur. Bazı kaynaklarda bitimsiz fiillerin yan cümlecik kurmadığı iddia edilse de bitimsiz fiiller, fiil özelliklerini tamamen yitirmezler, en önemli fiil özelliklerini devam ettirirler. Yukarıda da belirtildiği gibi fiiller zorunlu olarak özne, nesne gibi bazı unsurları isterler. Bitimsiz fiiller, adlaşsalar da sıfatlaşsalar da zarflaşsalar da bitimli fiillerde olduğu gibi zorunlu ve seçimlik unsurlarını almaya devam ederler. Her bağımlı cümleciğin kendine has özellikleri vardır. Bu farklı özelliklerden dolayı birbirlerinden ayrılırlar. Bağımlı cümlecikler uyum noktasında bitimli fiillerden farklıdır. Ali kitabı okudu cümlesinin farklı bağımlı cümle tiplerine dönüştürülmüş aşağıdaki biçimleri bu uyum farklılığı açıkça göstermektedir: a) Babası [Ali’nin kitabı okuması]nı istedi. b) [Ali’nin ø okuduğu] kitap kayboldu. c) [Ali kitabı okurken] duygulandı. Birinci örnekte oku- fiili kitabı ve Ali unsurlarını istem gereği almıştır, fakat bu bağımlı cümlecikte Ali öznesi bitimli cümlelerdeki gibi yalın durumda değildir, ilgi durum eki alarak bir isim tamlamasının yardımcı unsuru gibi görünmektedir. Oku- fiilinin nesnesi bitimli
cümlelerde olduğu gibi belirtme durum ekini almıştır. İkinci örnek birinci örnekten oldukça farklıdır. Yine birinci cümledeki gibi bir uyum vardır, ama oku- fiilinin nesnesi iç cümlecikten ayrılmış temel cümlenin yükleminin önüne yerleşmiştir. Son örnekte özne ile bağımlı cümlenin yüklemi arasında herhangi bir uyum işaretleyicisi yoktur, yan cümlecik dizilişi bitimli cümlelerdeki gibidir. Bağımlı cümlenin yüklemi okurken, yalın durumdaki özneyi (Ali) ve belirtme durum ekiyle işaretlenmiş nesneyi (kitabı) almıştır. Bağımlı cümlelerin, bütün özellikleriyle bu bölümde tartışılıp incelenmesi mümkün değildir. (Bu konuyla ilgili ayrıntılı inceleme ve değerlendirmeler için bk. Akerson & Ozil 1998 ve Aydemir 2020). Bitimsiz fiillerle kurulan bu bağımlı cümleciklerin üç tipi vardır: a) Adfiillerle kurulanlar: Bağımlı cümle tiplerinden biri olan bu yan cümlecikler adfiil ekleriyle (-mAk, -mA, -DXk, -(y)AcAk, -(y)Xş) kurulur ve ana cümleye ad göreviyle bağlanırlar. Aşağıda her ekle kurulmuş birer örnek verilmiştir: a) Ali [kitap okumak] istiyor. b) [Ali’nin gelmesi]ni bekliyorum. c) [Ali’nin kitabı okuduğu]nu biliyorum. d) [Ali’nin kitabı okuyacağı]nı biliyorum. e) Öğretmen [Ali’nin kitap okuyuşu]nu izledi. Adfiil ekleri arasında en ilginç olanı -mAk ekidir. -mAk ekiyle işaretlenen bağımlı cümleciğin yüklemi, kitap gibi bir nesne almıştır ve bu bağımlı cümleciğin görünür bir öznesi yoktur. Örnekte de görüleceği gibi -mAk üzerinde herhangi bir ek de bulunmaz. İstiyor fiilinin öznesi Ali’dir ve bu özne aynı zamanda yan cümleciğin (okumak fiilinin) de öznesini kontrol eder. Bu cümleciğe Ali’den başka bir özne yerleştirmeye çalıştığımızda (örneğin, *Ali, Ayşe kitap okumak istiyor.) doğru olmayan bir cümle elde ederiz. Bazı dilbilimi kuramları bu tür cümlelerin özne pozisyonunun boş olduğunu kabul eder ve bu boş özneye de ADIL (büyük harflerle) adını verir (-mAk eki ve ADIL konusu için bk. Turan, 2017, sayfa). -mAk’lı cümleler özne dışında diğer mekân ve zaman ifade eden ögeleri alabilir: [Hergün kitap okumak] hafızayıetkiler. Bu gruptaki diğer örnekler (b, c, d ve e) kuruluş açısından birbirlerine benzemektedir. Bağımlı cümleciğin yüklemi ile öznesi arasında, ad tamlamalarında görülen bir uyum vardır: Ali’nin gelmesi, Ali’nin kitabıokuduğu/okuyacağı/okuyuşu. Bu yapılar ad tamlamalarına benzeseler de ad tamlamalarından oldukça farklıdır. Bağımlı cümlenin yüklemi hâlâ fiil olmaya devam ettiği için kendisine yeni bir unsur alabilir: Ali’nin gelmesi → Ali’nin okula gelmesi, Ali’nin her gün okula gelmesi vb. Diğer taraftan Maraş dondurması gibi bir ad tamlamasına bir zaman
veya yer ögesi yerleştirmek (*Maraş her gün dondurması, *Maraş şehirde dondurması) mümkün değildir. Geleneksel gramerlere -DXk ve -(y)AcAk ekleri adfiillerle kurulan bağımlı cümlecikler arasında yer almaz. Aşağıda da görüleceği gibi bu eklerle bağımlı sıfat cümleciği kurulabileceği gibi bağımlı ad cümleciği kurulabilir. Fakat iki yapı arasında büyük fark vardır. Adfiil cümleciklerinde, (c, d) örneklerinde olduğu gibi, bağımlı cümleciğin unsurları (öznesi ve nesnesi) bağımlı cümlenin içindedir. -mAk dışındaki adfiil cümleciklerinde, bağımlı cümlecik uyum ekinden sonra belirtme durum eki alarak ana cümleye bağlanmıştır. Adfiil eklerini alan bazı sözcükler sözcükselleşirler, yani zihin sözlüğünde / sözlüklerde yer almaya başlarlar. Sözcükselleşen bu biçimler, dondurma gibi, artık yan cümlecik kurma yeteneğini kaybederler. b) Sıfatfiillerle kurulanlar: Bu bağımlı cümlecikler, adlandırmadan da anlaşılacağı gibi, sıfatfiil ekleriyle (yaygın olanlar: -An, -DXk, -AcAk, -mXş) kurulur ve niteleme görevindedir. Sıfatfiil cümleciklerini diğer bağımlı yapılardan ayıran temel özellik bağımlı cümleciğin yüklemine ait bir unsurun / ögenin iç cümleden ayrılarak bağımlı cümlenin sağına yerleşmesidir. Bu durumda sıfatfiil öznesini, nesnesini veya tümlecini niteler. Niteleme açısından bakıldığında sıfat tamlamalarından farkı yoktur. Bu yapılarda niteleme cümleciği baştan önce yer alır. Yukarıda da söylendiği gibi adfiil yapılarında böyle bir yer değiştirme gerçekleşmez. Türkiye Türkçesinde hangi sıfatfiilin seçileceği seçilen ögenin gramatikal ilişkisine (özne, nesne vb.) göre belirlenir. Bu durum örneklerle daha iyi açıklanabilir: a) Adam çiçekleri kadına verdi. b) [ø Çiçekleri kadına veren] adam c) [Adamın ø kadına verdiğ-i] çiçekler d) [Adamın çiçekleri ø verdiğ-i] kadın Birinci cümle üç değerli (özne, nesne, dolaylı nesne) basit bir cümledir. (b) örneğinde ver- filinin öznesi yerinden ayrılmış, arkasında bir boşluk bırakarak bağlı olduğu fiilin sağına yerleşmiştir. Örnekten de anlaşılacağı gibi öznenin hedef seçilmesi durumunda seçilen ek - An’dan başkası değildir. Eğer fiilin sağına taşınacak öge özne değil de başka öge ise seçilmesi gereken ek -DXk (veya -AcAk)’tır. -An ve -DXk’ın seçimi hangi ögenin baş pozisyonuna taşınacağıyla ilgilidir. Özne, niteleme cümleciğinin baş pozisyonuna taşınıyorsa -An eki, diğer ögeler taşınıyorsa -DXk eki seçilir. (c) örneğinde belirtili nesne, (d)’de dolaylı nesne baş konumuna yerleşmiş ve -DXk eki seçilmiştir. Örneklerde görüldüğü gibi -An ekinden sonra herhangi bir ek gelmemiştir. Fakat -DXk ekinden sonra uyum gereği iyelik eki eklenmiştir.
c) Zarffiillerle kurulanlar: Bağımlı cümle tiplerinden üçüncüsü, sayıları diğer bağımlı cümleleri oluşturan eklerden hayli fazla olan zarffiil ekleriyle (-Xp, -Xnca, -ArAk, -XncA, -ken vb.) kurulur. Bazı ekler genişleyerek (-DXğX/-AcAğX için, -DXğX zaman, -DxğXndAn vb.) zarffiile dönüşebilirler. Zarffille kurunlan bağımlı cümlecikler ana cümleye zarf göreviyle bağlanır. Fiiller bölümünde belirtildiği gibi zarffiillerle yapılan bağımlı cümlecikler ana cümlenin zorunlu unsuru değil seçimlik unsurudur. Zarffiilli bağımlı cümleciklerin yukarıda anlatılan bağımlı yapılardan oldukça farklı davrandığı görülür. Adfiil cümleciklerinde uyum, sıfatfiil cümleciklerinde hedef ögenin yerinden ayrılıp baş pozisyona taşınması gibi önemli sözdizimsel olaylar meydana gelirken zarffiil cümleciklerinde bu tür uyum özellikleri, sözdizimsel değişimler yoktur. Türkçede zarffiil cümleciği kuran işlek eklerden biri -Xp ekidir. Aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi bu ek sadece bağımlı cümleyi ana cümleye bağlar. Bağımlı cümlenin ana cümle ile herhangi bir anlamsal bağlantısı yoktur. Solmuş çiçekleri suladı ve balkonu yıkadı. → Solmuş çiçekleri sulayıp balkonu yıkadı. Diğer taraftan birçok zarffiilli bağımlı cümlecik, iki cümleyi birbirine bir nedensellik ilgisiyle bağlar ve bağımlı cümlecik ana cümlenin zarfı görevindedir. Arabam bozuldu. İşe gidemedim. → Arabam bozulduğu için işe gidemedim. Zarfiilli bağımlı cümleciklerin ana cümleye kattığı anlamsal ilgiler oldukça çeşitlidir ve zarffilli bağımlı yapılar bu anlamsal içerikleriyle (zaman ‘öncelik, eşzamanlılık, ardıllık’, şart, nedensellik, amaç, tarz) öne çıkarlar. (Zarffillerin ana cümleciğine kattığı anlamsal içerikleriyle ilgili değerlendirme ve örnekler için bk. Aydemir, 2014, sayfa, Johanson 1995 , sayfave Turan, 2017, sayfa). VIII.Çatı (değer değiştirme): Biçim-sözdizimsel etkileşimler Daha önce de bahsedildiği gibi Türkçe biçimbilgisi, sözdizimiyle ve dilbilgisinin diğer alanlarıyla yakından ilişkilidir. Türkçe fiil çatısı, biçimbilgisi ve sözdizimi arasındaki bağlantıyı, etkileşimi çok iyi yansıtır. Fiile eklenen bazı ekler, sözdiziminde büyük değişimlere neden olur. Bu etkileşim yüzünden burada kısaca değer değiştiren (değer yükselten, değer azaltan) yapılardan, yani çatıdan, bahsetmek yerinde olacaktır. Çatı, özne ve nesnenin fiilin etkisiyle çeşitli nedenlerden dolayı hem anlamsal hem de sözdizimsel olarak biçim değiştirmesidir. Fiile getirilen çatı ekleri (fiilden fiil yapma ekleri) özneyi veya nesneyi etkiler. Çatı eklerinin hepsinin bir fiile getirildiği düşünülürse bunların belli bir sıra içinde fiile eklendiği görülür: giy-in-iş-tir-il-. Örnek türetimde sırasıyla
dönüşlülük, işteşlik, ettirgenlik ve edilgenlik eki fiil köküne getirilmiştir. Şimdi bu yapılarını temel özelliklerini örneklerle kısaca açıklayalım: a) Dönüşlü yapılar: Dönüşlü bir yapı dönüşlülük zamiriyle sağlanabileceği gibi dönüşlülük ekinin (-(X)n, -(X)l) fiile eklenmesiyle de yapılabilir. Fiile eklenen dönüşlülük eki özne üzerinde doğrudan bir etki yapar: Kadıncağız dövündü, Adam yıkandı. Bazen öznenin üzerindeki etki doğrudan olmayabilir: Zeynep bir elbise dikinmiş, Bavulu yüklendim. Amcam madalyasını takınmalı(Banguoğlu, 2004 s. 415). Türkçedeki bazı fiillerin edilgen ve dönüşlü biçimleri, aşağıdaki örneklerde görüldüğü gibi, farklı eklerle sağlanır: bakın- ~ bakıl-, giyin- ~ giyil-, sevin- ~ sevil- vb.. Fakat çoğu fiilin edilgen ve ettirgen biçimleri aynı ekle yapılır. Hangi anlamda olduğu bağlama göre belirlenir: yıkan- (*yıkal-), temizlen- (*temizlel-). b) İşteş yapılar: İşteş bir yapı işteşlik zamiriyle (birbiri) veya işteşlik ekinin fiile eklenmesiyle (–(X)ş) yapılır. Özne, aynı rolü paylaşan en az iki katılımcıdan meydana gelir. Fiile eklenen işteşlik eki, farklı seviyelerde işteşlik anlamı taşır. Bunlardan en belirgin olanı karşılıklı yapılmadır. Bu tür kullanımlarda her katılımcı birbirini karşılıklı etkiler: Çocuklar dövüştüler. Çocuklar gülüştüler örneğinde ise katılımcılar anlamsal olarak birbirlerini etkilemez, fiilin gösterdiği hareketi birlikte yaparlar. c) Ettirgen yapılar: Dilbiliminde ettirgen yapılar, eşzamanlı çalışmalarda cümlenin unsurlarında önemli değişimlere neden olmalarından dolayı farklı açılardan incelenmiştir. Fiillerin (geçişli veya geçişsiz) ettirgen yapılırken hangi şartlarda hangi ekleri alacakları ise tam olarak bir kurala bağlı değildir. Ettirgen fiil türetiminde kullanılan en yaygın ek -DXr ekidir: yedir-, yaptır-. -(X)t- eki başlıca /r/ ve /l/ akıcılarıyla (ve /k, p, ç, m/ ünsüzleriyle) ve seslilerle biten tabanlara gelir: okut-, yürüt- korkut-. Bazı fiil tabanlarına ise -Xr getirilir: içir-, kaçır-. - Ar eki ise sadece birkaç fiil tabanına gelmektedir: çıkar, kopar- vb. gibi. Aşağıdaki örneklerde görüleceği gibi geçişsiz bir fiilin öznesi ettirgen yapıda nesneye dönüşür çünkü ilk önemli uygun pozisyon nesne pozisyonudur. Çocuk güldü. → Adam çocuğu güldürdü. Geçişli bir fiilin öznesi, etken cümlenin nesnesi ettirgen yapıda korunduğu için, belirtme durum ekinden başka bir durum ekine dönüşmelidir. Gramatikal ilişkiler açısından nesneden (doğrudan nesne) sonraki önemli pozisyon yönelme durum ekli dolaylı nesnedir. Bu yüzden geçişli fiilin öznesi ettirgen yapıda dolaylı nesneye dönüşür. Ali kitabı okudu. → Ahmet Ali’ye kitabı okuttu. Üç değerli bir fiilin öznesi ise ettirgen yapıda nesne, dolaylı nesne pozisyonları dolu olduğu için edat öbeğiyle (oblik) ifade edilir. Ahmet kıza bir hediye aldı. → Mehmet Bey, kıza Ahmet vasıtasıyla bir hediye aldırdı.
Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi ettirgen yapılarda işi yaptıran yeni bir özne eklenmektedir ve mevcut özne kendisine en uygun pozisyona (sırasıyla nesne, dolaylı nesne, oblik/edat öbeği) taşınmakadır. d) Edilgen yapılar: Fiil çatısında son önemli yapı edilgen yapılardır. Fiile eklenen -(X)l veya -(X)n ekleri fiilin öznesini ortadan kaldırır: Ali çiçekleri suladı. → Çiçekler sulandı (Ali tarafından). Edilgen yapılar söylem (discourse) nedenlerinden dolayı tercih edilir. Konuşurun zihninde özneyi arka plana itmek, nesneyi de ön plana çıkarmak vardır. Örnekte görüldüğü gibi cümlenin öznesi ortadan kalkmış ve nesne de özne konumuna yükselmiştir. Bu tür yapılarda nesne konumundan özne konumuna geçen unsura sözde özne denilmektedir. Fakat özne, nesne, tümleç gibi kavramların sadece gramatikal ilişkiyi ifade ettiği unutulmamalıdır. Gramatikal ilişkiyi gösteren kavramların anlamsal bir içeriği yoktur. Bu yüzden sözde özne vb. gibi kavramları kullanmak doğru değildir. Tahmin edileceği gibi bu tür düzenli edilgen değişimler bir nesneye sahip yapılar için geçerlidir. Bazı diller (İngilizce gibi) geçişsiz fiillerin edilgen yapılmasına izin vermez. Türkçede geçişsiz fiiller de edilgen yapılabilir: Otobüse binildi. Yukarıdaki cümlede nesne olmadığı için edilgen yapının öznesi de yoktur. Bunlara öznesiz edilgen yapılar adı verilir. Türkçede edilgen yapılamayan fiiller vardır. Bu tür cümlelerin edilgen anlam taşıdığı söylenebilir. Güneş doğdu. → *Güneş doğuldu. Sonuç Bu bölümde Türkçe sözdizimi konuları örneklerle anlatılmıştır. Yukarıda anlatılanlar ışığında sözdizimiyle ilgili hususlar aşağıdaki gibi özetlenebilir: a) Sözdizimi cümledeki ögelerin nasıl sıralandığını, ögeleri oluşturan öbeklerin diziliş kurallarını inceler. b) Türkçe sözdiziminin dizilişle ilgili altın kuralı ana unsurun/başın sonda bulunmasıdır. Cümlede ana unsur (yüklem) sondadır ve yüklem cümlenin başıdır. Öbek içinde de ana unsur (yani baş) sondadır. c) Kelime grubu anlayışı geleneksel çalışmalarda uygulanır. Geleneksel anlayışın kelime grubu çözümlemesi dilbilimsel yaklaşımdan oldukça farklıdır.
d) Dilbilimsel yaklaşımda öbek yapım kuralları sözcük sınıflarıyla doğrudan ilgilidir. Leksikal / sözcüksel sınıflar öbek yapılarda baş olurlar. Bazı sözcük türleri öbek içinde baş olamaz. e) Dilbilgisel ilişkileri gösteren en önemli kavramlar, yüklem, özne, nesne, dolaylı nesnedir. Zaman ve mekân anlamı taşıyan ögeler fiilin anlamına çeşitli açılardan katkı yaparlar ve bunlar seçimlik unsurlardır. Gramatikal ilişkilerde özne ve nesne(ler) önemli görevler üstlenirler. f) Gramatikal ilişkiler için kullanılan kavramlar yapısal kavramlardır. Bu kavramlar anlamsal içerikleri nötrleştirirler ve bu yüzden sözde özne, örtülü özne gibi terimleri kullanmak doğru değildir. g) Gramatikal ilişkileri gösteren kavramların anlamsal içerikleri elbette vardır ve bunlar “anlamsal roller” yönüyle incelenebilir. h) Türkçe cümle yapısı içinde bağımlı cümleciklerin özel bir yeri vardır. Bağımlı cümlecikler bitimsiz fiillerle (fiilimsilerle) kurulurlar. Bağımlı cümlecikler ana yükleme ad, niteleme ve zarf işleviyle bağlanırlar. Bu kitabın hedeflerini aştığı için bazı konulara maalesef değinilememiştir. Daha ileri sözdizimi konuları/tartışmaları için bu yazının kaynaklar ve ek kaynaklar bölümüne bakmak okuyucuya yeni ufuklar açacaktır. Sıra Sizde 1. “Fransa’nın Çekya büyükelçisi Petr Drulak geçtiğimiz hafta doksan yaşındaki yazarı Paris’teki dairesinde ziyaret ederek vatandaşlık belgesini teslim etti.” Yukarıdaki cümlenin öznesi aşağıdaki seçeneklerden hangisinde doğru verilmiştir? a) vatandaşlık belgesini b) Fransa’nın Çekya büyükelçisi Petr Drulak c) Fransa’nın Çekya büyükelçisi Petr Drulak geçtiğimiz hafta doksan yaşındaki yazarı d) Fransa’nın Çekya büyükelçisi Petr Drulak geçtiğimiz hafta doksan yaşındaki yazarı Paris’teki dairesinde ziyaret ederek e) Paris’teki dairesinde ziyaret ederek vatandaşlık belgesini 2. “Almanya'da fosil yakıt kullanımını protesto eden göstericiler” kelime grubunun tamlayanı (yardımcı unsur) aşağıdaki seçeneklerden hangisinde doğru verilmiştir? a) Almanya'da fosil yakıt kullanımını protesto eden
b) Almanya'da fosil yakıt kullanımını c) protesto eden göstericiler d) göstericiler e) fosil yakıt kullanımını 3. Türkçe sözdizimi için aşağıdakilerden hangisi söylenemez? a) Sesbilimsel vurguyu alan odak eylemin hemen önünde yer alır. b) Yüklemden sonra gelen hiçbir öge vurgu almaz. c) Belirtisiz nesne yüklem sonrası yer alabilir. d) Yüklemden sonra gelen ögeler vurgu almayan ve söylemden tahmin edilebilen ögelerdir. e) İlk kez söz konusu olan bir öge yüklem sonrası konumda yer almaz. 4. Aşağıdaki öznelerden hangisi anlamsal rol açıdan diğerlerinden farklıdır? a) Ahmet Ayşe’yi özledi. b) Kadın hıçkıra hıçkıra ağladı. c) Ayşe aldığı habere çok sevindi. d) Adam, haberi alınca üzüldü. e) Ahmet yere düştü. 5. Öbek yapılarla ilgili aşağıdakilerden hangisi yanlıştır? a) Öbekte başın yeri dillere göre değişebilir. b) Türkçe eylem sonlu bir dildir. c) Türkçe baş sonlu bir dildir. d) Her öbekte öbek kurucu olan iki sözcük vardır. e) Öbekler cümlede çeşitli işlev üstlenirler. 6. Aşağıdaki öbeklerden hangisi sıfat öbeğidir? a) zeki kız b) çok zeki c) en zekice d) öğrencinin çalışkanı e) sınıfın akıllısı 7. Aşağıdaki seçeneklerin hangisinde sıfat-fiil, öznesini nitelemektedir?
a) Çiçekleri sulayan çocuk kitap okuyor. b) Çocuğun suladığı çiçekler solmayacak. c) Öğrencinin okumadığı makale çok önemli. d) Çocuğun hakkında olumlu sözler söylediği adam burada. e) Çocuğun oyun oynadığı bilgisayar bozuldu. Önerilen Kaynaklar Demir, N. & Yılmaz, E. (2014). Türk dili el kitabı. Ankara: Grafiker. Erkman-Akerson, Fatma (2016). Türkçe örneklerle dile genel bir bakış. İstanbul: Bilge Kültür Sanat. Karahan, L. (2010). Türkçede söz sizimi. Ankara: Akçağ. Özsoy, A. S. & Turan, Ümit Deniz (Eds.) (2017). Genel dilbilim II. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi. Kaynakça Aydemir, İ. A. . (2014). Türkçede zarf-fiillerin bağlayıcılık işlevleri hakkında. In Demir, N., Karakoç, B. & Menz, A. (Eds.), Turcology and Linguistics Éva Ágnes Csató. (içinde)(ss.31-41).Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yayınları. Aydemir, İ. A. (2020). Çağdaş Türk dillerinde altasıralama stratejileri. Ankara: Grafiker. Banguoğlu, T. (2004). Türkçenin grameri. Ankara: Türk Dil Kurumu. Comrie, B. (1989). Language universals and linguistic typology: Syntax and Morphology. Chicago: University of Chicago Press. Demir, N. & Yılmaz, E. (2014). Türk dili el kitabı. Ankara: Grafiker. Dixon, Robert M. W. (2004). Adjective Classes in Typological Perspective. In Dixon, R. M. W. & Aikhenvald, A. Y. (Eds.), Adjective classes: A cross-linguistic typology. Oxford ;( ss.1-49.)New York: Oxford University Press. Erdem, M. (2004). Zamirler anlamlı kelimeler midir yoksa görevli kelimeler mi? Türk Dili (641), 444-449. Erdem, M. (2016). Türkçede fiiller ve sınıflandırma sorunları. Turkish Studies - International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic 11(20), 185- 200. Ergin, M. (1985). Türk dil bilgisi. İstanbul: Boğaziçi Yayınları. Erkman-Akerson, F. & Ozil, Ş. (1998). Türkçede niteleme: sıfat işlevli yan tümceler. İstanbul: Simurg. Gökdayı, H. (2010). Türkiye Türkçesinde öbekler. Turkish Studies 5(3): 1297-1319. Göksel, A. & Kerslake, C. (2005). Turkish: A Comprehensive Grammar. London: Routledge. Johanson, L. (1995). On Turkic converb clauses. In Haspelmath, M. & König, E. (Eds.), Converbs in cross-linguistic perspective. içinde (ss313-347)Berlin & New York: Mouton de Gruyter.
Karahan, L. (2010). Türkçede söz dizimi. Ankara: Akçağ. Kornfilt, J. (1997). Turkish. London; New York: Routledge. Lewis, G. (2000). Turkish grammar. Oxford; New York: Oxford University Press. Palmer, F. R. (1994). Grammatical roles and relations. Cambridge: Cambridge University Press. Payne, T. E. (1997). Describing morphosyntax: a guide for field linguists. Trask, R. L. (2004). Parts of speech. Working Papers in Linguistics and English Language 12/04. University of Sussex: Department of Linguistics and English Language. Turan, Ü.D. (2017). Karmaşık tümce ve yan tümcecikler. In Özsoy, A. S. & Turan, Ü. D. (Eds.), Genel Dilbilim-II. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi., 34-58. Uzun, N. E. (2000). Anaçizgileriyle evrensel dilbilgisi ve Türkçe. İstanbul: Multilingual Yayıncılık. Van Valin, Robert D. (2001). An introduction to syntax. Cambridge, UK; New York: Cambridge University Press. Sıra Sizde Cevap Anahtarı 1) B 2) A 3) C 4) E 5) D 6) B 7) A
10. Ünite ANLAMBİLİM Doç. Dr. Sema ASLAN DEMİR ve Prof. Dr. Nurettin DEMİR Kazanımlar Bu ünite sonunda; • Anlambilimin neleri incelediğini öğrenecek, • Anlam türleri hakkında bilgi sahibi olacak, • Anlam ilişkilerini kavrayacaksınız. Anahtar kavramlar • Anlambilim • Anlam türleri • Sözlükbirim • Anlam ilişkileri • Metafor • Metonimi • Anlam değişmeleri Tartışma soruları 1) Anlam nedir, iyi bir anlam tanımı yapmanın zorlayıcı tarafları neler olabilir? 2) Tek tip bir anlam var mıdır ya da farklı anlam türlerinden mi söz etmeliyiz? 3) Sözcüklerin anlamı zaman içinde değişebilir mi, neden? İçindekiler Giriş VI. Anlam türleri VII. Sözcük ve sözlükbirim VIII. Anlambiliminin bir uygulama alanı olarak sözlükler IX. Sözcüklerde anlam ilişkileri X. Anlam değişmeleri
Giriş Batı dillerindeki semantics teriminin Türkçe karşılığı olarak kullanılan anlambilim, dil biliminin anlamla ilgilenen dalıdır. En temel tanımlamayla anlambilim sözcüklerin, söz öbeklerinin, cümlelerin anlamını inceleyen dilbilim alanıdır. Türkçede batı dillerinden alıntı bir sözcük olarak kullanılan semantik terimi, “anlamak” anlamındaki Yunanca sēmantikós sözünden türemiştir (Lyons, 1983, s. 358). Anlambilimin, anlamla ilgilenen bir dilbilim dalı olduğu belirtildikten sonra “Anlam nedir?” sorusu da yanıtlanmalıdır. Ancak anlam, kısa bir tanım cümlesine indirgenemeyecek kadar çok katmanlı bir olgudur. Örnek olarak “Anlam nedir?” sorusuna cevap arayan, birbirinden farklı anlam teorilerinin yaklaşımları şöyle sıralanabilir (Lyons, 2005, s. 40): Gösterge teorisi (referentional-denotional theory): Bir sözcüğün ya da ifadenin anlamı, işaret ettiği/yerini tuttuğu kavramdır: Örneğin kedi sözcüğü, kedi türünü veya bütün kedilerin paylaştığı genel özellikleri karşılar. Düşünsel teori: (ideational, mentalistic theory): Bir ifadenin anlamı, o ifadeyi anlayan kişinin zihninde oluşan kavram veya düşüncedir. Davranışçı teori (behaviorist theory): Bir ifadenin anlamı, onu çağrıştıran/hatırlatan uyarıcı, ifadenin anımsattığı şey ya da bu ikisinin birleşimidir. Kullanımbilimsel teori (meaning is use theory): Bir ifadenin anlamı, onun dildeki kullanımı tarafından belirlenir. Gerçekleme/doğrulama teorisi (verificationist theory): Bir ifadenin anlamı, eğer varsa, onu içeren cümlenin ya da bilginin doğrulanabilirliğine göre belirlenir. Gerçeklik koşullu teori (truth conditional theory): Bir ifadenin anlamı, onu içeren cümlenin gerçek olması koşuluna bağlıdır. Bu tanımlama ve belirlemelerden yola çıkarak anlambilim yaklaşımlarının farklı ölçütleri temel alabildikleri, buna bağlı olarak tanımların değişebildiğini söyleyebiliriz. Aşağıda, anlamın ne olduğunu daha iyi kavrayabilmek için “anlam türleri” üzerinde durulacaktır. I. Anlam Türleri Bu bölümde, Geoffrey Leech’in Semantics: The Study of Meaning (1985) adlı çalışmasından da yola çıkılarak anlam türlerinden söz edilecektir. Böylece anlamın, birden fazla düzeyi olduğu fark ettirilmeye çalışılacaktır. Anlam türlerinden ilki kavramsal anlamdır. Kavramsal anlam,
aşağıda sözü edilecek diğer anlam türlerine göre daha temeldir (Leech, 1985, s. 11). Kavramsal anlam, bir sözcüğün zihinde canlandırdığı temel anlam ya da konsepttir. Bu anlam ya da konseptler belirli bir düzeyde evrenseldir. Örneğin ağaç veya kuş sözcükleri, nerede yaşarsa yaşasınlar, insanların zihninde büyük ölçüde birbiriyle örtüşen kavramlar oluşturur. Kavramsal anlam farklı dilleri konuşan insanlar arasında azami düzeyde müşterek varsayımları oluşturduğu için, yabancı bir dili öğrenirken de birincil referans değer taşır. Bu nedenle sözü edilecek diğer anlam türlerine göre, anlam hiyerarşisinde daha öncelikli bir yere sahiptir. Kavramsal anlamın çözümlemesinde yapısalcı dilbilimin karşıtlık ilkesinden yararlanılabilmektedir. Yapısalcı dilbilim teorisi, dil ögelerini incelemenin en iyi yolunun, onu karşıtıyla birlikte değerlendirmek olduğunu iddia eder. Buna göre, bir şeyi tanımlarken onun ne olduğu kadar ne olmadığı da belirleyicidir (Leech, 1985, s. 10). Karşıtlıklar prensibini kavramsal anlamın çözümü için kullandığımızda, örneğin gül sözü için şu tür bir belirleme yapılabilir: +canlı, -insan, +bitki, -hayvan, +çiçek, +renkli Benzer biçimde tilki sözü için +canlı, -insan, -bitki, +hayvan, + memeli vb., bu sözcüğün konseptini oluşturan artı ve eksi değerlerden söz edilebilir. Bir diğer anlam türü çağrışımsal anlamdır. Yukarıda örnek verilen tilki sözcüğünün +canlı, - insan, -bitki, +hayvan, +memeli vb. değeri, onun temel nitelikleriyle ilgilidir ve kavramsal anlam çerçevesini oluşturur. Ancak tilkinin başka özellikleri ve çağrışımları da vardır. Bunlar tilkinin yalnız fiziksel özellikleriyle değil davranış özellikleriyle de ilgili olabilir. Örneğin tilki sözcüğü “kurnazlık” çağrışımı yapabilir. Çağrışımlar kültürden kültüre, aynı kültür içinde devirden devire, yaştan yaşa değişebilir. Gerçek dünyadaki deneyimlere dayanan çağrışımsal anlam, kavramsal anlamla karşılaştırıldığında ikincildir çünkü kültürlere, tarihsel dönemlere, bireysel deneyimlere göre değişebilen dinamik bir içeriği vardır. Oysa bir dili konuşan insanlar “aynı kavramsal anlam çerçevesine” sahiptir (Leech, 1985, s. 12-13). Aynı dil ailesi içinde dahi mikro düzey kültürel farklılıklardan kaynaklı olarak farklı çağrışımsal anlamlar gelişebilir. Örneğin at sözcüğü, Kazakça ve Kırgızcada yenilebilir olma, sütünün içilebilir olması gibi çağrışımlar da yaparken Türkçede bu tür çağrışımları yapmayabilir (Uğurlu, 2004, s. 22). Sözü edilmesi gereken anlam türleri arasında sosyal anlam ve duygusal anlam da yer alır. Sosyal anlam, sözcüğün yaptığı çağrışımlarla zihinde oluşan, konuşura dair toplumsal imajlarla ilgili bir anlam türüdür. Konuşurun söylediği bir cümleyi sosyal anlamı bakımından çözümleyebiliriz. Sözcüklerin telaffuz edilme biçimi konuşurun sosyal arka planı hakkında bilgi verebilir. Örneğin hangi diyalekti konuştuğu, toplumsal statüsü, yaşı, söylem türünden yola çıkarak mesleği, eğitim düzeyi vb. hakkında çıkarımlar yapabiliriz (Leech, 1985, s. 14). Bütün bunlar sosyal anlamı oluşturur. Sosyal anlamın dilbilgisinde ve söz varlığında zorunlu
olarak kodlandığı diller de vardır. Örneğin Japonca, Korece gibi dillerde sosyal anlamın dilbilgisi ve söz varlığı yoluyla gösterilmesi diğer dillere göre daha yaygındır. Türkçede teklik 1. kişi zamiri için yalnız “ben” kullanılırken Japoncada kiminle konuşulduğuna, konuşurun yaşına, cinsiyetine ve konuşurla dinleyici arasındaki ilişkinin resmiyet derecesine göre değişen birden fazla “ben” kullanılır: watakushi (çok resmî), watashi (resmî), boku (resmî olmayan, erkek), atashi (resmî olmayan, kadın), ore (samimi, erkek) (Löbner, 2002, s. 31). Dil, konuşurun üzerinde konuştuğu konuya ve kiminle konuştuğuna dair duygu durumunu da yansıtabilir. Bu durumda duygusal anlam söz konusu olur. Bu anlamın ortaya çıkmasında ses tonu, vurgulama vb. de etkilidir (Leech, 1985, s. 14). Yansıtma anlam da anlam türleri arasında yer almaktadır. Tabular ve örtmeceler bunun için iyi bir örnek olabilir. Yansıtma anlam, söylenmesi uygun görülmeyen, uğursuzluk getireceği veya kaba sayılacağı düşünülen sözcüklerin, başka bir sözcükle yansıtılarak ifade edilebilmesiyle oluşur (Leech, 1985, s. 16). Üç harfliler, tuvalet yerine lavabo, verem yerine ince hastalık vb. ifadeler yansıtma anlama örnek verilebilir. Sözünü edeceğimiz son anlam türü ise tematik anlamdır. Tematik anlam söz dizimiyle de yakından ilişkilidir. Çünkü tematik anlam; bilginin organize edilme biçimine bağlı olarak ortaya çıkmakta, sözcüklerin hangi sırayla ve nasıl bir bilgi yapısını yansıtacak şekilde dizildiğiyle oluşmaktadır (bk. Leech 1985: 19). Bina temizlendi, bina temizlik görevlileri tarafından temizlendi ve temizlik görevlileri binayı temizledi cümlelerinin her üçünün de eyleyicisi aynıdır (temizlik görevlileri), ancak her üç cümle de farklı dilbilgisel görünümle ve öge yapılarıyla ortaya çıkmıştır. Tematik anlam, alternatif dilbilgisi yapılarının ve öge dizilişinin seçimiyle ortaya çıkmaktadır ve cümlede hangi bilginin öne çıkarıldığına bağlı olarak oluşmaktadır. Bir bakıma bilginin cümle içinde sunulma biçimi ile ortaya çıkan anlamdır. II. Sözcük ve sözlükbirim Sözcük, en kısa tanımıyla anlamlı ve işlevli ses veya ses birliğidir. Gelmek, at, güzel, çocuk, ile, bu, ve, ah örneklerinin hepsi birer sözcüktür. Bu tanıma göre bu metinde araya bir boşluk bırakılarak yazılan her birliğin bir sözcük olduğu yargısına kimse itiraz etmeyecektir. Bununla birlikte bir metinde gelmek fiili, geldi, geliyor, gelmiş, gelen vb. farklı biçimlerde ortaya çıkabilir. Ancak bunların her biri aynı sözcüğün farklı bir ekle çekimlenmiş biçimidir ve taşıdıkları anlamlar sözlükte tek bir maddede verilir. Buna karşılık arapsaçı, açgöz, şeytan tüyü, arı kovanı gibi birden çok sözcükten meydana gelen örneklerde durum değişmektedir. Her bir örneğin sözlüklerde bulabileceğimiz anlamları vardır. Buna rağmen bitişik yazıldıkları
için arapsaçı ve açgöz tek sözcük sayılırken ayrı yazılan şeytan tüyü iki, arı kovanı gibi ise üç sözcük sayılacaktır. Başka durumlarda çok yararlı olabilecek sözcük terimi, sözlüklerde tanımlanma ihtiyacı duyulan maddeler için kullanışsız görünmektedir. Bu nedenle bir metinde karşımıza çıkan ögelerle sözlüklerde tanımları verilenler arasında bir ayrım yapmak için sözlükbirim (lexem) terimi kullanılır. Sözlükbirim tek sözcükten ibaret olabileceği gibi, birden çok ögeden de meydana gelmiş olabilir. Buna göre şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi örneğinde 8 sözcük, buna karşılık dört sözlükbirim vardır: şu, köşe, yaz, kış. Sözlükbirimde Türkçe yazımın en sorunlu alanlarından biri olan bitişik ve ayrı yazımın bir önemi yoktur. Buna göre yukarıda verilen arapsaçı, açgöz, şeytan tüyü, arı kovanı gibi, baş başa, dişe diş, üzümünü ye de bağını sorma örneklerinin her biri birer sözlükbirimdir. Sözlükbirimler sözlüklerde tanımı yapılan ögelerdir. Sözlükbirimlerin birden fazla sözcükten oluşması durumunda, bu sözcükler belli dil bilgisi kurallarına göre bir araya gelirler. Anlamları kendilerini oluşturan sözcüklere bağlıdır (buzdolabı, fotoğraf makinesi, tükenmez kalem vb.); ancak bir kısmının oluşumu mecazlıdır: arı kovanı gibi, camgöz. Bunların anlamsal içerikleri yalnız gramatikal değil, bilişsel süreçleri de ilgilendirir. Sözlüksel (leksikal) anlam bilimi bu süreçleri de incelemektedir (Palmer, 1981; Lyons, 2005). Özetle sözlükb•r•mler, kavramsal b•r anlam taşıyan, tek b•r sözcükten oluşab•leceğ• g•b• tek b•r kavramı karşılamak koşuluyla b•rden fazla sözcükten de oluşab•len •fadelerd•r: Ev, araba, ağaç, kapı, açgöz, buzdolabı, sžvržsžnek, eteklerž zžl çalmak vb. Sözlükb•r•mler b•r d•l•n söz varlığını (leks•kon) oluştururlar. III. Anlambiliminin Bir Uygulama Alanı Olarak Sözlükler Sözlük yazımı ve sözlük bilimi olmak üzere iki önemli kolu olan sözlükçülük anlambiliminin bir uygulama alanıdır. Farklı diller arasında anlaşmaya yardımcı olması amacıyla sözcük listeleri veya daha kapsamlı sözlükler hazırlanırken ister istemez sözcüklerin anlamları üzerinde düşünülmektedir. Türkçe, sözlükler açısından oldukça şanslıdır. Gerek madde başları Türkçe, karşılıkları başka bir dilde ve gerekse madde başı başka bir dilde, karşılıkları Türkçe olan çok sayıda sözlük hazırlanmıştır (Stein, 1990) (bibliyografya için bk. İlhan, 2007). Tek dilli sözlükler, iki veya çok dilli sözlükler, terim sözlükleri, ağız sözlükleri, eş anlamlılar sözlüğü, zıt anlamlılar sözlüğü, deyimler ve atasözü sözlükleri gibi çok farklı amaçlarla hazırlanmış sözlük türleri vardır.
Genel sözlükçülüğün iki temel amacından söz edilebilir: 1. Bir dildeki bütün sözcükleri kapsamak. 2. Her sözcüğün anlamını vermek. Bu iki amaca paralel olarak iki temel sorun ortaya çıkar: 1. Bir dilin sözcükleri nelerdir? 2. Bir sözcüğün anlamı nedir ve nasıl tanımlanır? (Linke vd., 1996, s. 59). Neyin sözlük maddesi olarak alınacağına karar verirken anlam önemli bir rol oynar. Bir dildeki türetme imkânları prensip olarak sonsuz olduğu gibi, yeni ihtiyaçları karşılamaları için her an yeni sözcükler türetilir. Bu nedenle bir dilin bütün sözcüklerini kapsayacak bir sözlük yapmak imkânsızdır. Sözcükler sözlüklere yalın hâlleriyle kaydedilir, cümle içerisinde çekimlenerek kullanılan biçimler göz önünde bulundurulmaz. Genel kullanım için hazırlanmış Türkçe sözlüklerde isim soylu sözcükler yalın hâlde, fiiller ise aslında fiilin ismini yapan mastar ekleriyle verilirler: ev, gelmek gibi. Sözlüklerde tek morfemden oluşan ögelere yer verildiği gibi birleşik sözcüklere, deyimlere, atasözlerine de yer verilir. Çünkü dilde birden çok sözcükten meydana gelmekle birlikte, tek bir anlamı olan yığınla sözlükbirim vardır. Bazı durumlarda teker teker sözcüklerin anlamları bilinirse birleşiklerin, deyimlerin anlamları çıkarılabilir: okul yolu “okula gitmek için kullanılan yol”, ders kitabı “derste kullanılan kitap” gibi. Ama dillerde sözcüklerin anlamının bilinmesi durumunda da anlamı çıkarılamayacak yığınla birleşik sözcük vardır: küplere binmek “çok öfkelenmek”, arıkovanı “yengeç takımyıldızı yöresinde bir yıldız kümesi” gibi. Sözlükler hazırlanırken eş adlı sözcükler farklı sözlükbirimler olarak, çokanlamlı sözcükler ise tek sözlükbirim olarak alınır. Buna göre Türkçe sözlükte “surat, yüzey; 100” anlamlarına gelen birden çok yüz maddesi yer alır. Buna karşılık “görme organı, çekmece, oda” gibi anlamları taşıyan göz tek bir madde olarak verilir. Sözlükbirimlerin tanımları verilirken de anlambiliminden yararlanılır. Tanım yapılırken en sık başvurulan yollardan biri, sözlükbirimi aynı anlama gelen bir öbekle tanımlamak, sözcüğün anlamını tasvir etmektir: almak: “Bir şeyi elle veya başka bir araçla tutarak bulunduğu yerden
ayırmak”. Ayrıca tanımlama sırasında eş anlamlı sözcüklerden yararlanılır: göz, “delik, boşluk”, “çekmece”, “nazar” vb. Tanımlamada anlam alanlarına ve anlam ayırıcı özelliklere de başvurulur: oğlan “erkek çocuk”, güvercin “güvercingillerden, hızlı ve uzun zaman uçabilen, kısa vücutlu, sık tüylü, evcilleşmiş birçok türü bulunan, yemle beslenen bir tür kuş”. Bir başka yol, bir sözlükbirimin geçeceği bağlam hakkında kısa bilgi vermektir: göz gezdirmek “derinlemesine incelemeden okumak”, gözden kaybolmak “ortadan çekilmek veya görünmez olmak, kaybolmak” gibi. Benzer şekilde birleşiklerin verilmesi de buraya dâhildir: yüzgöz, göz alıcı vs. (Linke vd., 1996, s. 159-160). IV. Sözcüklerde Anlam İlişkileri Eş adlılık (homonymie) Bir dili konuşanlar bir sözcüğün hem söylenişini hem de anlamını bilirler. Türkçe konuşan biri bu bilgi yardımıyla hem ses hem yazılış hem de anlamca farklı olan taş ve ağaç’ın bağımsız iki sözcük olduğunu kolayca ayırt edebilir. Ancak dillerde birden çok anlamın aynı biçime sahip olduğu, söyleyiş ve/veya yazımda tam veya kısmen aynı olabilen ögelerin birbiriyle ilgisiz anlamları ifade edebildiği görülür: ben: 1. Tende bulunan koyu renkli leke, 2. Teklik birinci kişi zamiri. Dağ: 1. Yer kabuğunun çıkıntılı bölümleri, 2. Vücudun hastalıklı bölümüne kızgın bir araçla yapılan yanık. Yüz: 1. çehre, 2. doksan dokuzdan sonra gelen sayı. Bağ: ip, sicim vb. düğümlenebilir nesne, 2. üzüm yetiştirilen meyve bahçesi. Şiş: 1. şişmiş olan yer, 2. örgü örmekte kullanılan uzun çubuk. Çay: 1. çaygillerden nemli iklimlerde yetişen bir ağaç, 2. dereden büyük, ırmaktan küçük akarsu vb. Verilen örneklerin söylenişi aynıdır, fakat birbiriyle ilgisi olmayan anlamlara gelmektedirler. Bir dilde eş adlılığın oluşumunda sesteşlik ve eş yazılışlık olmak üzere iki ana etken vardır. İlk gruba dâhil olanların bir kısmı ses ve biçim değişmeleri nedeniyle sesteş hâle gelmiştir: Örneğin Eski Türkçe elig sözcüğü, Oğuz grubu Türk dillerinde çok heceli sözcük sonunda /g/ yitimi ve sondaki /i/ sesinin iyelik eki sanılarak düşürülmesi nedeniyle, memleket anlamına gelen el sözcüğüyle sesteş hâle gelmiştir (Aksan, 2006, s. 73). Aynı şekilde vücuttaki leke anlamındaki ben ve Farsçadan alıntılanan dağ “kızgın demirle vurulan damga” ve bağ “üzüm bahçesi” sözcükleri eskiden sırasıyla beñ, dāġ, bāġ şeklinde yazıldıkları için, birinci kişi zamiri ben ve Türkçe dağ, bağ “ip, sicim vb. düğümlenebilir nesne” sözcükleri ile eş yazılışlı değillerdi. Ancak yazı devriminden sonra arka damak geniz sesini gösteren bir işaretin kullanılmaması ve Farsça sözcüklerdeki uzun ünlülerin kısalması sonucu yazıda gösterilmelerine gerek kalmamasıyla eş adlılık ortaya çıkmıştır. Başka dillerden kopyalanmış bir sözcüğün yerli
dildeki bir sözcükle sesteş olması sonucu da eş adlılık ortaya çıkabilir: Türkçe bağ ve dağ örnekleri, Farsça bağ ve dağ eş adlı olmuşlardır. Dillerde eş adlılık ilişkisi farklı biçimlerde ve değişik derecelerde gerçekleşebilir. Bu nedenle çeşitli çalışmalarda eş adlılığın değişen türleri ayırt edilmektedir. Örneğin Lyons, tam eş adlılık ve kısmi eş adlılık olmak üzere iki eş adlılık türünden bahseder. Tam eş adlılığın olabilmesi için, şu üç koşulun yerine getirilmesi gerekmektedir: 1. Sözcüklerin anlamları ilgisiz olmalı, 2. Bütün biçimleri eş görünümlü olmalı, 3. Dilbilgisi özellikleri bakımdan denk olmalıdır (Lyons 2005, s. 55). Bu yaklaşıma göre, “çehre” anlamındaki yüz ve sayı adı olan yüz, anlamları ilgisiz; bütün biçimleri, örneğin çokluk ve hâl çekimleri aynı ve gramatikal açıdan denk oldukları (her ikisi de ad) için tam eş adlıdırlar. Ancak yüz “yüzme eyleminin emir şekli” ve yüz “çehre”, sözcükleri, gramatikal denklikleri bulunmadığı ve bütün biçimleri eş görünümlü olmadığı için, aralarında kısmi eş adlılık ilişkisi bulunur. Eş adlı sözcükler sözlüklere ayrı maddeler olarak alınır. Çok Anlamlılık Tek bir sözcüğün birbiriyle ilişkili birden fazla anlamı taşıması durumunda çokanlamlılık ortaya çıkar. Göz sözcüğü, organ adı, çekmece, suyun kaynağı, oda vb. olmak üzere birden fazla anlamı karşılamaktadır. Eş adlılık ve çokanlamlılığı ayırt etmek için etimoloji ve anlam ilgisi olmak üzere, iki ölçütten bahsedilebilir. Çok anlamlı sözcükler arasında köken bakımından ortaklık vardır. Bu noktada etimolojik bilgi karar vermeyi kolaylaştırır. Ancak yine de arı kovanı “arıların içinde yaşadıkları yuva”, arıkovanı “Yengeç takımyıldızı yöresinde bir yıldız kümesi” gibi durumların eş adlılık mı yoksa çok anlamlılık mı olduğuna karar vermek güçtür. Anlam ilgisi ölçütüyse sözcüğün farklı anlamları arasında genellikle takip edilebilen bir anlam ilişkisini gerektirir. Örneğin “1. ağaç dalı, 2. bilim dalı” anlamına gelen iki dal sözcüğü arasında hem köken ilgisi hem de anlam ilgisi vardır. Bu durumda dal sözcüğü çok anlamlıdır. Etek sözcüğü de hem elbisenin alt yanı hem de dağın alçak kısımları anlamlarına gelen çok anlamlı bir sözcüktür (Lyons, 2005, s. 59; Palmer, 1981, s. 102).
Çok anlamlı sözcükler, sözlüklerde tek madde olarak değerlendirilir. Ancak Türkçe sözlüklerde bunun istisnaları az değildir. Örnek olarak kökeni aynı olan cam göz ve camgöz iki ayrı madde olarak Türkçe Sözlüğe alınmıştır. Böylece aslında çok anlamlı olan bir sözcük eş adlı sayılmış, ancak eş yazılışlı görülmemiştir. Eş adlılık mı yoksa çokanlamlılık mı sorusunda ise tarihsel ölçütlerle içgüdüsel bilgi arasında sıkça çatışma doğar (Crystal, 1995, s. 106). Eş anlamlılık Biçimi farklı, anlamları benzer veya yakın olan sözcükler eş anlamlı sayılır: duymak, işitmek, dinlemek; sözcük, kelime; kara, siyah; beyaz, ak vb. Eş anlamlı sözcükler, özellikle sözlükçülükte sözcük tanımını kolaylaştırır. Örneğin dilek sözcüğü, tek dilli sözlüklerde arzu, emel vb. eş anlamlılarla tanımlanır. Dillerde, her bağlamda aynı anlama gelen, anlamın bütün boyutları örtüşen tam eş anlamlılık pek rastlanan bir durum değildir. Sözcükler arasında üslup, derece, duygusal değer, yerellik vb. açılardan farklar vardır. Ayrıca bağlam da önemlidir. İki sözcük bir cümlede eş anlamlı iken başka bir cümlede eş anlamlı olmayabilir: ak ve beyaz, siyah ve kara sözcükleri eş anlamlı sayılırlar. Ancak ak alın deyiminde beyaz, kara baht örneğinde siyah kullanılamaz. Pek çok sözlükte eş anlamlı olarak listelenen sözcükleri, bu nedenle yakın anlamlı saymak gerekir. Basit bir sözcük, birleşik bir sözcükle eş anlamlı olabilir: ambulans-can kurtaran vb. Kimi sözcükler eş anlamlı gibi görünse de duygu değerleri farklı olabilmektedir: asker krş. Mehmetçik vb. Farklı üslupları da çağrıştırabilirler: mangır-para, inek-çalışkan vb. Türkçede eş anlamlı sözcüklerin yanında, özellikle dil devrimi sırasında üretilen yeni sözcükler veya Türkçeye yeni giren yabancı sözcüklere üretilen karşılıklar sonucu çok ilgi çekici eş anlamlılık durumları ortaya çıkabilmektedir. Örnek olarak şu sözcükler sıralanabilir: etki-tesir, ilgi-alaka, görev-vazife, yazım-imla, güncel-aktüel vb. İlgi çekici bir eş anlamlılık türünü de star-yıldız gibi örnekler oluşturur. Zıt anlamlılık Zıt anlamlılık, sözcükler arasında bulunan ters çıkarım ilişkisidir: güzel-çirkin, doğru-yanlış, karı-koca vb. İki kavram arasında zıtlık ilişkisinin olması için ortak özelliklerinin bulunması gerekir. Ancak bu şekilde kavramlardan biri, ters çıkarım yoluyla diğerini çağrıştırabilir. Örneğin güzel ve çirkin olma nitelikle, yaşlı ve genç olma yaşla ilgili özelliklerdir; ancak ilişki ölçeğinin iki ayrı ucunda bulundukları için zıt anlamlıdırlar.
Zıt anlamlılığın farklı biçimleri bulunur. Sözcükler ve ifadeler arasındaki anlam ilişkisinin yönüne ve biçimine göre değişik zıtlık ilişkilerinden bahsedilebilmektedir (Lyons, 2005; Palmer, 1981). Örneğin evli-bekâr sözcük çiftleri arasında bütünleyici zıtlık ilişkisi görülür. Evli ve bekâr sözcükleri, kültürel olarak evlenebilirlik diye kabul edilen ölçütün uygulanabilirliğini varsayar ve bu ilişki çerçevesinde birbirlerini tamamlarlar. Eril-dişi, kadın-erkek, soru-cevap, ölü-sağ, var-yok gibi sözcük çiftleri arasında da bütünleyici zıtlık ilişkisi bulunur. Derecelendirilebilir zıt anlamlılar da vardır. Derecelenebilir zıtlık ilişkisi, derecelenebilir bir niteliğin, ilişki ölçeğinde bulunan iki farklı ucu arasındaki anlam ilişkisidir. Dar-geniş, yaşlı- genç, büyük-küçük, uzun-kısa vb., nitelik bakımından derecelenebilen ve bir niteliğin farklı derecelerini ifade eden bir dizi sıfat çifti bu tür zıtlığa örnek verilebilir. Bazen iki zıt anlamlı arasında farklı derecelendirmeler yapmak da mümkündür: büyük – küçük, uzun-kısa, sıcak- soğuk vb. (Palmer, 1981, s. 95). Bu tür zıt anlamlılarda, olumsuz biçim zıt anlamlılık oluşturmaz. Örnek olarak uzun değil illaki kısa anlamına gelmez (Fromkin & Romdan 1993, s. 133). Üçüncü bir zıt anlamlılık türü de almak/satmak, öğrenci-öğretmen vb. sözcük çiftleri ile ilgilidir. Bu sözcüklerde belirtilen kavramlardan birinin varlığı diğerinin varlığına bağlıdır, biri olmadan diğerinin olması mümkün değildir. Bunlar bir zıtlık ilişkisi içinde birbirlerini var ederler. Dilde bu şekilde birçok zıtlık çifti bulunur: ödünç almak-ödünç vermek, izin almak-izin vermek, sormak-cevaplamak vb. Yer-yön bildiren zıt anlamlılar da ilişkili zıtlık kategorisine dâhil edilebilir: aşağı/yukarı, önde/arkada, kuzeyde/güneyde vb. Akrabalık bildiren sözler arasındaki zıtlık ilişkileri de ilişkili zıtlıklar için ilginç olabilir: Anne -baba, kız kardeş-erkek kardeş, amca-hala. Bunlar hem zıt akrabalık ilişkilerini hem de cinsiyet farklılıklarını göstermektedir (Palmer, 1981, s. 98). Metafor22 22 Metafor için deyim aktarması ve eğretileme karşılıkları da kullanılabilir.
Metafor, bir varlığın bir boyutunu diğerine göre kavrama imkânı veren sistematik bir düşünme biçimidir. Benzetme/istiare olarak da bilinen metaforlar, bir varlığı daha etkili anlatmak ya da soyut bir varlığı, somut bir varlığa göre anlatarak daha kavranır hâle getirmek üzere kullanılmaktadır. Metaforlar genellikle, bir söz sanatı olarak edebî dille ya da retorikle ilişkilendirilirse de aslında günlük dilin ve algılama biçimimizin doğal bir parçasıdır. Bu konuda ünlü metafor araştırmacısı Lakoff’un söyledikleri ilgi çekicidir: Metafor çoğu insan için poetik muhayyile ve retorik gösteriş hilesidir, gündelik dille ilgili bir sorun değil, olağandışı dille ilgili bir sorundur. Ayrıca metafor, genellikle yalnızca dilin karakteristiği, düşünce veya eylem sorunundan çok sözcükler sorunu olarak görülür. Bu nedenle çoğu insan pekâlâ metaforsuz da mükemmel bir hayat sürülebileceğini düşünür. Tam aksine biz, metaforun gündelik hayatta sadece dilde değil, düşünce ve eylemde de yaygın olduğunu keşfettik. Gündelik kavram sistemimiz -kendileriyle düşündüğümüz ve eylemde bulunduğumuz terimler- temelde doğası gereği metaforiktir (2005, s. 25). “Gündelik dilde metaforun yaygınlığı ve kullanımı hakkında fikir edinmek üzere şu örnekleri inceleyelim: Zamanımı harcıyorsun, sana harcayacak vaktim yok, vakit nakittir, bu patlak lastik bir saatime mal oldu, zamanını tüketiyorsun vb.” (Lakoff, 2005, s. 30-31). Bu örnekler insanların zamanı kavrama/algılama ve zamana değer biçme şekillerini yansıtan bir zaman paradır metaforuna işaret etmektedir. Metaforlar yapı metaforları, yönelim metaforları ve ontolojik metaforlar olmak üzere üçe ayrılabilir. Yapı metaforları diye adlandırılan metaforlar, bir kavramın metaforik olarak diğerine göre yapıya kavuştuğu metaforlardır, örneğin yukarıda sözü edilen zamanın paraya göre yapıya kavuştuğu metafor. Metaforik kavrayışın bir başka türü, bir kavramı diğerine göre yapıya kavuşturmayan, bunun yerine bütün bir kavramlar sistemini diğerine göre organize eden yönelim metaforlarıdır. Bu metaforların çoğu uzay ve mekân istikametiyle ilişkilidir: yukarı-
aşağı, içeri-dışarı, ön-arka, merkez-çevre vb. Örneğin mutlu ve iyi olan yukarıda, kederli olan aşağıdadır: Ayakları yerden kesildi, havalara uçtu, bu durum moralimi yükseltti, depresyona düştüm, ruhen dibe vurdum vb. Bu tür metaforik yönelimler keyfî değildir. Onların fiziksel ve kültürel tecrübemizde bir temeli vardır. Fiziksel ve kültürel tecrübemiz uzay-mekân metaforları için olası birçok temel sağlar. Ontolojik metaforlara gelince, varlıklar açık şekilde somut ya da belirli olmadığında, onları metaforik olarak somut şeylerle ilişkilendirirsek onları kategorize edebilir, gruplayabilir, onlar hakkında konuşabilir, atıfta bulunabilir ve niceliklerini belirleyebiliriz. Örneğin zihin bir makinedir metaforunu inceleyelim: Hâlâ bu denkleme çözüm üretmeye çalışıyoruz, zihnim bugün hiç çalışmıyor, bütün gün problem üzerinde çalıştık ve şimdi pilimiz bitti, beynim durdu vb. (Lakoff, 2005, s. 36-42). Metafor aynı zamanda anlam değişmelerini ve genişlemelerini motive eden yapılandırıcı güçlerden biridir. Metaforlar kavramsal alanlar arasında bağ kurarlar ve anlam ilişkilerini (örn. çok anlamlılığı) anlamamıza yardımcı olurlar. Metaforlar, genellikle fiziksel eylem/hareket/yer sözcüklerinin zihinsel veya duygusal durumlarla ilişkilendirilmesiyle oluşurlar (Sweetser, 1990, s.19). Belirli metaforik gelişimler incelendiğinde fiziksel eylemleri karşılayan sözcüklerin birçok soyut anlamlı sözcüğe kaynaklık ettiği görülür (20). Örneğin bozulmak fiili fiziksel eylem bildiren bir sözcüktür (Makine bozuldu), ama aynı zamanda fiziksel alanın duyuşsal alanla ilişkilendirilmesi sonucu bir duygu durumunu da ifade edebilmektedir (Yapılanlara çok bozuldu). Bir başka ilginç metafor örneği de bir duygu durumu olan öfke/öfkelenmenin “yükselen su” ile ilişkilendirilmesidir (Kövecses, 1986). Fiziksel veya somut anlamda köpürmek, “suyun veya sıvının kabararak köpük çıkarması, yükselmesi”dir. Bu özellik, metafor yoluyla duygusal alanla ilişkilendirilip çok öfkelenmek için kullanılabilmektedir: Öfkeden köpürüyordu. Bu tür metafor örneklerini çoğalmak mümkündür. M e t o n i m i 23 Mecaz-ı mürsel olarak da bilinen metonimi, bir varlığı ya da unsuru, anlam bakımından ilişkili başka bir varlık ya da unsur aracılığıyla anlatma biçimidir. Yalnız edebî dilde değil günlük konuşma dilinde de metonimilerin kullanımı yaygındır. Birçoğu kalıplaşmıştır ve kolaylıkla yorumlanır: Şişeyi bir dikişte içti, Ankara bu konuda henüz bir açıklama yapmadı, Orhan Veli okumayı çok seviyorum, bu şirkette yeni yüzlere ihtiyacımız var vb. Bazı metonimilerin anlaşılması ise bağlama ve ortak paylaşıma, çıkarım gücüne bağlıdır; söz konusu bağlam 23 Metonimi için ad aktarması ve düzdeğişmece karşılıkları da kullanılabilir.
hakkında fikri olmayanlar için anlaşılmaz olabilir. Örneğin yenici gelmedi, dilci dersi iptal etmiş vb. ifadeler ancak yeni Türk edebiyatı ve dil derslerini alan dil ve edebiyat bölümü öğrencileri ya da durum hakkında ön bilgisi olanlar tarafından anlaşılır ve kullanılır. Başkaları için çağrışımsız olabilir (ayrıntılar için bk. Yule, 1996; Aksan, 2006). Metafor ve metonimi farklı süreçlerdir. Metonimi bir şeyi, diğerinin yerine geçecek şekilde kullanmamıza imkân verir. Metaforlar gibi metonimiler de gelişigüzel yahut keyfî oluşumlar değildir. Metonimik kavramlar kültürel temelleri olan, sistematik bir düşünme biçiminin ürünleridir. Örneğin “bütün yerine parça” tipi metonimilerde, bütünün yerine geçebilecek birçok parça vardır. Hangi parçayı tercih edeceğimiz bütünün hangi boyutuna odaklanacağımızı belirler (Lakoff, 2005 s. 62). Aşağıdaki alıntı, metoniminin yalnızca bir dil problemi değil aynı zamanda bir anlayış ve kavrayış problemi olduğunu göstermesi bakımından dikkate değerdir: Metonimi kültürümüzde fiilen kullanılmaktadır. Hem resimde hem de fotoğrafta portreler geleneği onun üzerinde temellenir. Benden oğlumun bir resmini göstermemi isterseniz ve size onun yüzünün bir resmini gösterirsem inanırsınız. Kendinizi onun resmini görmüş sayarsınız. Fakat size onun yüzsüz bir vücut resmini göstersem bunu garipser ve inanmazsınız (Lakoff, 2005, s. 63-64.). Metonimik ifade biçimleri değişik biçimlerde gerçekleşebilir. Aşağıda bunlardan bazıları örneklendirilmektedir: Bütün yerine parça Bu şirkette yeni yüzlere ihtiyacımız var. Ürün yerine üretici Orhan Veli okumayı severim. Çalışma odasında bir Picasso var. Kullanıcı yerine nesne Otobüsler grevde. Sorumlu insanlar yerine kurum Üniversite tasarıyı uygulamaya koymak istiyor.
Kurum yerine mekân Ankara henüz açıklama yapmadı. Çankaya sessizliğini koruyor. Washington insanların ihtiyaçlarına duyarsız (bk. Lakoff, 2005, s. 63-64). Altanlamlılık [Hyponymie] Altanlamlılık terimi çiçek ile lale ve gül arasındakine benzer bir içerme/kapsama ilişkisiyle ilgilidir. Bir şeyin anlamı, başka bir şeyin anlamını içeriyorsa aralarındaki anlam ilişkisi altanlamlılıktır. Karanfil-çiçek, kedi-hayvan, domates-sebze arasında bu tür bir ilişki vardır. İçerme/kapsama ilişkisi, belirli bir türe üye olma ilişkisidir. İçeren/üst kavram için üstanlamlılık, içerilen alt kavram için altanlamlılık terimi kullanılır (Palmer, 1981; s. 85, Yule, 1996, s. 119). Altanlamlılık, her dilde aynı olmayan hiyerarşik bir ilişki gösterir ve hiyerarşik diyagramlarla ifade edilebilir (Yule, 1996, s. 119). bitki sebze çiçek ağaç gül karanfil çam ağacı dut ağacı Şemada da görüldüğü gibi gül ve karanfil, çam ağacı ve dut ağacı hiyerarşik anlamda eşit basamaktadır. Bağdaşmazlık Aynı kategoride yer aldıkları için bir araya gelmeleri mümkün olmayan sözlükbirimler buraya girer. Örnek olarak renk anlam alanının alt birimleri olan kırmızı ve yeşil bağdaştırılamazlar. Bir nesnenin hem yeşil hem de kırmızı olduğu söylenemez. Ancak kırmızı rengi kirli sözlükbirimiyle bir araya gelebilir; bir varlık hem kırmızı hem de kirli olabilir. Diğer bağdaştırılamaz gruplar Crystal’a göre meyve türleri, çiçekler, haftanın günleri ve müzik aletleridir (1995, s. 105). Ancak burada da dil kullanımında beklenmedik durumlar olabilir.
Örnek olarak siyahbeyaz film örneğinde siyah ve beyaz renk kategorisine dâhil edilmez (Crystal, 1995, s. 105). V. Anlam değişmeleri Sözcüklerin anlamları zaman içinde meydana gelen değişmeler, başka dillerin etkisi, dil içi gelişmeler vb. nedenlerle değişmeye uğrayabilir. Anlam değişmelerinde en fazla öne çıkarılanlar, daralma, genişleme, başkalaşmadır. Bir sözcüğün daha genel ve kapsayıcı bir anlam taşırken özel ve dar anlamlarda kullanılır hâle gelmesi ve kullanıldığı bağlamlarda meydana gelen daralma ve sınırlanmalara anlam daralması denmektedir. Anlam daralmaları, sözcüğün geniş anlamıyla kullanılırken gösterdiği ögenin belli bir bölümünü, türünü, özelliğini gösterir hâle gelmesiyle ortaya çıkar. Örnek olarak geyik sözcüğü bugün “geyikgillerden, erkeklerinin başında uzun ve çatallı boynuzları olan memeli hayvan” anlamıyla kullanılmaktadır. Oysa bu sözcük Eski Türkçe dönemi metinlerinde “yabani hayvan” anlamına da gelmekteydi (Aksan, 1982, s. 215). İlgi çekici bir diğer anlam daralması örneği olarak Tanrı (Eski Türkçe teñri) sözcüğünü verebiliriz. Eski Türkçede “mavi, gök, gökyüzü, Tanrı” anlamlarına gelen bu sözcük, zamanla sadece “Yaradan” anlamını korumuştur. Diğer anlamları ise unutulmuştur. Anlam daralmasından farklı olarak bir sözcüğün, kavramın bir özelliğini gösterirken genelleşerek daha geniş bir gösterilen alanı kazanması, anlam genişlemesi olarak adlandırılır. Örnek olarak Eski Türkçede “kraliçe” anlamına gelen hatun sözcüğünün kavram alanı bugün “kadın, bayan, hanım” anlamlarına gelecek şekilde genişlemiştir. Aynı şekilde selpak bir kâğıt mendil markasının adı iken bugün “kâğıt mendil” anlamına gelecek biçimde anlam genişlemesine uğramıştır. Sözcüklerin anlamları, taşıdıkları duygusal değer açısından anlam iyileşmesine ya da kötüleşmesine de uğrayabilir. Anlam iyileşmesi örneğine Türkçede yavuz sözcüğünü verebiliriz. Eski Türkçede “kötü” anlamına gelen bu sözcük, bugün “iyi, güzel, gürbüz” anlamlarını kazanmıştır. Farsçadan alıntılanan canavar sözü ise canlı anlamına gelirken anlam kötüleşmesine uğrayarak masallarda geçen yırtıcı hayvan anlamıyla kullanılmaya başlamıştır. Sıra Sizde: Görmek, işitmek, koklamak, dokunmak, tatmak vb. duyu organlarımızla yaptığımız algılamalara dayanan fiillere algı fiilleri denir. Bu fiillerin çok anlamlılaşmaya yatkın olduğu görülür. Sizce algı fiillerinin ne gibi çok anlamlı varyantları bulunur? İşlerin bu noktaya geleceğini görmüştüm, söylediklerimi hiç dinlemedi, ne acılar tattık bu hayatta vb. örneklerde
algı fiillerinin ne tür anlamlar kazanmış olduğunu düşünelim. Sizce bu fiiller nasıl çok anlamlı hâle gelmiştir? Kaynakça Aksan, D. (1982). Her yönüyle dil, (Ana çizgileriyle dilbilim). Ankara: TDK. Aslan Demir, S. (2018). Türkçede işitme algı fiilleri metaforik anlam genişlemeleri. XIII. Uluslararası Büyük Türk Dili Kurultayı Kitabı (ss. 330-336). Crystal, D. (1995). Die Cambridge enzyklopädie der sprache. Frankfurt-New York: Campus. Fromkin, V. & Romdan, R. (1993). An introduction to language, Harcourt Brace College Publishers. Gökçe, F. (2015). Kutadgu Bilig’de kör- görmek: Çok anlamlılık, metafor ve gramerleşme. Türkbilig 29. (59-76). Ibarretxe-Antuñano, I. (1999). Polysemy and metaphor in perception verbs: A cross-linguistic study. [Yayımlanmamış doktora tezi], University of Edinburgh. İlhan, N. (2007). Geçmişten günümüze sözlükçülük geleneği ve Türk dili sözlükleri, Elazığ: Manas Yay. Kövecses, Z. (1986). Metaphors of anger, pride, and love: A lexical approach to the study of concepts. Amsterdam: Benjamins. Lakoff, G. J. (2005). Metaforlar: hayat, anlam ve dil. İstanbul: Paradigma. Leech, G. (1983). Semantics: The study of meaning. Penguin Books. Linke, A., Nussbaum M. & Portman, P. R. (1996). Studienbuch linguistik. 3. unveränderte Auflage. Tübingen: Max Niemeyer Verlag. Löbner, S. (2002). Understanding Semantics. London: Hodder Arnold. Lyons, J. (1977). Semantics I-II, Cambridge: Cambridge University Press. Lyons, J. (1983). Kuramsal dilbilime giriş. Ankara: TDK. Lyons, J. (2005). Linguistic semantics: An introduction, Cambridge: Cambridge University Press. Palmer, F. R. (1981). Semantics. Cambridge: Cambridge University Press. Stein, H. (1990). Lexikographie. Hazai, G. (ed.) Handbuch der türkischen Sprachwissenschaft içinde. Teil I (ss. 335-370) Budapest-Wiesbaden: Akadémiai Kiadó. Sweetser, E. E. (1990). From etymology to pragmatics. Metaphorical and cultural aspects of semantic structure. Cambridge: Cambridge University Press. Yule, G. (1996), The study of language, Cambridge: Cambridge University Press.
Sıra Sizde Cevap Anahtarı Görmek, işitmek, koklamak, dokunmak, tatmak gibi algı fiilleri çok anlamlılaşmaya yatkın fiillerdir. Fiziksel algılara dayanan bu fiiller fiziksel kavram alanının duyuşsal ve bilişsel kavram alanıyla ilişkilendirilmesi sonucu çok anlamlılaşabilmektedir. Örneğin koklamak/koku almak fiilleri şüphelenmek anlamı kazanabilmektedir: Burnuma tuhaf kokular geliyor vb. Görmek fiili tecrübe etmek anlamı kazanabilir. Dokunmak fiili duygusal açıdan etkilemek anlamını kazanabilmektedir: Bu hâli içime dokundu, söyledikleri bana çok dokundu vb. anlamına gelebilmektedir. Fiillerin bu şekilde çok anlamlılaşması, bir kavram alanını başka bir kavram alanıyla ilişkilendirmek yoluyla olduğu için metafor olgusuyla ilgilidir. Konuyla ilgili ayrıntılı okumalar yapmak isteyenler Ibarretxe-Antuñano 1999, Gökçe 2015, Aslan Demir 2018 vb. alanyazına bakabilir.
11. Ünite GÖSTERGEBİLİM Dr. Öğr. Üyesi Barış AYDIN Kazanımlar Bu ünite sonunda; • Göstergebilimin temel kavramlarını anlayacak, • Göstergebilimin tarihsel gelişimini öğrenecek, • Göstergebilim/dilbilim ilişkisini kavrayacak, • Temel göstergebilim anlayışlarını öğrenecek, • Güncel göstergebilim çalışmaları hakkında fikir edineceksiniz. Anahtar kavramlar • Dizge • Gösterge • Gösteren • Gösterilen • Gönderge • Görüntüsel gösterge • Belirti • Simge • Belirtke Tartışma soruları 1. “Göstergebilim” denilince aklınıza gelen beş kavramı söyleyiniz. 2. Türkiye’de göstergebilim çalışmalarına yön veren, 2016 yılında kaybettiğimiz ünlü araştırmacı ve yazar kimdir? İçindekiler Giriş I.Göstergebilimin Evrimi I.1. Ferdinand de Saussure’ün Göstergebilim Anlayışı
I.2. Charles Sanders Peirce ve Göstergebilim I.3. İletişim Göstergebilimi I.4. Roland Barthes ve Anlam Göstergebilimi I.5. Umberto Eco ve Kültür Göstergebilimi I.6. A. J. Greimas ve Göstergebilim I.6.1. Anlatım ve içerik düzlemleri I.6.2. Anlatı Şeması I.6.3. Göstergebilimsel Dörtgen Sonuç Giriş “Dil dünyayı resmeder.” Wittgenstein Bir bilim dalı olarak 1960’lı yıllarda karşımıza çıkan göstergebilim, özellikle R. Jakobson ve L. Hjelmslev’in çalışmaları ile vücut bulmuştur. Saussure’ün göstergebilim anlayışında “toplumsal yaşamda göstergelerin yaşamının araştırılması” (1985, s. 33) olarak özetlenen göstergebilimin nesnesi “gösterge dizgeleri” olurken Saussure’den bir ölçüde kopuşu ifade eden 60’lı yıllardaki çalışmalarla da “anlam dizgeleri” açıklanmaya çalışılmıştır. Bu tarihlerde, araştırma nesnesi açısından ortaya çıkan farklılaşma terim seçiminde de karşımıza çıkmış ve “semiyotik” terimi “semiyoloji” terimine yeğlenmiştir. Bugün artık Türkçede “göstergebilim” dendiğinde bu ayrım ortadan kalkmaktadır. “Semiyoloji” terimi “… F. de Saussure tarafından Yunanca, sémeon (gösterge) ve logos (bilim, inceleme) sözcüklerinin birleşimiyle oluşmuştur” (Kıran ve Kıran, 2018, s. 421). Kökenbilimsel bu yaklaşım da ortaya koyuyor ki göstergebilim, özellikle de Saussure’ün işaret ettiği anlamda göstergebilim “göstergelerin genel bilimi olarak tanımlanır” (a.g.e., s. 421). Saussure’ün “toplumsal yaşamda göstergelerin yaşamının araştırılması” tanımından hareketle yaşamda anlam taşıyan, bu anlamda üzerinde bir uzlaşının olduğu her şey göstergebilimin inceleme alanında yer alır. Anlamsal uzlaşıya en iyi örneği oluşturan ve bir “göstergeler dizgesi” olan dil de elbette göstergebilimin alanına girecektir. Yapısalcılıkla özdeşleşen göstergebilim insanın yaşamına yön veren her edimin bir dizgeye bağlandığını ve anlam olgusunun, dizge içinde yer alan öğelerin kendi aralarında kurdukları ilişkilerden meydana geldiğini vurgulamıştır. Böylece her tür anlam olgusunu bireysel, toplumsal ve ekinsel düzlemlerde bir iletişim şeması içinde
değerlendirerek, öğeler arası ilişkilerin kurduğu bir dizge içinde ele almıştır (Öztokat, 2015). Bugün artık dilin bir iletişim dizgesi olduğu konusunda genel bir uzlaşı bulunmaktadır. Uzlaşıya dayalı her iletişim dizgesi gibi dil de üzerinde uzlaşılmış göstergelerden yararlanır. Yani “[…] uzlaşımsal olarak anlam taşıyan her şeyin ve bunun özel bir durumu olan dilin incelenmesi göstergebilimin alanına girer” (Kıran, Kıran: a.g.e., s. 421). Kimi araştırmacılara göre dilbilimin kapsayanı, kimilerine göre kapsananı olarak değerlendirilen göstergebilim, tıpkı dilbilim gibi, yaşamı, özellikle de iletişimin en önemli aktörü olan insanı daha iyi anlamayı amaçlamaktadır. Bu “insanı anlama çabası”, insanı çevreleyen anlamlar evreni ile ilgili ipuçları yakalama çabasıdır. Bu çaba da bilimsel düşüncenin olmazsa olmaz ilk evresini oluşturmaktadır. Bu yanıyla göstergebilim hastasına tanı koymaya çalışan bir tıp doktorunun da bir cinayeti aydınlatmaya çalışan cinayet masası dedektifinin de reklam metni ya da görseli hazırlayan reklamcının da işini kolaylaştıracak, anlamlandırma dizgelerini çözebilecek becerileri, en azından duyarlılığı, kazandıracaktır. R. Barthes’a göre göstergebilim “kodları ve onların değerlerini inceleyen dilbilimin bir dalıdır” (Akt. Kıran, Kıran:,a.g.e., s. 421). Kod, göndericinin oluşturduğu iletiyi, onu yorumlayacak olan alıcıya aktarmaya yarayan, uzlaşısal göstergeler dizgesidir. Fizikçi Shannon ve Weaver’ın (elektronik) iletişim şemasından da hatırladığımız, iletinin alıcıya ulaşmasını sağlayan kod, bir elektrik akımı, herhangi bir dilde oluşturulmuş yazılı ya da sözlü ileti, bir jest ya da bir mimik olabilir. Dil dışı göstergesel iletişim biçimi olarak anlam içeren ve anlam ileten tüm eylem (ağlama, gülümseme, …) ve nesneler (tablo, hediye paketi, çiçek, …) de göstergebilimin inceleme alanına girer. Bu noktada, P. Guiraud’nun (1994) yaptığı gibi kodlarla (ritüeller, oyunlar, …) göstergeleri (flama, tabela, üniforma, takma adlar, …) birbirinden ayırmak önemli olacaktır. Bu ayrım uzlaşısallığın temel alındığı bir ayrımdır. Fransızca (kod) yazılmış (kodlama süreci) bir mektubu (ileti) internet üzerinden (kanal) arkadaşına (alıcı) gönderen bir öğrencinin (gönderici) isteği, mektubunda anlatmak istediklerinin arkadaşı tarafından doğru anlaşılması ve yorumlanması (kod çözme süreci) olacaktır. Alıcının iletiyi (mektupta anlatılanları) anlayıp yorumlayabilmesi için göndericinin kullandığı kodu (yani Fransızcayı) kullanıyor olması gereklidir. Aksi takdirde, örneğin X televizyon yayın sağlayıcısının yayınını Y televizyon yayın sağlayıcısının “dekoder”i ile izlemeye çalışan bir tüketicinin nafile çabasının ötesine geçilemez. Yayın sağlayıcı örneğindeki dekoderlerin uzlaşı sağlanmış kodu çözebilecek donanıma sahip olma gerekliliği gibi, tüm
iletişim dizgeleri benzer uzlaşılar gerektirir. Elbette insan iletişimi elektronik iletişimin çok ötesinde, oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir. Göstergesel göstergeler başlığı altında incelenen devinimbilim (Fr. kinésique) dilsel iletişime eşlik eden, destekleyen ya da tamamlayan jestler ve mimikler gibi hareketleri de içeren iletişim dizgelerini incelerken, aralıkbilim (Fr. proxémique) kültürden kültüre yakınlaşan ya da uzaklaşan iletişim mesafesini inceler. Örneğin Japonya’da iletişim sırasında kişiler arasında uzaklaşan mesafe, Latin Amerika ülkelerinde oldukça azalmakta hatta iletişimde temas da devreye girmektedir. Göstergesel göstergeler duyuları da içermektedir. Kokular, tatlar ve dokunma da anlam içerebilir. İyi ya da kötü kokular; görme engellilerin kullandığı Braille alfabesi, bizi bir anda çocukluğumuzdaki bir sahneye taşıyan bir tat göstergesel göstergelere örnek olabilir. Koku alma duyusunu ilgilendiren göstergeler iyi ve/veya kötü koku bağlamında karşımıza çıkar ve “iyi kokular bitkisel kaynaklıdır: çiçekler, otlar; kötü kokular hayvansal kaynaklıdır: ter, süt dışkı” (Kıran, Kıran, a.g.e, s. 422). Yazınsal metinlerde de kötü koku deyince karşımıza çiçekler otlar değil; hayvan kaynaklı kokular çıkar: “… Dünya kokularla doludur, dünyanın bir parçası olan bu topraklar da öyle. Ormanda bir hayvan mı öldü, çok geçmeden çürümüş bir koku, ölümü haber verir” (Saramago). Kişilerin betimlemelerinde bile iyi insan güzel kokuyla, bitki kaynaklı kokularla anlatılır okuyucuya: Yumuşak, sessiz adımları, yürürken bastığı yerdeki karıncaları, taşı toprağı kollaması ve kendisiyle bir tutması; mavi bir yel olarak eserken uzaklardan buram buram çiçek ve yabani ot kokuları taşıması; dilindeki sükûnet, gözlerindeki şefkat de öteki başı mest ediyor; kendi âlemine buyur ediyordu (Şafak, 2017, s. 32-33). I. Göstergebilimin Evrimi: Gösterge kuramlarının temelinde dilbilimle bir biçimde tanışmış herkesin aşina olduğu, gösteren, gösterilen ve gönderge kavramlarını birleştiren ünlü göstergebilimsel üçgen yatar. Şekil 1: Göstergebilimsel üçgen
Şekil 1’de görüldüğü üzere gösterilen (içerisine sıvı konulan, cam veya plastikten yapılmış, dar ağızlı uzun kap (TDK)) dilsel içeriğini, sözlük anlamını, zihnimizde oluşan kavramı ifade etmektedir. Bu örnekte “şişe” göndergesinin göstereni /ş.i.ş.e/ ses dizisidir. Gönderge ise şekilde de görüldüğü gibi göndermede bulunulan dil dışı gerçekliktir. Korkut’a (2017, s. 61) göre sözcelem, sözce(ler) üretme durumunu, koşullarını, sürecini belirten bir terimdir. Korkut (a.g.e) sözceleme kuramının her sözün kim tarafından, kime hangi an ve yerde söylendiğine göre bir anlam kazandığı düşüncesiyle oluşturulduğunu aktarmaktadır. Farklı göstergebilim anlayışlarını ele alacak olursak önce F. de Saussure ve C. S. Peirce’den başlamak gerekir. I.1. Ferdinand de Saussure’ün Göstergebilim Anlayışı: Dil/söz karşıtlığında vücut bulan dilbilim anlayışıyla Saussure, göndergeyi dışlayarak gösteren/gösterilen karşıtlığına yoğunlaşır. Bu nedenle de ünlü dilbilimcinin göstergebilim anlayışının dilsel göstergebilim olduğunu söyleyebiliriz. “XX. Yüzyılın başlarından beri, özellikle Saussure’le dilbilime egemen olan ve çeşitli akımların temelini oluşturan bir ilke, dilin bir dizge (sistem) olduğudur. Geleneksel dilbilgisinin ve dilbilimin doğrudan doğruya sözcüklere ağırlık veren, onları ön planda bulunduran tutumuna karşı çıkan Saussure, gösterge kuramıyla dilin bir sözcükler terimler listesi değil, birbiriyle sıkı ilişkiler içinde işleyen bir göstergeler bütünü olduğunu ileri sürmüş ve kanıtlanmıştı” (Aksan, 1998, s. 20) Saussure’e göre dil bir toplumsal kurumdur ancak birçok açıdan diğer siyasal, hukuki kurumlardan ayrılır. Düşünceleri ifade eden göstergeler dizgesi olarak tanımladığı dilin bu özelliğiyle sağır-dilsiz alfabesi, simgesel ritüeller, nezaket biçimleri, askerî belirtkeler vb. ile karşılaştırılabileceğini söyler ve dilin bu dizgelerin hepsinden daha önemli bir dizge olduğunun altını çizer (Saussure, a.g.e., s. 33). Bu bakış açısından hareketle Saussure, “sosyal yaşamın içindeki göstergelerin yaşamını inceleyecek bir bilimin tasarlanabileceğini” ifade eder. Bu bilimin toplumruhbilimin, bu nedenle de genel ruhbilimin bir bölümünü oluşturacağını söyler ve bu bilime de “semiyoloji” adının verileceğini ekler. Ünlü dilbilimci “bu bilim bizlere göstergelerin ne olduğunu ve hangi yasalara bağlı olduğunu öğretecek” diyerek semiyoloji olarak ifade ettiği bu bilimin işlevi üzerinde de durur (Saussure, a.g.e., s. 33). Saussure göstergebilimi genel bir bilim, dilbilimi de onun bir parçası olarak görür.
Şekil 4: Saussure’e göre göstergebilim/dilbilim ilişkisi Göstergebilimin gerçek yerini belirlemenin psikologların işi olacağını, dilbilimcinin görevinin ise göstergebilimsel olguların bütününde dilden özel bir dizge yaratacak olan şeyi tanımlamak olduğunu (Saussure, a.g.e., s. 33) ifade eden Saussure’ün bu görev dağılımıyla ruhdilbilimin de temellerini attığı söylenebilir. Ruhbilimci: Dilbilimci: göstergebilimin yerini belirler tanımlar Şekil 5: Saussure’e göre göstergebilim görevleri Genel Dilbilim Dersleri’nde Saussure’ün göstergebilimin neden henüz özerk bir bilim olarak tanınmadığı sorusuna da yanıt aradığı görülmektedir. Bu soruya doğrudan verdiği ilk yanıt “bir daire içinde dönüp durmamız” şeklinde olmuştur. Bir taraftan göstergebilim sorunun doğasını anlamada dilden daha özge bir şey olmadığını savunan Saussure; diğer yandan dile kendinden yola çıkarak, kendi içinde değil; başka şeylerin, başka bakış açılarının temelinde yaklaşıldığından yakınmıştır. Ünlü dilbilimci, insanların dilde dilin gerçek doğasıyla ilgili tüm araştırmaları silip götüren isimlendirmeden başka bir şey görmemesinden de ayrıca yakınmaktadır. Bireyde gösterge mekanizmasını inceleyen psikolog bakış açısını da en basit yöntem diyerek eleştiren Saussure, bu yöntemin bireysel gerçekleştirmenin ötesine geçemeyip doğası gereği toplumsal olan göstergeye dokunmadığını iddia eder. Saussure’ün temellerini attığı “yapısalcı yaklaşımdan iletişim göstergebilimi, anlam göstergebilimi ve anlatı göstergebilimi ortaya çıkmıştır” (Kıran, Kıran, a.g.e., s. 425). I.2. Charles Sanders Peirce ve Göstergebilim: Benveniste (1974, s. 43), Genel dilbilim sorunları II adlı eserinde Saussure’ün “göstergebilimin sadece etki alanının nerede sınırlı olduğunu görmek için yapacak çok şeyi olacaktır” (Saussure, 1957, s.19) sözünü alıntılayarak başladığı “dilin semiyolojisi” başlıklı bölümünde Saussure ve Peirce’den “iki zıt dâhi” diye bahseder. Gerçekten de daha sonra açıklık getireceği üzere bu
“iki dâhinin” ortak noktalarının yanında birbirlerine zıt düştükleri yanları da oldukça fazladır. Benveniste her ikisinin de birbirlerinden habersiz ve aynı dönemde, Locke’un bütün yaşamını “gösterge ve anlam”a adayarak oluşturduğu genel gösterge kuramı projesini devam ettirme isteklerini bir ortak nokta olarak sunar. Göstergebilimi, “göstergelerin resmi doktrini” olarak tanımlayan Peirce (1931-58: 2.249. Akt. Chandler, 2007, s. 3) göstergebilim anlayışını dilbilimle değil mantıkla birleştirir. Hatta “dille ilgili özel hiçbir şey formüle etmez”. Ona göre “dil her yerde ve hiçbir yerdedir; dilin işleyişiyle ilgilenmez” (Benveniste, 1974, s. 44). Peirce için üçlü ayrımların ayrı bir yeri vardır. Ona göre zihnin işleyişindeki mantık her şeyi üçlü basamaklar hâlinde değerlendirme eğilimindedir: Birincilik, ikincilik ve üçüncülük. “1. Birincilik: Başka bir şeye gönderme yapmaksızın ya da başka bir şeyle ilişki taşımaksızın var olanlar. 2. İkincilik: Başka bir şeyle ilişkisi olan; ancak herhangi üçüncü bir kendilikle ilişki taşımaksızın var olanlar. 3. Üçüncülük: İkinci kendilikle ilişki içerisinde olan birincisiyle ve birbiriyle ilişki içerisinde olabildiği kadar ilişki içerisinde olanlar” (Merrell, 2000: 32. Akt. Özmakas, s. 2009). Özmakas’ın (2009) aktardığı örnekte Merrel, yukarıda geçen kategorileri somutlaştırmak için Picasso tablosu örneğini verir: “Birincilik, Picasso’nun bir tablosundaki iki boyutlu dikdörtgen biçimindeki renk beneği olabilir. İkincilik ise bu beneğin resimdeki öteki dikdörtgen, üçgen ve düzensiz beneklerle olan karşılıklı ilişkileri olabilir. Üçüncülük ise resme bakan bir kişinin tüm bu benekleri zihninde üç boyutlu olarak birbirinin önüne arkasına, sağına soluna koymasıdır” (Merrell, 2000, s. 32). Peirce’in üçlü basamaklar mantığı göstergebilimsel üçgenden bildiğimiz gösterilen, gösteren ve gönderge kavramlarının yerine gösterge, yorumlayan ve nesne kavramlarını koyar. Düşünür bu üç kavramı da yine üçlü basamaklara ayırır:
Şekil 2: Peirce’in göstergebilimi Göstergebilim anlayışını dilbilimden çok mantıkla ilişkilendirdiğini söylediğimiz Peirce, dili sözcüklere indirger. Sözcükleri de gösterge olarak nitelese de özel bir kategoride değerlendirmez. Ona göre sözcüklerin büyük bölümü simge (İng. symbol), bazıları da belirtidir (İng. index). Peirce belirti için işaret sıfatlarını örnek olarak sunar. Şekil 2’de gösterilen görüntüsel gösterge (İng. icon), belirti (İng. index) ve simge (İng. symbol) üzerinde en çok durulan üçlemedir. Görüntüsel gösterge gösteren ve gösterilenin birbirine en yakın olduğu göstergedir. “Görüntüsel (veya görsel) göstergelere en iyi örnek portrelerdir. Burada gösteren ile gösterilen arasında belli bir uzlaşı değil, gerçek bir benzerlik söz konusudur. Örneğin, Ernesto Che Guevara’nın portresi dünyanın her yerinde, herhangi bir uzlaşmaya gereksinim duyulmadan, gösteren ile gösterilen arasında gerçek bir benzerlik ilişkisi kurulmasını sağlar” (Aydın, 2016, s. 230). Figür 1: Fotoğrafçı Alberto Korda’nın Ernesto Che Guevara portresi
Belirti olarak adlandırılan göstergelerde gösteren ve gösterilen arasında yoğun bir neden/sonuç ilişkisi vardır. “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” atasözümüzde ateş (gösterilen / neden) ve duman (gösteren / sonuç) arasında kurulan neden/sonuç ilişkisi dilbilimciler ve göstergebilimcilerce en çok kullanılan örnektir. Bu örnekte “duman” olası bir ateşin varlığının belirtisidir. Ateş ve duman arasında fiziksel bir bağ bulunur ve bu bağ Peirce’in üçgeninden (Şekil 2) tanıdığımız yorumlayandan bağımsızdır. Belirtiyi görüntüsel göstergeden ayıran özelliği “nesnenin varlığı” durumudur. Ateş vardır dolayısıyla duman çıkmaktadır. Oysa görüntüsel göstergeye örnek olarak verdiğimiz Ernesto Che Guevara portresi, Guevara’dan bağımsız olarak varlığını sürdürmektedir. Yani “[…] belirti nesnesini önsel olarak gerektirir, oysa ikon nesnesi olmasa da benzerlik ilişkisinden ötürü nesnesinin yerini tutabilir” (Büker, 1985. Akt. Kıran, Kıran, a.g.e., s. 430). Yukarıda kuramsal boyutunu açıklamaya çalıştığımız belirti kavramı, hayatın her alanında, her uğraşıda ve meslekte karşımıza çıkmaktadır. Bir tıp doktoru için hastasında gözlemlediği özel bir döküntü belli bir hastalığın belirtisi olabilir. O döküntüler (sonuç) teşhisi konulan hastalıktan (neden) bağımsız olamaz çünkü. İkisi arasındaki fiziksel bağ iyi eğitim almış tıp doktorunun yorumundan bağımsızdır ve o döküntüler söz konusu hastalığın varlığına bağlıdır. Bir binanın kolonlarında düşey çatlaklar varsa kolon artık basınca dayanamıyor demektir. Bu çatlaklar, bir inşaat mühendisi için, kolonun dayanamayacağı kadar büyük bir basıncın belirtisidir. Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi belirti ile nesnesi arasında varlık ilişkisi söz konusudur ve örneklerdeki uzmanların atlamaması gereken öneme sahiptir. Simge üzerine kafa yoran Peirce, öncelikle gösterge ile nesne arasında bir nedensizlik olduğunu görür. Gerçekten de /barış/ kavramı için “zeytin dalı” simgesinin seçilmesinin arkasında biçimsel benzerliğe dayalı bir neden yoktur. Bu seçim bir uzlaşının sonucudur ve bu uzlaşı nedeniyledir ki “yorumlayan” özne bir zeytin dalı resmi gördüğünde zihninde barış kavramını oluşturur. Demek ki bir göstergenin simge olabilmesi için uzlaşının yanında yorumlayanın varlığı da önem arz etmektedir. Terazi üretimi yapan bir işletmenin kapısında bulunan bir terazi resmi görsel bir göstergedir. Aynı resim bir adliye sarayının duvarında ise bir simgeye dönüşür. Çünkü artık aynı görsel gösterge soyut ve sayılamayan bir kavrama, yani adalete gönderme yapmaktadır. Diğer bir deyişle, adalet sarayının duvarında bulunan terazi, toplumsal bir uzlaşmanın sonucu olarak adalet (denge) kavramına gönderme yapar (Aydın, a.g.e., s. 231).
Figür 2: /Adalet/ kavramının simgesi Elbette her simge evrensel uzlaşıyla oluşmayabilir. Aynı görüntüsel gösterge bir toplumdan diğerine farklı bir kavramın simgesine dönüşebilir. Üstelik aynı kavram için farklı toplumlarda ya da aynı toplumda farklı zamanlarda değişik simgelerde uzlaşıldığı da olur. Aynı toplumda farklı grupların tek bir kavram için ayrı simgelerde uzlaşması bile rastlanılabilen bir durumdur. /Barış/ kavramından devam edelim. Evrensel nitelikte bir uzlaşının olduğu “zeytin dalı”nın yanında “beyaz güvercin” de yorumlayanın çağımızda aynı kavramı düşünmesine neden olacaktır. Üstelik aynı güvercin Yunan mitolojisinde aşkın ve hayatın yenilenmesinin simgesiyken… Eski Japonya’da ise kılıç taşıyan güvercin savaşın bitişinin simgesiydi. Güvercin Hristiyanlıkta da kurtuluşun ve tanrının affediciliğinin simgesi olarak kabul edilmektedir. Pablo Picasso’nun çizimiyle güvercin, 1949 Barış Kongresi’nin amblemi olarak seçilmiş ve barışın modern simgeleri arasına girmiştir. Birçok kültürün kutsal saydığı ökse otu da barışı ve aşkı simgeler. Üstelik ökse otundan yapılmış bir ok İskandinav mitolojisi tanrıçası Freya’nın oğlunu öldürmüşken. Freya bu olay sonrası barışın simgesi olarak seçse de ökse oku kapılarda dostluğun simgesi olarak asılmaktadır. Üzerinde İtalyanca “barış” anlamına gelen “PACE” yazılı gökkuşağı renklerindeki “Pace bayrağı” (barış bayrağı) 2002 yılında Irak Savaşı’nı protesto etmek için düzenlenen “pace da tutti balconi” (Tüm balkonların barışı) kampanyasında popüler olmuştur. Bayrak, Yunan ve İskandinav mitolojilerinde tanrı ve insan arasındaki köprüyü simgeleyen gökkuşağının modern bir yorumu olmuştur. İncil de Nuh’a tufanın bittiğini ve tanrının insanları bağışladığını göstermek için bir gökkuşağının ortaya çıktığını anlatır. /Barış/ kavramının bir başka simgesi ise kırılan tüfek göstergesidir. Bu gösterge 1921 yılında İngiltere’de kurulan Savaş Karşıtları ve ona bağlı kuruluşlarca barışın simgesi olarak kullanılmaktadır.
Figür 3: /Barış/ kavramıyla ilgili göstergeler Tüm örnekler de gösteriyor ki Peirce’in göstergebilim yaklaşımı daha çok görsel göstergelerin çözümlenmesi olarak ortaya çıkmaktadır. Görsel gösterge Belirti Simge Nasıl gösterir? benzerlik nedensellik uzlaşı Örnekler resimler, heykeller, duman/ateş, sözcükler, sayılar, haritalar bulut/yağmur, bayraklar belirti/hastalık Süreç görebilme sonuç çıkarma öğrenme zorunluluğu Tablo 1: Peirce’in üç göstergesi Yukarıdaki tablonun özetlediği gibi nesne, görsel göstergelerde benzerlik, belirtilerde nedensellik, simgelerde ise uzlaşı ile anlam kazanır. Görsel göstergede yorumlayan benzerliği görür, belirtide ise sonuç çıkarır. Simgeyi anlamlandırabilmesi için ise öznenin (kuralı) öğrenme zorunluluğu vardır. Zeytin dalı ya da güvercin resmine bakan bir çocuk, eğer bunların /barış/ kavramının simgesi olduğunu öğrenmediyse (Tablo 1) sadece gördüğünü anlamlandıracak, dolayısıyla onun için bu iki resim sadece görsel gösterge olarak kalacaktır. Rıfat’a (1992, s. 22) göre simge, “yorumlayan olmadığında kendisini gösterge yapan özelliği bulunmayan göstergedir”. Tablo 1’de yorumlayanın simgeyi uzlaşı yoluyla ve bir öğrenme süreci sonucunda nesneyle ilişkilendirebileceğini görmüştük. Bu yanıyla dilin de simgeye örnek oluşturduğu söylenebilir. İster ana dilinin edinim sürecini ele alalım, ister bir yabancı dilin öğrenim sürecini; öğrenen özne (bu sürecin yorumlayanı), üzerinde uzlaşıya varılmış bir kurallar dizgesi olan dili öğrenmek (ya da edinmek) zorundadır. Aksi durumda iletişim şemasından bildiğimiz iletinin kodunu çözme ve iletiyi yorumlama süreci başarısız olur. Bir alıcıdan, bilmediği (öğrenmediği) bir kodda (dilde) kendisine ulaşan iletiyi çözümlemesi beklenemez. Bir dili edinme ya da öğrenme sürecinde öğrenen özne, uzlaşı sonucunda bir nesneye karşılık gelen belli bir sözcüğün; o sözcüğü oluşturan uzlaşılmış harflerin ve o harflerin uzlaşı yoluyla yerini tuttuğu seslerin bilgisini içselleştirir. Bu kurallardan habersiz ya da eksik bilgi sahibi birey, gördüğü harfleri yanlış sesletebilir; ortaya anlamsız ya da üzerinde uzlaşılmış başka bir sözcük/nesne
ilişkisi ortaya çıkabilir. Örneğin /ş.a.k.i/ sözcüğünü oluşturan harflerden ilkini /s/ harfine karşılık gelecek biçimde sesleten özne ortaya /s.a.k.i/ gibi bambaşka anlamı olan bir sözcük çıkaracaktır. İlgili sese karşılık gelen her harf bir simgedir. Çünkü o dili konuşanlar tarafından üzerinde uzlaşılmıştır ve öğrenilmesi zorunludur. O seslerden (ve/veya harflerden) oluşan sözcükler için de aynı şey geçerlidir. “İçerisine sıvı konulan, cam veya plastikten yapılmış, dar ağızlı uzun kap” (TDK) olarak tanımladığımız nesne ile “şişe” sözcüğü arasında bir nedensellik yoktur. Buradaki ilişki uzlaşısaldır ve kurala dönüşmüş bir alışkanlıktır. Aynı nesnenin Fransızcada “bouteille” sözcüğü ile karşılanıyor olması bu ad vermenin nedensizliğine bir örnek olduğu gibi, kuralı öğrenmeden yorumlayıcının anlam oluşturamayacak olmasına da bir örnek olarak verilebilir. şişe ş.i.ş.e bouteille butɛj Şekil 3: Ses/sözcük/gösterge Ch. S. Peirce’ın göstergebilim anlayışı görsel göstergelerin çözümlenmesinde işlek bir kuramdır. Ancak söylem/metin çözümlemeleri için olanakları sınırlıdır. F. de Saussure göstergenin toplumsal işlevi üzerinde dururken, Ch. S. Peirce göstergenin mantıksal işlevini vurgular. Bu iki özellik birbirleriyle sıkı bir ilişki içindedir ve bugün aynı bilim dalı için bu iki terim, “semiyoloji” ve “semiyotik” kullanılır. Avrupalılar F. de Saussure geleneğini sürdürdüğü için semiyoloji, Amerikalılar ise semiyotik terimini kullanırlar” (Kıran, Kıran, a.g.e., s. 431).
Sıra Sizde 1) Bir göstergenin simge olabilmesi için I. Uzlaşının varlığı, II. Yorumlayanın varlığı, III. Anlamlı ve ilişkili bir neden durumlarından hangileri gerekli değildir? A. Yalnız I B. Yalnız II C. Yalnız III D. I ve II E. II ve III I.3. İletişim Göstergebilimi: İletişim göstergebiliminin en önemli temsilcileri E. Buyssens, G. Mounin ve L. Prieto’dur. İşlevselcilikten aldıkları “iletişim” ilkesi ile dil dışı göstergelerde gösteren/gösterilen ilişkisini inceleyen bu akım, gönderici tarafından iletişim amacıyla üretilen ve alıcı tarafından algılanması beklenilen bir gösterge türü olan belirtkeler üzerinde durur. Belirtke zaman zaman belirti ile karıştırılsa da temelde belirtilerde neden/sonuç ilişkisi (ateş/duman) varken belirtkelerde gösteren ile gösterilen arasında bu tür bir nedensellik yerine uzlaşısal bir ilişki bulunur. Birden kapkara olan bir gökyüzü ve bulutlar, yaklaşan bir yağmurun belirtisi olabilir ama ne gökyüzünün ne de bulutların böyle bir bilgiyi insanlara ulaştırma amacı söz konusu olabilir. Bu belirtinin bir belirtkeye dönüşmesi ancak bilinçli olarak bir ileti aktarma isteği ile gerçekleşir. Örneğin hava şartlarının kötüye gideceğini haber veren bir flamanın limana çekilmesiyle tüm belirtiler bir belirtke yardımıyla ilgililere iletilir (Aydın, a.g.e., s. 230). Denizcilikte denize adam düştüğünü belirtmek için çekilen sarı ve kırmızı renklerden oluşan aşağıdaki flama, bir yelken yarışında oluşan hareketliliğin, yani “denize adam düştüğünün” belirtisinin iletişim amacıyla, bilgi aktarma isteğiyle belirtkeye dönüşmüş hâlidir. Figür 4: “Denize adam düştü” flaması
Kıran ve Kıran’ın (a.g.e., s. 426) aktardığına göre “İletişim göstergebilimi anlam olgusunu yeterince kullanmadığı için en iyi sonuçlara yazı ve trafik işaretleri alanında ulaşmıştır. Aynı biçimde, amaçlı ya da istemli bir ileti olarak reklam da iletişim göstergebilimin konusu olabilir”. I.4. Roland Barthes ve Anlam Göstergebilimi: Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, R. Barthes göstergebilim için “kodları ve onların değerlerini inceleyen dilbilimin bir dalıdır” (Akt. Kıran, Kıran, a.g.e., s. 421) der. Yani Barthes, Saussure’ün aksine, göstergebilimi dilbilimin içinde değerlendirir. Şekil 6: Barthes’a göre göstergebilim/dilbilim ilişkisi Göstergebilim bir tür serüvendir Barthes için: … Bir göstergebiliminin toplumsal eleştiriyi canlandıracağını, Sartre’ın, Brecht’in, Saussure'ün böyle bir tasarıda el ele verebileceğini düşünmüştür başlangıçta. Toplumun kendi yarattığı birtakım kalıpları nasıl olup da doğal anlamlar gibi gördüğünü ve kullandığını anlama, anlarken de betimleme uğraşını iş edinmiştir kendine. Seçkin bir söylence avcısıdır Barthes, toplumsal söylenceleri kovalar her yerde. Kendine özgü birtakım “diller” ya da anlatım yöntemleri üstüne bir dildir göstergebilim ona göre ve işlemsel kavramları açısından dilbilimden kaynaklanır; sınır tanımaz, çünkü tüm göstergelerin bilimidir (Barthes, 1979, s. XIX-XX). Barthes, gösterge dizgelerinin dilden ayrı tutulamayacağını savunur ve göstergelerin dilden bağımsız bir şekilde anlam iletemediklerini söyler. Göstergelerin (nesne, davranış ya da imgeler) dilin doğrulamasına, ifadesine ya da yinelemesine muhtaç olduğunu vurgulayan Barthes; dilsel olmayan bir göstergebilimin varlığına da inanmaz (Kıran, Kıran, a.g.e., s. 426- 427). Yaşadığımız dünyadaki anlam içeren her türden olaya göstergebilimsel yaklaşımı aktaran Barthes ve onu izleyen göstergebilimciler modadan, gastronomiye; otomotivden müziğe; sinemadan yazınsal metinlere uzanan geniş bir çözümleme alanı oluşturmuşlardır. Barthes, göstergenin iletişim özelliğinin ötesine geçerek aktarılan düz anlamın yanında yan anlamlarla da ilgilenmiştir.
I.5. Umberto Eco ve Kültür Göstergebilimi: Eco’nun göstergebilim anlayışının iletişim göstergebilimi ile anlam göstergebiliminin bileşkesi niteliğini taşıdığını söyleyebiliriz. Zira Eco’ya göre “göstergebilim, bir iletişim süreci olarak düşünülen kültürel olguların incelenmesidir” (akt. Kıran, Kıran: a.g.e., s. 427). Yazar, “bir gösterge başka bir şeyin yerine anlamlı olarak geçebilecek herhangi bir şeydir” diyerek göstergenin tanımını geniş tutmuş; göstergebilim tanımından da anlaşılacağı üzere kültür göstergebiliminin öncüsü olmuştur. Eco, A Theory of Semiotics başlıklı yapıtında iletişim aracı olan dilin yapısını kodların oluşturduğunu ve kod olmaksızın seslerin anlam kazanamayacağını savunmuştur. Bu düşünceden yola çıkarak bir “kodlar kuramı” geliştiren Eco’ya göre bu kuram “göstergenin kültürel birim konumunu hesaba katarak, göstergelere nasıl olup da birçok anlam yüklenebildiğini, anlamın, dil kullanıcısının ya da gösterge sisteminin yeterliliğinden nasıl türediğini ve sonuç olarak yeni anlamların nasıl üretilebildiğini açıklamaktadır” (Akt. Demir, 2009, s. 116). I.6. A. J. Greimas ve Göstergebilim: Greimas, göstergebilimin konusunu “toplumsal ve bireysel söylemi biçimlendiren anlamsal yapıların açıklanması” olarak gören ve bu saptamayla anlam vurgusu yapan; bunun yanında “insanın anlamı denetlediğini, ancak her konuda, her zaman anlamın efendisi olmadığını” savunan Coquet (1984, s. 21; 1997, s. 12) gibi anlamı insanla birlikte ele almıştır (Kıran, 2009, s. 6). Anlambilim üzerine uzun çalışmalarının ardından “anlatısal izlek” kavramını geliştiren Greimas, 1966’da yayımladığı Yapısal Anlambilim başlıklı kitabında sözcük anlambiliminin temellerini atmıştır. Yazar, toplumlarda sözcüklerin anlamlandırılması konusunda da çalışmalar yürütmüş ve metindilbilim için sözdizimsel ölçütü değil anlam ölçütünü ana eksen olarak belirlemiştir (Aydın, 2017, s. 58-59). Yücel’e (2008, s. 128) göre “[Her şey] bir göstergeler evreninde yaşadığımızı gösterir bize, özgül işlevleri ne olursa olsun, insan evreninde yer alan her nesnenin, her olgunun aynı zamanda bir gösterge niteliği taşıdığını, bir göstergeler dizgesine katıldığını kanıtlar. Bu bakımdan, Greimas’la birlikte, göstergebilim sorununun ‘insan için dünyanın ve insanın anlamı sorunu’ olduğunu kesinlemek yanlış olmaz”. Greimas’ın göstergebilimsel çözümleme sürecinde üç temel gereç söz konusudur: iletişimi oluşturan anlatım ve içerik düzlemleri, anlatı şeması ve göstergebilimsel dörtgen.
I.6.1. Anlatım ve içerik düzlemleri: Nesneler arasında var olan benzerlik ve karşıtlık ilişkisi, göstergenin özdeksel yönünü oluşturan ve algılama düzeyinde anlamın ortaya çıkmasını sağlayan ögelerden oluşan gösteren ve “gösterenin kapsadığı ve ortaya çıkmasını sağladığı anlam ya da anlamın değişik yüzlerinden oluşan” gösterilen düzeylerinde de karşımıza çıkar (Kıran, Kıran, a.g.e., s. 432). Kıran ve Kıran (a.g.e., s. 433) iki yüzeyli (gösteren/gösterilen) dil göstergesini aşağıdaki şekilde (Şekil 7) görüldüğü gibi “baba” örneği ile açıklamıştır. Şekil 7: Anlatım ve içerik düzlemleri Şekil 7’de Gösteren yüzeyinde verilen /b+a+b+a/ yapısında yapılacak küçük bir değişiklik başka bir yapı oluşturarak anlam değişikliğine de neden olur: “kaba”, “çaba”, … (Kıran, Kıran, a.g.e., s. 434). I.6.2. Anlatı Şeması: Anlatısal metinleri çözümlemede anlatının dönüşümlerini temel alan bir örnekçedir. Başlangıç durumu olarak adlandırılan ilk aşamadan, bitiş (sonuç) durumu dediğimiz, dönüşümlerin ardından eyleyenlerin (kahramanların) ulaştığı son noktaya kadar anlatının aldığı biçimleri açıklar.
1 2 ANLATI 4 5 Sözleşme Edinç 3 Tanınma ve (eyletim) Bitiş Edim Yaptırım durumu Başlangıç durumu Dönüşümler Şekil 8: Anlatı şeması Şemayı örneklendirerek açıklayalım: Başlangıç durumu: Birinci aşamada gönderici (padişah) ile anlatının öznesi (Keloğlan) arasında bir sözleşme yapılır. Padişah, hasta olan kızını iyileştirebilirse ona bir kese altın vereceğini söyler. Bu aşama, günlük yaşamımızda, bir arsa sahibi (gönderici) ile bir yüklenici (özne) arasında söz konusu arsaya bir ev inşası ile ilgili yapılan sözleşmeye denk düşebilir. Edinç: Öznenin (Keloğlan) eyleme geçebilmek için kendisine gerekli olan yeteneklerle (Kaf Dağı’nın ardındaki çiçeğe ulaşabilmek için gerekli bilgi, beceri ve malzemeler) donandığı aşamadır. Bu aşama anlatı göstergebiliminde kiplik kavramından yola çıkılarak üçe ayrılır: 1. Yapmak zorunda olmak ya da yapmayı istemek, 2. Yapabilmek (güç), 3. Yapmayı bilmek (bilgi). Keloğlan padişahın teklifini kabul eder (zorundadır ya da ister), yolda gerekli malzemelerini (güç) kuşanır, Kaf Dağı’na giden yolda kendisini bekleyen tehlikeleri öğrenir (bilgi) ve yola çıkar. İnşaatı yapıp teslim etmeyi kabul eden (istemek) yüklenici tüm bilgi, birikim ve donanımıyla (bilgi ve güç) inşaata başlar. Edim: Bu aşamada özne (Keloğlan) yapmak istediği (istemek) eylem için gerekli donanımla (bilgi ve güç) dönüştürücü eylemlere başlar ve nesnesini (Kaf Dağının ardındaki çiçek) ele geçirir. Yüklenici (özne) edinç aşamasında elde ettikleriyle dönüştürücü işlemlere (inşaat süreci) başlar ve nesnesine ulaşır (inşaatı bitirir). Tanınma ve yaptırım: Bu aşamada gönderici (padişah/arsa sahibi) tekrar ortaya çıkar ve öznenin (Keloğlan/yüklenici) gerçekleştirdiği eylemi değerlendirip başlangıç durumunda yapılan sözleşme gereği özneyi ödüllendirir ya da cezalandırır. Bitiş durumu: Keloğlan bir kese altını almış; belki de padişahın kızıyla evlenmiştir. Yüklenici ise sözleşmede vaat edilen ücretini almış ve yaşamına devam etmektedir.
I.6.3. Göstergebilimsel Dörtgen: Tıpkı yaşam gibi anlatısal metinler de karşıtlıklar, içermeler ve çelişkiler barındırır. Greimas ve Rastier tarafından geliştirilen göstergebilimsel dörtgende gösterilen ilişkiler de kaşıtlık, çelişkinlik ve içerme ilişkileridir. Courtés’e (1991, s. 152) göre göstergebilimsel dörtgen herhangi bir karşıtlığın görsel sunumudur. A: /gerçeklik/ /olmak/ /görünmek/ a1 a2 /giz/ A⁻: /aldatmaca/ /yalan/ Şekil 9: Göstergebilimsel dörtgen a2⁻ a1⁻ görünmemek olmamak Şekil 9’dan yola çıkarak ihtiyaç sahibi bir kişiyi düşünelim. Birinci durumda bu kişi gerçekten ihtiyaç sahibi olabilir. Görüntüsü ile de bu durumu bir gerçeklik (A) olarak kavramsallaşır: a1 ← - - → a2. İhtiyaç sahibi olduğunu söyleyen bir başkası ise aslında ne öyledir ne de öyle görünmektedir. Kılık kıyafetine bakılırsa hiç de ihtiyaç sahibi birisine benzememektedir, zaten maddi durumu da gayet iyidir: a2⁻ ← - - → a1⁻. Bu kişi kendisini ihtiyaç sahibi olarak gösteren (A⁻) bir sahtekârdır. Başka bir kişi ise gerçekten ihtiyaç sahibi olmasına karşın düzgün giyim kuşamıyla hiç de öyle görünmemektedir: a2⁻ ← - - → a1. Burada bir çelişki, bilemediğimiz bir neden, bir giz söz konusudur. Son olasılık ise bir kişinin yırtık pırtık elbiseleriyle dileniyor olmasına karşın aslında maddi durumu gayet iyi biri olması durumudur: a1⁻ ← - - → a2. Yani bu kişi yalan söylemektedir. Sonuç “Göstergelerin bilimi” olarak tanımlanan göstergebilim, tüm gösterge dizgelerini olduğu gibi, bir göstergeler dizgesi olan dili de inceleme konusu yapar. Jakobson ve Hjelmslev ile temelleri atılan, Saussure ve Peirce ile çerçevesi çizilen göstergebilim; dilbilim, ruhbilim, ruhdilbilim gibi pek çok alanda hem dilsel hem de dilsel olmayan göstergelerin çözümlenmesinde kullanılmıştır. Merkezine başta yapıyı, daha sonraları
iletişimi, anlamı, kültürü, mantığı alarak insanı ve toplumu kavrama, anlamı çözümleme arayışlarının odak noktasına yerleşen göstergebilim, bugün ülkemizde Tahsin Yücel ile birlikte, özellikle Greimas’ın geliştirdiği kuram çerçevesinde, araştırmacıların ilgisini çekmeye devam etmektedir. Önerilen Kaynaklar: Videolar: • Literature, Yapısalcılık Nedir: https://www.youtube.com/watch?v=490tpq6QCt0 • Türkiye Göstergebilim Çevresi: https://www.youtube.com/c/TGC2021/videos • Çevirmen Filmi, Göstergebilimsel Çözümleme. Tirebolu İletişim Fakültesi Televizyonu (Parsa, F. A.): https://www.youtube.com/watch?v=hdeHKdgdYgA&t=611 Yazınsal göstergebilim çözümleme örnekleri: • Yazınsal Göstergebilim Çözümlemesi: Kedilerin Kaybolma Mevsimi (Kıran, A.): https://www.academia.edu/37751459/Yazinsal_Gostergebilim_Cozumlemesi_Kedileri n_Kaybolma_Mevsimi • Göstergebilimsel Çözümleme: Tembel Adam Masalı (Korkut, E.): https://www.millifolklor.com/PdfViewer.aspx?Sayi=108&Sayfa=71 • Ionesco’nun Kral Ölüyor Oyunu Üzerine Göstergebilimsel Bir Çözümleme (Öztokat, N.): https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/172481 Kaynakça Aksan, D. (1998). Anlambilim. Ankara: Engin Yayınevi. Aydın, B (2016). “Ruhdilbilim ve Dil Öğretimi”. Dil Bilimleri ve Dil Öğretimi (2. Baskı) içinde. (Yay. Haz.: Korkut, E, Onursal Ayırır, İ.). Ankara: Seçkin Yayıncılık. Aydın, B (2017). “Fransızcanın yabancı dil olarak öğrenimi: Göstergebilimsel-eğitbilimsel yaklaşım”. Prof. Dr. Ayşe Eziler Kıran’a Armağan içinde. (Yay. Haz.: Onursal Ayırır, İ., Korkut, E.). Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yayınları. Barthes, R. (1979). Göstergebilim ilkeleri (Çev. Vardar, B., Rıfat, M.). Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları. Benveniste, E . (1974). Problèmes de linguistique générale 2. Paris: Gallimard. Chandler, D. (2007). Semiotics: The Basics. New York: Taylor & Francis e-Library. Coquet, J-C. (1984). Le discours et son sujet I. Paris: Klinsieck. Coquet, J-C. (1997). La quête du sens. Le langage en question. Paris: PUF.
Courtés, J. (1991). Analyse sémiotique du discours, de l’énoncé à l’énonciation. Paris: Hachette. Demir, S. (2009). Göstergebilim, Umberto Eco ve Yapıtları Bağlamında Göstergebilime Katkıları. Yüksek Lisans Tezi. T.C. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Fakültesi Gazetecilik Anabilim Dalı. Guiraud, P. (1994). Göstergebilim. (Çev. Yalçın, M.). Ankara: İmge Kitabevi Yayınları. Kıran, A. (2009). Çağdaş bir düşünme biçimi olarak göstergebilim. Dilbilim. 2(2), 1-16. Kıran, Z., Kıran, A. (2018). Dilbilime giriş (5. Baskı). Ankara: Seçkin Yayıncılık. Korkut, E. (2017). Söz ve Kimlik. Ankara: Seçkin Yayınevi. Merrell, F. (2000). “Charles Sanders Peirce’s Concept Of The Sign”. Routledge Critical Dictionary and Linguistics içinde. (Ed. Paul Cobley), Kentucky: Routledge Press. Özmakas, U. (2009). “Charles Sanders Peirce’in Gösterge Kavramı”. Uşak Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 2/1, 32-45. Öztokat, N., (2015). Le conte anatolien: Une approche semiotique. Anadolu masalına göstergebilimsel bir bakış. Milli Folklor. 2015(108), 60-73. Peirce, C. S., (1931-58). Collected Papers (CP). Cambridge, MA: Harvard University Press. Rıfat, M. (1992). Göstergebilimin ABCsi. İstanbul: Simavi Yayınları. Saramago, J. (1999). Umut Tarlaları (Çev. Sabuncuoğlu, A). İstanbul: Can Yayınları. Saussure, F. (de). (1985). Cours de linguistique générale (publié par Bally, C., Sechehaye, A.). Paris: Payot. Şafak, E. (2017). Pinhan. İstanbul: Doğan Kitap. TDK. Türk Dil Kurumu Sözlükleri, Güncel Türkçe Sözlük. https://sozluk.gov.tr/ (Son erişim: 28.07.2021). Yücel, T. (2008). Yapısalcılık. İstanbul: Can Yayınları. Sıra Sizde Cevap Anahtarı Cevap: C
12. Ünite POPÜLER DİL TARTIŞMALARI VE TÜRKÇE Dr. Gül ULUĞTEKİN Kazanımlar Bu ünite sonunda; • Popüler dil tartışmalarının hangi konularda yoğunlaştığını sıralayabilecek, • Dille ilgili konuların popüler dil tartışmalarında nasıl ele alındığını açıklayabilecek, • Dille ilgili konuların bilimsel olarak nasıl ele alındığını anlatabilecek, • Türkçenin kullanımıyla ilgili tartışmaları dil bilinci kavramı çerçevesinde değerlendirebileceksiniz. Anahtar kavramlar • Standart (ölçünlü) dil • Dil kirliliği • Kopyalama • Dilin varyantları • Dil bilinci • Bilim dili • Anlatım bozuklukları • Söyleyiş kusurları Tartışma soruları • Bir dilin yeryüzünden silinme tehdidi altında olduğunu gösteren ölçütler neler olabilir? • Yabancı sözcükler ve eklerin Türkçede yaygın kullanıldığını düşünüyor musunuz? • Sizce diller arası etkileşimi belirleyen temel etkenler neler? • İnternet ve kısa mesaj dilinin standart (ölçünlü) dil üzerindeki etkisiyle ilgili fikriniz nedir? • Türkçeyi bilim dili olarak kullanma konusunda ne düşünüyorsunuz? • Yazımda birlik neden önemlidir? • Anlatım bozukluklarının iletişime etkisi hakkında ne söyleyebilirsiniz? İçindekiler Giriş IX. Türkiye Türkçesinin yok olma tehlikesi X. “Dil kirliliği” XI. Diller arası ilişki ve kopyalama XII. Dilin standart dil dışındaki varyantları XIII. Bilim dili olarak Türkçe XIV. Yazım (imla) meselesi XV. Anlatım bozuklukları
XVI. Söyleyiş kusurları Sonuç Giriş “Dilin, onu kullanan insanlardan bağımsız bir varlığı yoktur. Kendi içinde bir amaç değil, kim olduğunuzu ve toplumun neye benzediğini anlama amacı için bir araçtır.” (David Crystal) Popüler dil tartışmaları; dilin kullanılması üzerine çoğunlukla bilimsellik kaygısı gütmeyen, halkın ilgisini çeken ve hem dil uzmanları hem de alan dışından araştırmacıların katıldığı genel tartışmalar olarak tanımlanabilir (Gökdayı, 2008, s. 92). Bu konularda dil bilimi uzmanlarının yanı sıra farklı disiplinlerden uzmanlar çeşitli kitaplar yayımlamış ve bu kitapların bazıları yüksek baskı sayılarına ulaşmıştır. Güncel tartışmalara katılan yazarlar dille kuramsal açıdan değil, uygulama açısından ve çoğunluğun ihtiyacını gidermeye yönelik ilgilenmiştir (Gökdayı, 2008, s. 99). Bilimsel olmayan tartışmaları inceleyen Türkolog Brendemoen, ana başlıkları yabancı kaynaklı sözcüklerin kullanımı, imla ve telaffuz, morfoloji ve sözcük dağarcığıyla ilgili sorunlar olarak belirlemiştir (2006, ss. 25-39). Konuyu inceleyen pek çok araştırmacı anlatım bozuklukları, söyleyiş ve yazım yanlışları, çeviri sözlerin kullanımı, yabancı dillerden gelen sözcükler üzerinde durur. Bu çerçevede Türkçenin “bozulması” hatta “elden gitmesi” gibi endişeler de sıklıkla dile getirilir. Konuya dil bilimi açısından bakan araştırmacıların bu tartışmalara dair temel eleştirisi, kuralcı değil betimleyici bir disiplin olarak dil biliminin ilgi alanının “toplumdaki bireylerin nasıl konuşmaları gerektiğini belirlemek değil, nasıl konuştuklarını betimlemek” olması gerektiğidir (Lyons, 1990’dan akt. Duman, 2013, s. 153). Bununla ilişkili olarak dil bilimciler popüler tartışmalarda dil kullanımına doğru ve yanlış temelli yaklaşımları eleştirirler. Bu türden yaklaşımlara karşı, dilin, kurallara dayalı bir dizge (sistem) oluşuna ve dili konuşan bireylerin de kurallara dayanarak yaratıcı dil davranışı sergilediklerine dikkat çekerler (Gökdayı, 2008, s. 96). Dil kullanımı betimlenirken doğru konuşma ve yazma kurallarının konamayacağını, bu kuralların dille ilgili olmayıp toplumsal tercihi belirttiğini vurgularlar (Finch 2000’den akt. Gökdayı, 2008, s. 96): “Dil bilimsel
Search
Read the Text Version
- 1
- 2
- 3
- 4
- 5
- 6
- 7
- 8
- 9
- 10
- 11
- 12
- 13
- 14
- 15
- 16
- 17
- 18
- 19
- 20
- 21
- 22
- 23
- 24
- 25
- 26
- 27
- 28
- 29
- 30
- 31
- 32
- 33
- 34
- 35
- 36
- 37
- 38
- 39
- 40
- 41
- 42
- 43
- 44
- 45
- 46
- 47
- 48
- 49
- 50
- 51
- 52
- 53
- 54
- 55
- 56
- 57
- 58
- 59
- 60
- 61
- 62
- 63
- 64
- 65
- 66
- 67
- 68
- 69
- 70
- 71
- 72
- 73
- 74
- 75
- 76
- 77
- 78
- 79
- 80
- 81
- 82
- 83
- 84
- 85
- 86
- 87
- 88
- 89
- 90
- 91
- 92
- 93
- 94
- 95
- 96
- 97
- 98
- 99
- 100
- 101
- 102
- 103
- 104
- 105
- 106
- 107
- 108
- 109
- 110
- 111
- 112
- 113
- 114
- 115
- 116
- 117
- 118
- 119
- 120
- 121
- 122
- 123
- 124
- 125
- 126
- 127
- 128
- 129
- 130
- 131
- 132
- 133
- 134
- 135
- 136
- 137
- 138
- 139
- 140
- 141
- 142
- 143
- 144
- 145
- 146
- 147
- 148
- 149
- 150
- 151
- 152
- 153
- 154
- 155
- 156
- 157
- 158
- 159
- 160
- 161
- 162
- 163
- 164
- 165
- 166
- 167
- 168
- 169
- 170
- 171
- 172
- 173
- 174
- 175
- 176
- 177
- 178
- 179
- 180
- 181
- 182
- 183
- 184
- 185
- 186
- 187
- 188
- 189
- 190
- 191
- 192
- 193
- 194
- 195
- 196
- 197
- 198
- 199
- 200
- 201
- 202
- 203
- 204
- 205
- 206
- 207
- 208
- 209
- 210
- 211
- 212
- 213
- 214
- 215
- 216
- 217
- 218
- 219
- 220
- 221
- 222
- 223
- 224
- 225
- 226
- 227
- 228
- 229
- 230
- 231
- 232
- 233
- 234
- 235
- 236
- 237
- 238
- 239
- 240
- 241
- 242
- 243
- 244
- 245
- 246
- 247
- 248
- 249
- 250
- 251
- 252
- 253
- 254
- 255
- 256
- 257
- 258
- 259
- 260
- 261
- 262
- 263
- 264
- 265
- 266
- 267
- 268
- 269
- 270
- 271
- 272
- 273
- 274
- 275
- 276
- 277
- 278
- 279
- 280
- 281
- 282
- 283
- 284
- 285
- 286
- 287
- 288
- 289
- 290
- 291
- 292
- 293
- 294
- 295
- 296
- 297
- 298
- 299
- 300
- 301
- 302
- 303
- 304
- 305
- 306