yaklaşım, kurallara aykırı dil kullanımlarını yanlış diye nitelemektense, bireysel farklılık veya özel bir durum olarak değerlendirir ya da bu tür kullanımların kendi içinde takip etiği bir düzenlemenin/kuralın varlığını tespit etmeye çalışır. Böyle bir yaklaşım, sorunlu dil kullanımları hakkında ulaşılan yargıların bilimsel olmasına yardımcı olacaktır.” Betimleyici yaklaşımda kullanımdan çıkarılan kurallar, kullanılan dilin izlenmesi yoluyla sürekli sorgulanır zira temel kaygı, insanların anlatım ihtiyaçlarıdır (Alpay, 2018, s. 245). Betimleyici-kuralcı ikili karşıtlığını eleştiren Cameron, 1995’te yayımlanan Verbal Hygiene kitabında “kuralcılık” ile nitelenen yaklaşımların “dili” “kullanıcılar”dan ayırma çabasında olduğunu ve dil bilimcilerin de kuralcılığı içinde barındıran birtakım gayretler içinde olabildiklerini belirtir (Duman, 2013, s. 155). Cameron’ın “dil hijyeni” (verbal hygiene) adını verdiği bu uygulamalar, dil planlaması çalışmalarından feministlerin cinsiyetçi olmayan bir dil kullanımını yaygınlaştırma çabalarına kadar uzanan çalışmaları içerir (s. 155). Buna göre dilde normlar vardır ve olmak zorundadır, herkes konuştuğu dili bilir ve dili hakkında yorumda bulunma hakkına sahiptir, dil bilimci de çoğu zaman kural koyar (Cameron 1995’ten akt. Duman, 2013, s. 155). Türkolog Brendemoen’in kuralcılık ve betimleyicilik konusuyla ilgili yürüttüğü tartışmayı yorumlayan Duman, onun Türkçenin “bozulmakta” ve “ölmekte” olduğunu düşünen kuralcılarla hemfikir olmamasına karşın “Türk dilbilimcilerin Türkçe için bir tehlike olmadığına kanaat getirerek rehavete kapılmalarının doğru bir yaklaşım olmayacağını, Türkçenin kullanımında sorunlar olduğunu ve bunların eğitim kurumlarında öğrencilere dil bilinci kazandırılarak üstesinden gelinebileceğini” vurguladığını belirtir (Duman, 2013, s. 155). Bu tartışmalar çerçevesinde bilimsel yaklaşımın popüler tartışmalara kulak vererek dildeki sorunları bilimsel temele dayanarak ele alması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Kitabınızın bu bölümünde Türkçenin yok olma tehlikesi, dil kirliliği kavramı, diller arası ilişki ve kopyalama, dilin standart dil dışındaki varyantları, bilim dili olarak Türkçe, yazım (imla) ve anlatım bozuklukları ile söyleyiş kusurları konuları yukarıdaki çerçevede tartışılacaktır. I. Türkiye Türkçesinin yok olma tehlikesi
Bir dilin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söylemek için kullanılan ölçütler hangileridir? Bunlardan biri, dilin konuşur sayısıdır. Bir dilin en az 100 bin civarında konuşura sahip olması, yok olma tehdidiyle karşı karşıya olmadığına dair alt sınır olarak görülebilir (Çotuksöken, 2008, s. 54). Dilin konuşur sayısı önemli bir ölçüt olsa da konuşurların demografik özellikleri de önemlidir. Yeni gelen kuşakların dili öğrenmemesi, gelecekte dilin ortadan kaybolacağı anlamına gelir. Ayrıca tarih boyunca konuşulan binlerce dil arasından ancak 106 tanesi edebiyat üretebilecek derecede yazıya bağlanabilmiş, büyük bir kısmı ise hiç yazılamamıştır (Çotuksöken, 2008, s. 54). Bugün konuşulan dillerden yalnız 78’inin edebiyatı bulunmaktadır (Çotuksöken, 2008, s. 54). Yazı diline sahip olmayan diller daha fazla tehdit altındadır. Günümüzde genel Türkçenin kimi kolları yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 143). Geniş konuşur sayısına sahip olmasına rağmen hâkim bir dilin ekonomik ve kültürel baskısı altındaki kimi dillerin de aynı şekilde tehdit altında olduğu düşünülmektedir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 144). Yok olma tehlikesi açısından değerlendirildiğinde Türkiye Türkçesinin tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok konuşura sahip olduğu ve bu konuşurların ana dillerini gelecek kuşaklara aktardığı görülmektedir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 144). İkinci olarak yine tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok Türkçe yayın yapılmakta ve bunlar çok sayıda okura ulaşmaktadır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 144). Üçüncü olarak Türkçe geçmişe göre daha geniş bir işlev alanına sahiptir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 144). Günümüzde Türkçe sayısız varyantıyla birlikte kullanılmakta ve konuşurlarının gereksinimlerine cevap verebilmekte ayrıca geçmişe göre daha geniş bir coğrafyada konuşulmaktadır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 144). Bundan başka 1960’lardan itibaren Batı Avrupa’ya göç eden işçilerin Almanya Türkçesi, Hollanda Türkçesi gibi varyantları konuşması dilin coğrafi alanının genişlediği anlamına gelir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 145). Türkçe bugün devletin en tepesinden sıradan vatandaşa kadar ve sayısız varyantıyla birlikte kullanılmaktadır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 145). Bütün bu olgular Türkiye Türkçesinin eskiye göre daha geniş bir coğrafyada ve daha fazla konuşur ile yaşadığını kanıtlar.
II. “Dil kirliliği” Türkçenin yok olma tehlikesiyle ilişkilendirilen güncel konulardan biri, tartışmalı bir kavram olan “dil kirliliği”dir. Dildeki bozulma veya dil kirliliği konusuyla ilgili güncel tartışmalardan söz etmeden önce dil devrimi ve izleyen yıllara ilişkin kısa bir değerlendirmede bulunmak yerinde olacaktır. 1932-1936 yıllarında Türkçenin yabancı sözcüklere ihtiyacı olmadığı görüşünü kanıtlamak üzere yapılan derleme ve tarama faaliyetlerinde elde edilen dil malzemesi beklenenden az olmuştur (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 129). Hiçbir yabancı söz kullanılmadan yazılan yazılar karışıklığa ve anlaşmazlığa yol açınca yabancı unsurlardan ayıklanmış zengin bir Türkçe hedefleyen dil devrimi, yıllardır kullanılmakta olan ancak yabancı kökenli oldukları varsayılan sözcükleri atma konusunda çıkmaza girmiştir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 129). Böyle bir dönemde devreye giren Güneş Dil Teorisi bütün dillerin kaynağının Türkçe olduğunu öne sürerek dildeki yabancı kelimeleri atmaya gerek olmadığı düşüncesini vurgulamış, tasfiyecilik yerine sözcüklerin Türkçe kökenlerinin bulunması çabalarını hızlandırmıştır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 130). Güneş Dil Teorisinin geçerliliğini yitirmesinden yıllar sonra Türk Dil Kurumunun öncülüğünde yeniden gündeme gelen özleşme çalışmaları çeşitli eleştirilere uğramış; tartışmalar, dil dışı etkenlerin rol oynadığı bir kutuplaşmaya yol açmıştır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 131). Söz gelimi “mesela” veya “örneğin, “imkân” veya “olanak”, “mesele” veya “sorun” kelimelerinden hangisini kullandıklarına bakarak insanlar hakkında yargıda bulunulmuştur. Her ikisi de yaygın olarak kullanılan bu sözcüklerin tercihi, dil dışı birtakım değerlerin yansıması olarak değerlendirilmiştir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 131). Yabancı kökenli kelimelere Türkçe karşılıklar bulma ve bulunan karşılıkları yaygınlaştırma amacıyla Türkçenin eski dönemlerinde kullanılmış bir kelimenin yeniden kullanılır hâle getirilmesi, ağızlardan ve diğer Türk dillerinden kelime alma, kelime türetme, anlam kopyalama gibi yollar; Türk Dil Kurumu tarafından izlenmiştir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 132). Arapça ve Farsça sözcüklerle ilgili TDK’nin özleşmecilik çabaları tartışma konusu olsa da zamanla özleşme konusunda belirli bir uzlaşma sağlanmıştır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 132). Arapça ve Farsça kökenli kelimelerle ilgili tartışmaların günümüzde yerini İngilizce kökenli sözcüklere bıraktığı söylenebilir. Bu sözcüklere TDK bünyesinde yürütülen
çalışmalarla Türkçe karşılık bulma çabaları sürse de bazen kelime ihtiyacına aynı hızla cevap verilememekte ve kimi kavramların adıyla birlikte yaygınlaşması söz konusu olmaktadır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 134). Popüler tartışmalarda “Türkçe cinayetleri” veya “Türkçenin katledilmesi” gibi nitelemelerle söz edilen “Türkçenin kirlenmesi” konusu (Balçık, 2006, s. 94) standart dile uygun olmayan kullanımların yaygınlaşması ve yabancı kökenli sözcüklerin dile girmesiyle ilgilidir. Dil kirliliği konusunu bilimsel açıdan inceleyen bir çalışmada bu kavram, “yabancı kelimelerin hızla yazılı ve sözlü dile girerek yaygınlaşması, kullanım sıklığının artması, Türkçe kelimeler yerine tercih edilmesi, kullanım ve kavram alanlarının Türkçe kelimeler aleyhine genişlemesi, eğitim-öğretim diline, yazılı ve görsel basına, reklam diline yerleşmesi” olarak tanımlanır (Küçük, 2007, s. 505). Bu noktada diller arasında olağan sayılacak sözcük alışverişlerinden ziyade Türkçenin yapısına aykırı kullanımların sorun teşkil ettiği vurgulanır. Yabancı dillerin, özellikle İngilizcenin etkisiyle söz dizimi kalıplarının ve mevcut sözcüklerin anlamlarının değişmesi söz konusudur (Küçük, 2007, s. 510): Yabancı ön ve son ekler, tamlamalar ve kelime grupları, çeviri unsurlar, yabancı kelimelerle ilgili deyimler ve yan kullanımlar dile zarar vermekte ve “yabancılaşmaya, cümle kuruluşunda bozulmalara, anlam değişimlerine, düşünce daralmasına” yol açmaktadır (Küçük, 2007, s. 509). “Kirlenme” sözcüğünün olumsuz çağrışımları ve duygu değerine dikkat çeken Alpay’a göre Türkçenin üretkenliğini, dolayısıyla arılığını korumak; dil bilincinin gözetilmesi gereken başlıca bileşenlerinden olsa da tek bileşeni değildir (2014, ss. 25-26). Anlatım gereksinimleri ve dilin tarihsel yükü de önemlidir. Bu bağlamda başka dillerden gelen sözcük ve yapıların bir bölümü, başka türlü karşılanamayan anlatım gereksinimlerini karşıladığı için gelir (Alpay, 2014, s. 26). Dil bilimciler de dil kirlenmesi teriminin dildeki gelişmeleri açıklamak için uygun olmadığı görüşündedir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 139): Kirlenme kelimesinin yarattığı olumsuz çağrışımlar bir tarafa, günümüzdeki dil gelişmeleri tarihin önceki dönemlerinde gerçekleşenlerden pek farklı değildir. Herhangi bir şekilde karşı karşıya gelen diller, aynı dil içindeki çok sayıda varyant,
eskiden olduğu gibi bugün de birbirlerini sürekli etkilemektedirler. İlişkide baskın olan dilin/varyantın zayıf durumda olan dili/varyantı çeşitli şekillerde etkilediğinin yeterince örneği vardır. Ama bu gibi gelişmeleri açıklamak için duruma daha uygun terimlerin kullanılması gerekir. “Kirlenme” benzetmesinin başta İngilizce olmak üzere diğer batı dillerinde popüler tartışmalarda dile getirilen bir kaygı olduğunu ve akademik tartışmalarda da eleştirildiğini belirten Duman (2013, s. 166) “kirlenme”, “çürüme”, “yozlaşma”, “bozulma” vb. sözcüklerle anlatılmaya çalışılan durumun “dilin söz dağarcığına başka dillerden sözcüklerin girmesi, dilde özellikle gençler tarafından yeni ifade biçimlerinin oluşturulması veya dilde bunlara benzer - kaçınılmaz bir şekilde- meydana gelen herhangi bir değişim” olduğunu vurgular. Dil kirliliği olarak görülen durum aslında dil değişimidir (Duman, 2013, s. 166). Türkçenin bozulduğuna ve özel televizyon yayınlarının bu gerilemeye yol açtığına dair yükselen yoğun eleştirilerin üstü kapalı bir nostalji içermesine karşın bir referans noktası olmadığını vurgulayan Balçık (2006, s. 93) ise “Türkçenin hangi konumdayken yozlaşmaya hangi temiz halden kirlenmeye ya da nasıl bir mükemmeliyetten bozulmaya doğru ilerlediğine dair” bilginin olmayışına dikkat çeker. III. Diller arası ilişki ve kopyalama Dildeki yabancı unsurları açıklamada kullanılan kopyalama terimi, yabancı kodların kopyalarının gerekli morfosentatik (biçim ve söz dizimiyle ilgili) çerçeveyi sağlayarak yerli dile eklenmesi olarak tanımlanabilir. Kopyalama: Diller arasındaki aktarımda yabancı kodların kopyalarının yerli dile eklenmesi. Dille ilgili güncel tartışma konularının bilimsel bir bakış açısıyla belirli bir kuramsal çerçevede ele alınmasını savunan dil bilimcilere göre öznel yargılar değil doğrulanabilir nesnel sonuçlar hedeflenmelidir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 135). Türk dilinden yola çıkarak oluşturulmuş ve diller arası etkileşimi inceleyen Johanson modeli, böyle bir anlayışın ürünüdür: Johanson’un kod kopyalama modeli, herhangi bir dil etkileşmesinde, sosyal olarak üstün durumdaki bir dilin, yani baskın kodun öğelerinin sosyal olarak zayıf
durumdaki dilin cümlesi çerçevesine, yani zayıf koda kopyalanması esasına dayanır. Buna göre burada kopyalanan unsurların, ‘verici dil’e ait unsurların ‘alıcı dil’e eklenmesinden çok, alıcı sisteminde benzerlerinin ortaya çıkmasına örnek oluşturması söz konusudur ve bu yüzden burada ödünçlemeden söz edilemez. Kopyalanan unsurlar alıcı dilin sistemine uymak için belli süreçlerden geçerler. Uyarlama süreci, verici dilde mevcut olmakla birlikte alıcı dilde gereksiz olan ses, biçim, sözdizimi gibi dilbilgisel özelliklerin atılması, buna karşılık alıcı dilde gerekli eklemelerin yapılması şeklinde ortaya çıkar. Sonuç olarak kopya, alındığı dilde kullanılabilir hale getirilmiş olur. Ortaya çıkan son biçim asıla yakın benzerlikten önemli değişmelere ve yaratıcı şekil değiştirmeye kadar uzanabilir. (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 136) Genel kopyalarda orijinalin malzeme yapısı da kopyalanır: fakat, süper market vb. (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 137). Seçilmiş kopyalarda ise belirli yapı özellikleri örnek alınarak kopyalanır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 137): “öngörmek” (< Fransızca prévoire), (sinema ve müzik alanında) yıldız (< İngilizce star) sözcüklerinde malzeme Türkçe olsa da kazandıkları yeni anlam yabancı etkiyle ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde “Ne içersiniz?” yerine “Ne alırsınız?” ve “kamuoyu” (< Osmanlıca efkâr-ı umumiye < Fransızca opinion publique) da batı dillerinden yapılmış anlam kopyası örnekleridir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 137). Türkiye Türkçesi açısından tarihî gelişim sürecinde Arapça ve Farsçadan yapılan kelime kopyalarının başı çektiği görülür. Bu dilleri Yunanca, İtalyanca ve Fransızca izler. Günümüzde diğer dillere olduğu gibi Türkçeye de İngilizce kaynaklı sözcükler yoğun biçimde girmektedir. İngilizcenin Türkçe üzerindeki etkisinin tek biçimli olmadığı düşünüldüğünde doğrudan sözcük ithal etme eğiliminin yanı sıra sözcüğü sözcüğüne çevirme, aynı yabancı sözcüğü tüm bağlamlarda aynı Türkçe sözcükle karşılama gibi eğilimlerin farkına varılması gerekmektedir (Alpay, 2014, s. 179). Başka dillerden bütün özellikleriyle kopyalanmış ögeler olan genel kopyalara karşı direnç, seçilmiş anlam kopyalarına yönelmeyi getirmiştir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 143). Sadece anlamın kopyalandığı seçilmiş anlam kopyalarına örnek olarak önceki dönemlerden gelen “gam yemek”, “aslan payı”, “yüz suyu” gibi sözler gösterilebilir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 146).
Birden çok varyantın rekabet hâlinde olduğu ve bu çoğulluğun görünür olduğu günümüzde Türkçe, daha önce de olduğu gibi konuşurlarının gereksinimini karşılamak için genel veya seçilmiş kopyalarla olanaklarını geliştirmektedir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 146). Bu bağlamda dillerin zayıflıkları, kopyalamadan kaynaklanan yapısal bozulmadan değil sosyal işlev kaybından kaynaklanır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 144): Dili gelecek kuşaklara aktarmayı sağlayacak yeterli toplumsal işlev kalmadığında ve genç kuşak çekici ve prestijli bulduğu bir baskın dile yöneldiğinde tehlike başlamış demektir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 144). IV. Dilin standart dil dışındaki varyantları Popüler tartışmalarda değinilen dildeki bozulma konusu standart dil dışında kalan dil kullanımları konusuyla yakından ilişkilidir. Standart veya ölçünlü dil; bir toplulukta başlangıçta sözlü dildeki baskın bir yöresel ağızdan kaynaklanan, yazım ve söyleyiş özellikleri kural olarak benimsenen, eğitim kurumlarıyla kitle iletişim araçlarında kullanılan dil olarak tanımlanabilir (Çotuksöken, 2008, s. 31). Standart (ölçünlü) dil: Bir toplulukta başlangıçta sözlü dildeki baskın bir yöresel ağızdan kaynaklanan, yazım ve söyleyiş özellikleri kural olarak benimsenen, eğitim kurumlarıyla kitle iletişim araçlarında kullanılan dil. Dillerin günümüzdeki görünüşe göre çeşitlenmesi akla konuşma dili, yazı dili, bilim dili, internet ve kısa mesaj dili, argo gibi türleri getirir. Konuşma diline göre daha ölçülü ve kurallı olan yazı dili, değişime dirençlidir. İstanbul ağzını temel alan bu dil; kitap, gazete, rapor ve resmî yazışmalarda kullanılır. Konuşma dili ise yazı diline oranla daha hızlı bir değişme içindedir; canlı ve esnektir; modadan, popüler kültürden, argodan, internet ve kısa mesaj dilinden kolay etkilenir ve bölgeden bölgeye değişkenlik gösterir. Konuşma dilinde görülen bazı biçimler yaygınlaştığında -“cumartesi” ve “haminne” sözcüklerinde olduğu gibi- yazı diline de yerleşebilir. Bazen de halkın büyük kısmının anlamca veya yapıca yanlış kullandığı “şafak, serbest, çaydanlık” gibi sözcükler o hâlleriyle yazı diline girer. Bunlara “ünlü yanlışlar” anlamına gelen “galatımeşhur” adı verilir. Konuşma dili ile yazı dili ilişkisi bakımından uzun bir süreçte de olsa konuşma dilinin yazı dilini değiştirebilmesi kayda değerdir. Argo ise yanlış biçimde kaba söz ve küfürle özdeşleştirilse de çoğu zaman ironi ve mizah barındıran, yaratıcılık gerektiren, dili zenginleştiren bir dil varyantıdır. Konuşma dili gibi esnektir, hızlı bir biçimde
değişir, kayıt altına alınmaya dirençlidir, sosyal gruplara göre değişkenlik gösterir. Son yıllarda gençler arasında kullanılan argoya örnek olarak “boş yapmak” veya “sıkıntı yok” gibi sözler gösterilebilir. Dilin standart dışı kullanımları popüler dil tartışmalarında üzerinde sıklıkla durulan konulardandır. Bu konuyu tartışırken konuşma dilinde olabilecek dil sürçmesi ile düzenli sapmalar arasında ayrım yapmak şarttır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 138). Popüler dil tartışmalarında dil bilimsel açıdan sorunlu noktaları açıklayan Duman (2013) özellikle canlı yayın sırasında dile hâkimiyet dışındaki nedenlerden kaynaklanan dil sürçmesi üzerinde durmayı, “edim üzerinden hata avcılığı” olarak değerlendirir. Bunun yerine sürekli yinelenen yanlış sesletimlere veya anlatım bozukluklarına değinilmesini önerir (Duman, 2013, s. 162). Sistemli bir şekilde görülüp ana dilinde işlev kaybına yol açmayan standart dışı bir yapı ise yeni bir sistemin ortaya çıktığının göstergesidir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 138). Halk arasında yaygınlaşan kullanım zamanla yazılı standardı da değiştirme gereksinimini doğurabilir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 138). Toplumda öteden beri var olan ve standart kabul edilen biçimlerden sapmalarla ve yabancı kelime kullanımıyla dikkati çeken farklı biçimler; günümüzde radyo ve televizyonlarda, gazete ve dergilerde yansıma imkânı bulmuştur (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 143). Buna internette sayıları her geçen gün artan Türkçe sitelerde kullanılan biçimleri de eklemek gerekir. Bu kullanımların görünür hâle gelmesi, popüler dil tartışmalarındaki eleştirilere yol açmış olmalıdır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 146). İnternetle birlikte artık toplumun geniş kesimleri yazarak kendini ifade edebildiği için bir tür yazma seferberliğinden söz etmek mümkündür. Böylece dilin farklı kesimler tarafından kullanımı internet aracılığıyla herkes tarafından görülebilir hâle gelmiştir. İnternetle dildeki her tür varyanta ve dil verisine ulaşılmaktadır. Ayrıca internet ve kısa mesaj dilinin özellikle teknolojik gelişmelere bağlı olarak hızlı bir şekilde değiştiğini ve güncellendiğini belirtmek gerekir. Örneğin 1990’lı yılların sonu, 2000’lerin başında forum, sözlük gibi pek çok ortamda görülebilecek /ş/ harfi yerine “sh”, /ç/ harfi yerine “ch” gibi biçimler, teknik açıdan Türkçe karakterlerin kullanılabilmesiyle moda olmaktan büyük ölçüde çıktı. İnternetteki yazılı metinlerde duyguların ifade edilmesini sağlayan özel dilin, emojilerin ortaya çıkmasıyla görsel açıdan gelişmesi ve çeşitlenmesi de dikkati çeken değişimlerdendir.
İnternet ve kısa mesaj diline yönelik eleştiriler ise çeşitlidir. İnternette yazı dilinde konuşma diline özgü ve telaffuz kolaylığı sağlayan en az çaba yasası ile günlük konuşma diline ait ögelerin geçerli olduğu saptaması bunlardan biridir (Yaman ve Erdoğan, 2007, s. 246): “Araştırmamızın bulgularında yer alan seslenme ünlemlerinin yazıya geçirilmesi (be, yaa, lan…); vurguyu belirtmek üzere belli harflerin tekrarlanması (neeeeeee); kelime sonlarında akıcı ünsüzlerin kullanılmaması (bide [bir de], bişi [bir şey]); kelimelerdeki akıcı ünsüzlerin yazılmaması (dio, etmior) ve kelimelerin bünyesindeki harflerin yazımında değişiklikler yapılması (sisde, yüsden), konuşma dilinin yazı dilinde olan en belirgin yansımaları arasındadır.” Bu tespit, internet ve kısa mesaj dilini ayrı bir varyant olarak değil de yazı dilinin bir türü olarak varsayması bakımından eleştirilebilir. Ancak görece yeni bu dilin, yazı dilinden bağımsız ve kendine özgü kuralları olan bir varyant olarak değerlendirilmesi de onun standart dile etkilerinin tartışılmasını gerektirmektedir. İnternette yazılı iletişimde kısaltma ve emojileri hangi sıklıkta kullanıyorsunuz? Türk dili derslerinde bu konuyu öğrencilerle tartışırken kısa mesaj dilinin kiminle iletişimde kullanıldığı, önemli bir ölçüt olarak ortaya çıkmıştır. Akranlarla kısaltma kullanmadan mesajlaşmak samimiyetsiz olarak görülebilirken yaşça büyüklerle iletişim kurarken kısaltma kullanmak uygunsuz bir davranış olarak değerlendirilmiştir. Uygunsuz bulunmasından öte, kısaltmaların akranlar dışındakilerle iletişimde kullanılmasının dilin temel işlevlerinden anlaşma ve uzlaşmanın gerçekleşmemesine yol açabileceği endişesi dile getirilmiştir. Ancak kiminle mesajlaştığından bağımsız olarak kısaltmaları hiç kullanmayan ve mesaj dilinde yazı dilinin gereklerini tam anlamıyla yerine getiren küçük bir grup da vardır. Bu öğrenciler kısaltma kullanmayı özensizlik ve muhatabı önemsememe olarak değerlendirmiştir. Yukarıdaki tartışma bağlamında genel olarak teknoloji-dil ilişkisi hakkında neler söylenebilir? Teknolojik gelişmelerin gündelik hayattaki kullanımları, standart (ölçünlü) Türkçeyi nasıl etkiliyor? Standart dili bozarak Türkçeyi olumsuz yönde mi değiştiriyor yoksa dile yeni varyantlar katarak onu zenginleştiriyor mu? Konuyla ilgili bir söyleşide düşüncelerini paylaşan İngiliz dil bilimci David Crystal, teknolojinin dili her zaman ve önemli ölçüde etkilemiş olduğunu vurguluyor:
Geçmişin teknolojilerini düşündüğümüzde XV. yüzyılda matbaanın ve bununla ilişkili olarak gazetelerin ortaya çıkmasından, XIX. yüzyılda telefon teknolojisinin gelişmesinden söz edebiliriz. O dönemde bazı muhafazakârlar, insanların bundan böyle birbirini ziyaret etmeyeceğini öne sürerek telefonun keşfini “felaket” olarak nitelemişlerdi. 1920’lerde radyo yayıncılığı başladığında yine pek çok kişi “felaket” yorumunda bulunmuştu. Yayıncılığın, beyin yıkamanın bir aracı olduğunu öne sürenler bile olmuştu. Radyo ve televizyon yayıncılığı dile yeni çeşitlilikler kazandırdı. Örneğin, spor karşılaşmaları yorumculuğu gibi. İşte 1990’lardan bu yana tanıştığımız internet de benzer etkilere sahip. Bir konuyu arama çubuğu ile araştırmayı 1999’dan önce yapmak mümkün değildi. 1990’ların ortalarına kadar e- posta gönderilemiyordu. 2000’lerin başlarına kadar cep telefonlarıyla mesajlaşma ve anlık ileti de yoktu. (Bkz. Crystal “The Effect of New Technologies on English”, 9 Kasım 2013). Crystal’a göre 2003’te bloglar, 2004’te facebook, 2005’te youtube, 2006’da Twitter gibi yeni teknolojiler, İngiliz dilinin yeni stillerini geliştirmiştir. Bu internet ürünlerinin her birinin kendi özel dil stili vardır ve mesajlaşırken kullanılan üslup, blog yazısındakiyle veya Twitter’dakiyle aynı değildir. Twitter’da karakter sayısının sınırlı olması, teknolojinin dili çok özel biçimlerde etkilemesine bir örnektir. Crystal, Twitter’ın “ne yapıyorsun”dan “ne oluyor” sorusuna geçişini bir tür günlük olmaktan çıkıp rapor sunmaya dönüşme şeklinde değerlendirir. Böylece yalnız teknoloji değil teknolojiyle birlikte kullanılan yazılım, bireyi farklı biçimde düşünmeye sevk eder: “Kullandığınız her internet alanı dil kullanımınızı etkiler, bu etkileme bazen çok özgül biçimlerde olur. İnternetin görece çok yeni olmasından ve -teknolojik olsun olmasın- yeni eğilimlerin dili kalıcı olarak etkilemesi uzun bir sürece yayıldığından dolayı geleceği tahmin etmek mümkün değil.” (Bkz. Crystal “The Effect of New Technologies on English”, 9 Kasım 2013). Crystal aynı söyleşide İngilizcenin bundan 20 yıl öncekiyle neredeyse tamamen özdeş olduğunu belirterek mesaj dilindeki kısaltmaların İngilizcenin oldukça küçük bir kesitini oluşturduğunu vurgular. Popüler tartışmalarda özellikle gençler tarafından kullanılan mesaj dilindeki kısaltmaların İngilizceyi tahrif ettiği şeklindeki görüşe karşı çıkan Crystal, mesajların hiçbir zaman tamamen kısaltmalardan oluşmadığına, ortalama kısaltma sözcük sayısının yüzde ondan ibaret olduğuna değinir. (Bkz. Crystal “The Effect of New Technologies on English”, 9 Kasım 2013).
Meseleye Türkçe açısından bakıldığında internet ve kısa mesaj dilinin ölçünlü Türkçeyle ve dilin diğer varyantlarıyla ilişkilerini derinlemesine araştıran bilimsel çalışmalara ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. V. Bilim dili olarak Türkçe Bilimsel yapıtlarda kullanılan, kendine özgü terminolojisi ve söylemi bulunan dile bilim dili adı verilir (Çotuksöken, 2008, s. 31). Popüler tartışmalarda zaman zaman söz edilen konulardan biri de Türkçenin bilim dili olarak kullanılmaya ne derece elverişli olduğudur. Her dilin, konuşanlarının ihtiyaçlarına cevap verebilecek potansiyele sahip olduğu bilgisi; dil biliminin temel bulgularındandır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 140). Terim yetersizliği, bazı branşlarda örnek azlığı veya gelenek yokluğu nedeniyle Türkçe yazmanın muhtemel zorluğu gibi sorunlar; dilin özünden değil kullanımından kaynaklanır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 140). Özellikle terim alanında ortaya çıkabilecek eksikler, türetme ve kopyalama gibi yollarla giderilebilir. Özetle Türkçenin bilim dili olup olmaması ana dili Türkçe olanların çabalarına bağlıdır. Bu konudaki çalışmaların tarihine bakıldığında 1930’lardaki Öz Türkçecilik akımının Atatürk’ün öncülüğünde girişilen dil devriminin doğal bir sonucu olduğu görülebilir. Bu akım, süreç içinde kimi aşırılıklarından sıyrıldıktan sonra Türkçenin bilim ve kültür dili olarak gelişmesine katkıda bulunmuştur. Türkçenin bilim dili olabileceğini gösteren çarpıcı örneklerden biri Atatürk tarafından yazılmış geometri kitabıdır. 1937’de yayımlanan bu kitapta Arapça ve Farsça kökenli geometri terimlerine günümüzde kullandığımız boyut, uzay, yüzey, açı, üçgen, dörtgen, çokgen, artı, eksi, oran, türev vb. gibi Türkçe karşılıklar sunulmuştur. (Bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Geometri_(kitap) Günümüzde Türkçe yerine İngilizcenin yeğlenmesine ise bazı aydınlar ve akademisyenler arasında rastlanmaktadır. İngilizce eğitim almış, hayatlarının önemli bir kısmını yurt dışında geçirmiş, meslekleri gereği İngilizce ile içli dışlı olmuş bu kişilerin davranışlarını bir noktaya kadar mazur görmek mümkündür (Develi’den akt. Küçük, 2007, s. 512). Ancak aydınların dili doğru ve etkili kullanma konusunda bir sorumluluğa sahip olduğu da unutulmamalıdır. Terim ve kavram üretmede Türkçenin olanaklarından yararlanılmalıdır: “Anadolu ağızlarında kelime alma, genel dilde kullanılan kelimelerden yararlanmak, yenilerini üretmek başlıca yollardan olup; türetme, derleme, tarama ve birleştirme gibi Türkçede söz varlığını geliştirme yollarına
her zaman başvurmak mümkündür. Kaldı ki Türkiye Türkçesi yetersiz kaldığında Türk dilinin diğer şive ve lehçelerine de başvurulabilir.” (Küçük, 2007 s. 512). Bilimsel yazılarda terim ve kavramları Türkçeleştirerek aktarırken orijinaliyle ilgili herhangi bir tereddüte veya kavram karmaşasına yol açmamak bakımından sözcüğün ilk geçtiği yerde ayraç içinde özgün hâli (çoğunlukla İngilizcesi) verilmelidir. VI. Yazım (imla) meselesi Dilin belli kurallarla yazıya geçirilmesi anlamına gelen imla veya yazımın ana işlevlerinden biri okumayı ve yazmayı kolaylaştırmak, diğeri ise büyük bir kitlenin okuma yazma öğrenmesini mümkün kılmaktır (Menz, 2006, s. 42). Birkaç yazım kılavuzunu karşılaştırmalı olarak inceleyen Menz “Yeni Türk yazı sisteminde her ses için ayrı bir harf ilkesi gözetilmiştir.” ifadesinin kılavuzlarda ortaklaştığını belirtir. Bununla kastedilen, Türkçenin, her sese bir harf denkliğine büyük oranda uyulan bir sesçil alfabe ile yazılıyor olmasıdır. Türkçenin yazımında belli başlı sorunlar kesme işaretinin ve düzeltme işaretinin kullanımı, birleşik sözcüklerin yazımı, “de” bağlacı ve diğer sözcüklerin bitişik veya ayrı yazılması olarak sıralanabilir. Yazım kılavuzlarını inceleyen Menz, (2006, s. 50) birleşik sözcüklerle ilgili kurala dair “Tamlamanın ikinci ögesi nitelenir ve böylece ikinci ögeyle belirtilen kavramın bir alt türü adlandırılırsa sözcükler ayrı yazılır, nitelenmez ve tamlamanın tüm ögeleri beraberce yeni bir kavramı oluşturursa bitişik yazılır.” saptamasında bulunur. Örneğin “duman rengi” tamlamasında “duman”, “renk” sözcüğünü niteler, böylece rengin bir türü için yeni bir sözcük/ kavram yapılır; “kazayağı” tamlamasında “kaz” kelimesi “ayak” kelimesini nitelemez, ikisi beraber deyim aktarma yoluyla bir rengi belirten sözcük/kavram oluşturur (Menz, 2006, ss. 50- 51). Düzeltme işaretinin (^) kullanımıyla ilgili bölümü Türk Dil Kurumunun sitesinden okuyunuz. https://www.tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/duzeltme-isareti/ Görece sorunlu bu konular dışında yazım kılavuzlarında açık bir şekilde ifade edilen ve öğrenmesi kolay kurallar olmasına rağmen “de” bağlacının ve “mi” soru ekinin yazımında
yaygın biçimde hata yapılmaktadır (Menz, 2006, s. 67). Buna “ki” bağlacının ve ekinin hatalı kullanımını da eklemek gerekir. Ortografik derinliği olmadığı kabul edilen Türkçede yazım yanlışlarının yaygınlığının sebebi nedir? Farklı yazım kılavuzlarının varlığı ilk bakışta akla gelebilecek bir gerekçeyse de düzeltme iminin kullanımı gibi sorunlu konular dışında yazım kılavuzlarının temel konularda uzlaştığı görülebilir. Bunun dışında tüm kılavuzlarda ortaklaşan konularda da sıkça hata yapılması, insanların yazım kurallarına uymaya gerek görmediğini düşündürmektedir (Menz, 2006, s. 69). “De” bağlacının ayrı yazılmaması gibi kimi yazım yanlışları ise kuralları bilmemekten veya benimsememekten kaynaklanır. Bu tür sorunların giderilmesi için okullardaki eğitim yöntemlerinin gözden geçirilmesinde fayda vardır (Menz, 2006, s. 69). Bağlaç “de”nin yazımıyla ilgili bölümü Türk Dil Kurumunun sitesinden okuyunuz. https://www.tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/baglac-olan-da-denin-yazilisi/ Bağlaç “ki”nin yazımıyla ilgili bölümü Türk Dil Kurumunun sitesinden okuyunuz. https://www.tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/baglac-olan-kinin-yazilisi/ Uzmanlık alanı her ne olursa olsun yazım yanlışı yapan kişi, olumsuz bir izlenim bırakarak genel yetkinliği hakkında şüphe uyandıracaktır. Bu nedenle yazı dilinde özenli davranmalı ve emin olunmayan her bir sözcüğün veya ekin yazımı kontrol edilmelidir. Sıra Sizde Şair ve yazarların edebî eserlerde Türkçenin yazım kurallarına ve sözdizimine aykırı kullanımlarını nasıl değerlendirmeliyiz? VII. Anlatım bozuklukları Edebî eserler dışında kalan metinlerdeki bir ifade bağlam içinde değerlendirildiğinde bile anlam oluşmuyorsa, kimi zaman birbiriyle çelişkili birden fazla anlam ortaya çıkıyorsa, kastedilenden farklı veya eksik bir anlam meydana geliyorsa anlatım bozukluğundan söz edilmelidir. Burada dilin iletişimi sağlama işlevi gerçekleşmediği gibi iletişimi engelleyen bir durum ortaya çıkar.
Böyle bir durum, dilin yaratıcı kullanımı ile açıklanamaz. Söz konusu durum, anlatım bozuklukları olarak görülür. Yaygın anlatım bozukluklarından biri, sözcüklerin ve eklerin anlam sınırlarını veya kısaltmaların açılımını tam olarak bilmemekten kaynaklanan gereksiz sözcük ve ek kullanımıdır. Cümlede aynı işlevi karşılayan sözcük veya eklerin bir arada kullanılması yanlıştır. Örneğin, “Bu metindeki bazı sözcükler İngilizce ve Fransızca dillerinden gelmektedir.” cümlesinin doğrusu “İngilizce ve Fransızcadan” veya “İngiliz ve Fransız dillerinden” olmalıdır. Benzer biçimde aynı kökten gelen sözcükleri de bir arada kullanmamaya özen göstermelidir. Örneğin, “Dünyanın oluşumu nasıl oldu?” yerine “Dünya nasıl oluştu?” doğrudur. Eski dildeki veya yabancı dildeki anlamın bilinmemesinden kaynaklı hatalara örnek olarak “sağduyu” anlamına gelen “akl-ı selim” sözünün isim olduğu hâlde sıfat gibi kullanılması, “çok aklıselim adam” gibi cümleler kurulması verilebilir (Belge, 2006, s. 21). Güncelliğini yitirmeyen konulardan biri, dil devrimiyle dile giren sözcük veya deyişlerin bütün semantik alanlarında eş anlamlı olup olmaması sorunudur (Brendemoen, 2006, s. 30). Örneğin hâkim sözcüğüne karşılık kullanılan egemen sözcüğü, “Denize hâkim terasta oturduk.” cümlesinde “hâkim” sözcüğünün anlamını karşılayamaz. Bu cümlede “hâkim” yerine “egemen” sözcüğünün kullanılması anlatım bozukluğudur. Anlatım bozukluğuna yol açan başka bir durum da aynı kökten gelen bazı sözcüklerin birbiriyle karıştırılmasıdır. Örneğin etkili, etkin ve etken gibi bazı öz Türkçe sözcüklerin morfolojik açıdan birbirine yakınlığı anlam karmaşasına sebep olmaktadır (Brendemoen, 2006, s. 31). Başka yaygın yanlışlar arasında çaresiz anlamına gelen umarsız ile umursamaz sözcüklerinin veya şüphesiz anlamına gelen yakinen ile yakından sözcüklerinin birbirine karıştırılması sayılabilir. Bazı karışıklıklar ise düzeltme iminin doğru kullanılmamasından ileri gelir. Düzeltme imi (^) üzerine geldiği sesi uzatma ve/veya inceltme işlevi görür. Aşağıdaki sözcük çiftlerinin anlamı ve sesletimi, düzeltme işaretinin varlığına göre değişmektedir: adem-âdem, alem-âlem, kar-kâr, dahi-dâhi vb. (www.tdk.gov.tr adresinden “Sıkça Karıştırılan Sözler” bölümüne bakınız). Örneğin “alem”, “bayrak, minare, kubbe, sancak direği vb. yüksek şeylerin tepesinde bulunan,
madenden yapılmış ay yıldız veya lale biçiminde süs, ayça”; “âlem” ise “evren, cihan, dünya, aynı konu ile ilgili kimseler, durum ve şartlar, herkes, ortam ve çevre, eğlence” anlamına gelir. Tekillik-çoğulluk, özne-yüklem, sıralı cümlelerin yüklemleri ve eylem çatıları uyumsuzlukları da anlatım bozukluğuna yol açar. Örneğin, “Bu sebeple personel servislerine yabancı kimsenin alınmayacağını bildirir, bu konuda desteğinizi bekliyoruz.” yüklemler arasında uyumsuzluk içerir. VIII. Söyleyiş kusurları Yüz yüze iletişim sırasında beden duruşu (postür), jest, mimik, ses tonu gibi iletişimin diğer ögeleri etkin olarak kullanıldığından ve iletişimde bulunulan kişiden sözlü/sözsüz geri bildirim alma imkânı olduğundan sözlü anlatım kusurlarını düzeltmek mümkündür. Buna rağmen sözlü anlatım kusurları, konuşmanın gücünü azaltan bir etkendir. Türkçenin standart (ölçünlü) telaffuzunda başlıca sorunlar, yumuşak g harfinin sesletimi ile Arapça ve Farsçadan gelen sözcüklerdeki /a/ harfinin ne zaman uzun söyleneceği ile ilgilidir. Türkçede /ğ/ doğrudan doğruya söylenmez; bu harf, kendinden önce gelen ünlüyü uzatabilir, ünlüler arasında kaynaşabilir veya /y/ sesine dönüşebilir. “Yumuşak g”nin hece sonunda, “a-a” ve “a-ı” ünlüleri arasında olduğu sözcüklerde kendinden önce gelen ünlü, bir değer uzar: ağlamak, kâğıt, çağırmak vb. sözcüklerde olduğu gibi. “Yumuşak g”nin “o-a” ve “o-u” sesleri arasında olduğu sözcüklerde bu ünlüler birbiriyle kaynaşır: boğaz, poğaça, doğu vb. sözcüklerde olduğu gibi. “Yumuşak g”nin “e-i” sesleri arasında ve “e-i” veya “ü” seslerinin yanında olduğu durumlarda bu ses /y/ gibi söylenir: değişim, iğne, düğme vb. sözcüklerde olduğu gibi. “A” harfi a:hize, a:rif, ra:kım gibi sözcüklerin ilk hecesinde uzun söylenir. Arapça kökenli meta:, akraba:, asâ: gibi sözcüklerin son heceleri uzun telaffuz edilir. Yine bazı Arapça kökenli sözcükler ünlüyle başlayan ek aldıklarında sondan bir önceki heceleri uzun söylenir: haya:tım, huku:ku, edebiya:tı gibi. Alfabe, bakiye, hakem, hibe, lisan, meşale, meydana gelmek, vaka gibi sözcüklerin ise tüm heceleri kısa telaffuz edilir. Telaffuzu birbiriyle karşılaştırılan farklı anlamlardaki sözcüklere örnek olarak dahi-dâ:hi, tabii-ta:bi, inkılap-inkilap, katil (zanlısı)- ka:til, laik-la:yık, sadet-saadet verilebilir.
Ana dili Türkçe olan kişilerin standart telaffuzda yaptıkları diğer yaygın hatalar, ön damak ünsüzü /k/ ve /l/nin (örneğin kâ:bus, la:zım) ile kapalı /e/nin (örneğin genç, benzin) sesletimleridir. (Bkz. Önerilen Kaynaklar). Telaffuzuyla ilgili tereddüte düşülen her sözcük için Türk Dil Kurumunun sitesinden veya TRT’nin telaffuz sözlüğünden yararlanılabilir. (Bkz. sozluk.gov.tr ve trttelaffuz.com) Bir sözcüğün günlük hayattaki kullanma sıklığı azaldıkça ölçünlü telaffuzunu bilmeyenlerin oranı da artar (Menz, 2006, s. 65). Telaffuzda orijinal uzunluklara uyulup uyulmaması, konuşanın tahsil ve kültür derecesinin göstergesidir (Brendemoen, 2006, s. 29): “Bir kelime ne kadar yaygınsa yapılan hata o kadar büyük bir gaf sayılır. Böylece fakir yerine fa:kir, rakip yerine ra:kip […] gibi telaffuz biçimlerine sadece tahsil durumu çok düşük olanlar ya da yabancılar arasında rastlandığını zannediyorum fakat bir sözcük ne kadar ender kullanılıyorsa onu doğru telaffuz etmek için o kadar maharet gerekir.” (Brendemoen, 2006, s. 29). Özellikle edebî dildeki kullanımları açısından ağızlar, ölçünlü dil için kaynak oluşturur. Türkçenin ağızları dilin varyantları olarak dilin zenginliğinin göstergesidir. Ancak standart dilin kullanılmasını gerekli kılan alanlarda üzerinde uzlaşılmış İstanbul ağzı kullanılır. Sözcüklerin ölçünlü dile göre telaffuzu, anlam karmaşasını önlemenin yanı sıra güzel ve etkili konuşmanın da koşullarından biridir. Sonuç Dil bilimcilerin sorduğu bir soruyla bu bölümü tamamlayalım. Türkiye Türkçesinin yok olmasına ilişkin bir tehdit bulunmadığına göre dille ilgili herhangi bir endişeye gerek yok, diyebilir miyiz? Bu çerçevede dil bilinci kavramından söz etmek gerek. Dil bilinci kavramı genellikle kural koyma ve kurallara uyma, bazen de dile sahip çıkma isteği olarak anlaşılıyor (Alpay, 2014, s. 31). Ancak dil bilinci belirli bilgilere dayanmanın ve onlarla sürekli beslenmenin ötesinde “bu bilgilerin toplamına verdiğimiz ad değil, bilgilerin oluşturduğu matrisler yoluyla işleyen bir zihnin seçimler yapma, başka bir deyişle, bilgi kullanma yetisinin adı olmalı.” (Alpay, 2014, s. 31). Buna göre dil bilincinin; dinamik bir süreçte dildeki değişimleri izlemek, toplumdaki değişimlerin dildeki görünümlerinin farkında olmak, bireyler olarak dili kullanırken tercihte bulunmak gibi yansımaları olmalıdır.
Brendemoen’e göre ana dili konuşurlarının neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda doğal bir bilinci vardır ve bu bilinci geliştirmek okulların görevlerinden biridir (2006, s. 38). Okullardaki Türkçe eğitiminin kuvvetlendirilmesi için önlemler almak, yabancı dillerin etkisini azaltmak için de tutulması gereken yoldur (Brendemoen, 2006, s. 38). Ölçünlü dil eğitiminin kalitesini yükselterek dille ilgili konularda bilinç uyandırmak, dil planlaması çalışmalarının bir parçası olarak düşünülebilir. Dilde farklılık arz eden her türlü yeniliğe karşı çıkan muhafazakâr tutum, dilin en temel özelliklerinden olan değişime direnç anlamına geldiğinden gerçekçi değildir. Ancak dille ilgili değişimin farkında olmak ve değişimin yönünü bir ölçüde belirlemek, dili kullanan toplumsal grupların ve bireylerin elindedir. Gündelik hayatta bireyler özellikle yazı dilinde kullanacakları sözcüğün kökünü ayırt etme, sözcük seçimlerini buna göre belirleme gibi tercihlerde bulunabilir. Dil bilimciler arasında yeni kullanımların iletişimde işlev gördüğü sürece ölçünlü dili tehdit etmediği kabul görse de dildeki yenilikleri eleştirel bir bakışla gözlemlemeyi sürdürmek gerekir. Örneğin, benzer sosyoekonomik arka plandan gelen gençler arasında işlevsel olacak bir kullanım, farklı kuşaklar arasında iletişim işlevini tamamen bozabilir. Bu açıdan uzlaşmayı sağlayan ölçünlü dilin farklı dil varyantları içindeki yeri önemlidir. Ana dili bilinci Türkçeyi bilimsel olarak görmeyi ve dilin güçlü yönlerinin farkında olmayı içerir. Aynı zamanda dille ilgili konularda meraklı ve uyanık olmayı, teknolojik ve toplumsal gelişmelerin dile etkileri üzerine araştırmayı ve düşünmeyi gerektirir. Okuma Parçası Dil Bilincinin Önemi24 24 N. Alpay’ın Dilimiz, Dillerimiz kitabından ss. 159-163’ten özetlenerek alıntılanmıştır.
“Türkçenin Yabancı Dillerin Etkisinde Kalmasıyla Ortaya Çıkan Sorunlar” çerçevesinde “Dil Bilincinin Önemi” konusunu ele alırken, genellikle betimleyici yönteme yakın durmaya çalıştığımı belirtmeliyim. Yöntem konusu Türkçe sorunlarının incelenme biçimini ilgilendirdiği kadar, içeriğini de ilgilendiriyor. Uygulamadaki Türkçe sorunlarından bir bölümünün, Türkçe dilbilgisi alanında hâlâ egemen olan kuralcı anlayıştan kaynaklandığını söylemek herhalde fazla yanlış olmaz. Türkçe sorunları çerçevesinde epey söz üretiliyor. Ne var ki söz üretenler arasında, “dil bilinci” kavramından “dilin doğru kullanılması”nı anlayanlar çoğunlukta. Herkes bol bol dil yanlışı buluyor ama kimin hangi ölçütü kullandığı pek açık değil. Birine göre yanlış olan, diğerine göre doğru. Bilimsel ölçütler bilinip yaygınlaşsa, yanlış sıfat enflasyonundan da biraz olsun kurtulabileceğiz. [. . . .] Dil bilincini kural bilgisiyle karıştırmayıp bilimsel bir bakış açısı olarak tanımladığımız ölçüde dille ilgili tüm tavırlarımızın temelinde bu bilincin yer alması gerekir. Günümüz dilbiliminin, giderek göstergebilimin temel kabullerini gözden kaçırmayan bir perspektifinden söz ediyorum. Bu perspektifte, insanın anlatım (ifade) gereksinimleri ile bir dizge olarak dilin kendi gereksinimlerini bir arada göz önüne almak durumundayız. Dil devrimi, Türkçeyi kendi köklerine ve üretkenliğine kavuşturdu. Bugün ise bu kez İngilizcenin etkisiyle yeni imla ve söyleyiş sorunlarıyla karşı karşıyayız, yine yapısal sorunlar ortaya çıkıyor. Dile yeni anlatım olanakları katabilen ve yapısal bir zarar vermeyen yenilikleri bir yana bırakalım. Onlarla savaşmak, yabancı düşmanlığına varabileceği gibi, dile zararlı da olabilir. Dilin yenilenmeye gerek duyduğu, bunun bir bölümünün ister istemez dışarıdan karşılanacağı unutulmamalı. Yeni sözlere bakışımızda ölçüt şu olmalı: Gelen söz, sözcük ya da yapı, dilin üretkenliğine ve anlatım olanaklarına zarar veriyor mu? Vermiyorsa, özenti de kokmuyorsa, neden karşı çıkalım? Karşı çıkılacak, bilincinde olunacak yeterince etki var. Türkçenin kendine özgü anlamsal vurgulama olanaklarının bir bölümü, kötü çevirilerin etkisiyle unutulma, aşınma sürecine girmiş durumda. [. . . .] [K]üreselleşme denen süreç nedeniyle İngilizceden kaçmamızın olanağı yok. Ancak böyledir diye İngilizcenin etkisiyle ortaya çıkan sorunlardan, bu etkinin işgal biçimini almasından kaçınmanın yolu yok mudur? İngilizceyi ya da başka bir dili öğrenirken aynı zamanda Türkçeyi
yetkinleştiremez miyiz? Evet, yetkinleştirebiliriz. İki ya da daha fazla dili bir arada bilmek ve kullanmak, bireyler için de toplumlar için de olanaklı. Türkçe, yabancı diller karşısında neden bocalıyor peki? Ben, İngilizce etkisinin, Türkçeden kaçış duygusuyla birleştiğini düşünüyorum. [. . . .] Türkçenin üretkenliğini korumak istiyorsak İngilizceden gelen sözlerin/sözcüklerin yerine Türkçesini yerleştirmeliyiz. Ancak kısalık, söyleyiş kolaylığı, başka sözcüklerle karışmama gibi özellikler gözetilmezse İngilizceden gelenin ağır basacağından kuşkumuz olmasın. Biz “e-posta yollamak”, “elmek yollamak” gibi beş ya da altı hecelik sözleri yerleştirmeye çalışırken üçer hecelik “meyl atmak” ve “meylleşmek” fiilleri atı alıp Üsküdar’ı geçiyor. Biz okumuşlar “izlenme oranı” türünden karşılıklar önerirken bakıyoruz “reyting” sözcüğü, o ünlü “-ing” ekiyle birlikte Türkçeye girmiş bile. Bu durumda dilcilere de olsa olsa fiilî durumu kayda geçirmek (imla kılavuzuna almak) kalıyor. Yinelemekte yarar var, dil bilincinin yetersiz kaldığı baskıcı ortamlarda belirleyici etmen, kültürel çekicilik (cazibe) ve söyleyiş kolaylığı, başka bir deyişle Türkçeden kaçış oluyor. Ana dilinin korunması gibi bir kaygının öne çıkabilmesi için demokratik bir sevgi ortamı, daha geniş bir ufuk ve bilimsel bir dil bilinci gerekli. Önerilen Kaynaklar “Geometri (Kitap)” https://tr.wikipedia.org/wiki/Geometri_(kitap) “Açık ve Kapalı E”. https://www.youtube.com/watch?v=lMjPj1_XsKs Crystal, D. “The Effect of New Technologies on English”. (9 Kasım 2013 tarihli Belgrad söyleşisinden) https://www.youtube.com/watch?v=qVqcoB798Is “Doğru Zannettiklerimiz”. https://www.youtube.com/watch?v=tiHdX2ThVmM Ong, W. Sözlü ve Yazılı Kültür. Metis Yayınları: İstanbul, 2003. “Yazarız Ama Söylemeyiz”. https://www.youtube.com/watch?v=9huk3OSijpM Kaynakça Alpay, N. (2014) Dilimiz, dillerimiz. İstanbul: Metis Yayınları. Alpay, N. (2018). Dil meseleleri. İstanbul: Metis Yayınları. Balçık, M. (2006). Televizyon dünyası ve dil tartışmaları. Menz, A. ve Schroeder, C. (Ed.), Türkiye’de dil tartışmaları içinde (ss. 85-118). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Belge, M. (2006). 1980’ler sonrası Türkçe. Menz, A. ve Schroeder, C. (Ed.), Türkiye’de dil tartışmaları içinde (ss. 11-23). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. Brendemoen, B. (2006). Popüler tartışmada hatalar ve normlar. Menz, A. ve Schroeder, C. (Ed.), Türkiye’de dil tartışmaları içinde (ss. 25-39). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. Çotuksöken, Y. (2008). Uygulamalı Türk dili.: İstanbul: Papatya Bilim. Demir, N. ve Yılmaz. E. (2003). Türk dili el kitabı. Ankara: Grafiker Yayıncılık. Duman, D. (2013). Medyada “doğru” Türkçe tartışmaları üzerine: betimleyici-kuralcı yaklaşımlar ve ötesi. Bilig, 151-174. https://dergipark.org.tr/tr/pub/bilig/issue/25367/267749. Gökdayı, H. (2008). Dil kullanımını değerlendirmede doğru ve yanlış. Erdem, 91-109. Koçyiğit, S. (2013). Sözün bestesi diksiyon. İstanbul: Mitos-Boyut Yayınları. Küçük, S. (2007). Dil kirliliğinin Türkçemize yansımaları. Türk Dili, (Eylül), 504-514. Menz, A. (2006). Kılavuzlarda ve kullanımda Türkçe imla”. Menz, A. ve Schroeder, C. (Ed.), Türkiye’de dil tartışmaları içinde (ss. 41-71). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. Yaman, H. ve Erdoğan, Y. (2007). İnternet kullanımının Türkçeye etkileri: nitel bir araştırma. Journal of Language and Linguistic Studies, 3(2), 237-249. Sıra Sizde Cevap Anahtarı Şair ve yazarların dilin doğru kullanımını bilip de kullanmama hakkına sahip oldukları söylenebilir. Elbette her edebiyatçı kendi yazımından sorumludur ve bir sanat eserinde noktalama yanlışı aranmaz. Ancak kişiye özgü yazım, sanat eserlerine aittir ve üslubun bir parçası olarak işlev taşır. Edebiyat dışı metinlerde ise okumayı ve anlamayı zorlaştırdığından kabul edilemez (Menz, 2006, s. 70). Ayrıca yaratıcı dil davranışını, kuralları ihlal eden bozuk kullanımlarla karıştırmamak gerek. Edebî eserlerdeki biçimsel ve anlamsal sapmalar, söz varlığını ve ifade biçimlerini zenginleştiren ve sanatçılara tanınan bir ayrıcalık olarak değerlendirilir (Gökdayı, 2008, s. 95). Edebî dilin söz varlığı ve söz dizimi açısından standart dilden sapması ve bu durumun edebî yaratıcılık bağlamında değerlendirilmesi söz konusudur. Yaratıcı dil, yerleşik kuralların dışına çıkar ancak söz konusu olan yazmayı bilmemekten kaynaklanan bozuk bir Türkçe değildir (Alpay, 2018, s. 245). Dili bozma gereğini duyan yazarın bunu haklı çıkaracak gerekçeleri vardır (Alpay, 2018, s. 245).
Göstergebilim 271 D. I ve II E. II ve III I.3. İletişim Göstergebilimi: İletişim göstergebiliminin en önemli temsilcileri E. Buyssens, G. Mounin ve L. Prieto’dur. İşlevselcilikten aldıkları “iletişim” ilkesi ile dil dışı gösterge- lerde gösteren/gösterilen ilişkisini inceleyen bu akım, gönderici tarafından iletişim amacıyla üretilen ve alıcı tarafından algılanması beklenilen bir gös- terge türü olan belirtkeler üzerinde durur. Belirtke zaman zaman belirti ile karıştırılsa da temelde belirtilerde ne- den/sonuç ilişkisi (ateş/duman) varken belirtkelerde gösteren ile gösterilen arasında bu tür bir nedensellik yerine uzlaşısal bir ilişki bulunur. Birden kapkara olan bir gökyüzü ve bulutlar, yaklaşan bir yağmurun be- lirtisi olabilir ama ne gökyüzünün ne de bulutların böyle bir bilgiyi in- sanlara ulaştırma amacı söz konusu olabilir. Bu belirtinin bir belirtke- ye dönüşmesi ancak bilinçli olarak bir ileti aktarma isteği ile gerçekleşir. Örneğin hava şartlarının kötüye gideceğini haber veren bir flamanın li- mana çekilmesiyle tüm belirtiler bir belirtke yardımıyla ilgililere iletilir (Aydın, a.g.e., s. 230). Denizcilikte denize adam düştüğünü belirtmek için çekilen sarı ve kır- mızı renklerden oluşan aşağıdaki flama, bir yelken yarışında oluşan hareket- liliğin, yani “denize adam düştüğünün” belirtisinin iletişim amacıyla, bilgi aktarma isteğiyle belirtkeye dönüşmüş hâlidir. Figür 4: “Denize adam düştü” flaması
272 Dr. Öğr. Üyesi Barış AYDIN Kıran ve Kıran’ın (a.g.e., s. 426) aktardığına göre “İletişim göstergebilimi anlam olgusunu yeterince kullanmadığı için en iyi sonuçlara yazı ve trafik işaretleri alanında ulaşmıştır. Aynı biçimde, amaçlı ya da istemli bir ileti ola- rak reklam da iletişim göstergebilimin konusu olabilir”. I.4. Roland Barthes ve Anlam Göstergebilimi: Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, R. Barthes göstergebilim için “kodla- rı ve onların değerlerini inceleyen dilbilimin bir dalıdır” (Akt. Kıran, Kıran, a.g.e., s. 421) der. Yani Barthes, Saussure’ün aksine, göstergebilimi dilbilimin içinde değerlendirir. Şekil 6: Barthes’a göre göstergebilim/dilbilim ilişkisi Göstergebilim bir tür serüvendir Barthes için: … Bir göstergebiliminin toplumsal eleştiriyi canlandıracağını, Sartre’ın, Brecht’in, Saussure’ün böyle bir tasarıda el ele verebileceğini düşünmüştür başlangıçta. To- plumun kendi yarattığı birtakım kalıpları nasıl olup da doğal anlamlar gibi gördüğünü ve kullandığını anlama, anlarken de betimleme uğraşını iş edinmiştir kendine. Seçkin bir söylence avcısıdır Barthes, toplum- sal söylenceleri kovalar her yerde. Kendine özgü birtakım “diller” ya da anlatım yöntemleri üstüne bir dildir göstergebilim ona göre ve işlemsel kavramları açısından dilbilimden kaynaklanır; sınır tanımaz, çünkü tüm göstergelerin bilimidir (Barthes, 1979, s. XIX-XX). Barthes, gösterge dizgelerinin dilden ayrı tutulamayacağını savunur ve göstergelerin dilden bağımsız bir şekilde anlam iletemediklerini söyler. Gös- tergelerin (nesne, davranış ya da imgeler) dilin doğrulamasına, ifadesine ya da yinelemesine muhtaç olduğunu vurgulayan Barthes; dilsel olmayan bir göstergebilimin varlığına da inanmaz (Kıran, Kıran, a.g.e., s. 426-427). Yaşadığımız dünyadaki anlam içeren her türden olaya göstergebilim- sel yaklaşımı aktaran Barthes ve onu izleyen göstergebilimciler modadan,
Göstergebilim 273 gastronomiye; otomotivden müziğe; sinemadan yazınsal metinlere uzanan geniş bir çözümleme alanı oluşturmuşlardır. Barthes, göstergenin iletişim özelliğinin ötesine geçerek aktarılan düz anlamın yanında yan anlamlarla da ilgilenmiştir. I.5. Umberto Eco ve Kültür Göstergebilimi: Eco’nun göstergebilim anlayışının iletişim göstergebilimi ile anlam gös- tergebiliminin bileşkesi niteliğini taşıdığını söyleyebiliriz. Zira Eco’ya göre “göstergebilim, bir iletişim süreci olarak düşünülen kültürel olguların ince- lenmesidir” (akt. Kıran, Kıran: a.g.e., s. 427). Yazar, “bir gösterge başka bir şe- yin yerine anlamlı olarak geçebilecek herhangi bir şeydir” diyerek gösterge- nin tanımını geniş tutmuş; göstergebilim tanımından da anlaşılacağı üzere kültür göstergebiliminin öncüsü olmuştur. Eco, A Theory of Semiotics başlıklı yapıtında iletişim aracı olan dilin ya- pısını kodların oluşturduğunu ve kod olmaksızın seslerin anlam kazanama- yacağını savunmuştur. Bu düşünceden yola çıkarak bir “kodlar kuramı” ge- liştiren Eco’ya göre bu kuram “göstergenin kültürel birim konumunu hesa- ba katarak, göstergelere nasıl olup da birçok anlam yüklenebildiğini, anla- mın, dil kullanıcısının ya da gösterge sisteminin yeterliliğinden nasıl türe- diğini ve sonuç olarak yeni anlamların nasıl üretilebildiğini açıklamaktadır” (Akt. Demir, 2009, s. 116). I.6. A. J. Greimas ve Göstergebilim: Greimas, göstergebilimin konusunu “toplumsal ve bireysel söylemi bi- çimlendiren anlamsal yapıların açıklanması” olarak gören ve bu saptamayla anlam vurgusu yapan; bunun yanında “insanın anlamı denetlediğini, ancak her konuda, her zaman anlamın efendisi olmadığını” savunan Coquet (1984, s. 21; 1997, s. 12) gibi anlamı insanla birlikte ele almıştır (Kıran, 2009, s. 6). Anlambilim üzerine uzun çalışmalarının ardından “anlatısal izlek” kav- ramını geliştiren Greimas, 1966’da yayımladığı Yapısal Anlambilim başlık- lı kitabında sözcük anlambiliminin temellerini atmıştır. Yazar, toplumlarda sözcüklerin anlamlandırılması konusunda da çalışmalar yürütmüş ve me- tindilbilim için sözdizimsel ölçütü değil anlam ölçütünü ana eksen olarak belirlemiştir (Aydın, 2017, s. 58-59).
274 Dr. Öğr. Üyesi Barış AYDIN Yücel’e (2008, s. 128) göre “[Her şey] bir göstergeler evreninde yaşadığı- mızı gösterir bize, özgül işlevleri ne olursa olsun, insan evreninde yer alan her nesnenin, her olgunun aynı zamanda bir gösterge niteliği taşıdığını, bir göstergeler dizgesine katıldığını kanıtlar. Bu bakımdan, Greimas’la birlikte, göstergebilim sorununun ‘insan için dünyanın ve insanın anlamı sorunu’ ol- duğunu kesinlemek yanlış olmaz”. Greimas’ın göstergebilimsel çözümleme sürecinde üç temel gereç söz ko- nusudur: iletişimi oluşturan anlatım ve içerik düzlemleri, anlatı şeması ve göstergebilimsel dörtgen. I.6.1. Anlatım ve içerik düzlemleri: Nesneler arasında var olan benzerlik ve karşıtlık ilişkisi, göstergenin öz- deksel yönünü oluşturan ve algılama düzeyinde anlamın ortaya çıkmasını sağlayan ögelerden oluşan gösteren ve “gösterenin kapsadığı ve ortaya çık- masını sağladığı anlam ya da anlamın değişik yüzlerinden oluşan” gösterilen düzeylerinde de karşımıza çıkar (Kıran, Kıran, a.g.e., s. 432). Kıran ve Kıran (a.g.e., s. 433) iki yüzeyli (gösteren/gösterilen) dil göstergesini aşağıdaki şe- kilde (Şekil 7) görüldüğü gibi “baba” örneği ile açıklamıştır. Şekil 7: Anlatım ve içerik düzlemleri
Şekil 7: Anlatım ve içerik düzlemleri Şekil 7’de Gösteren yüzeyinde verilen /b+a+b+a/ yapısında yapılacak küçük bir Gdeöğstieşrigkelbiiklim 275 başka bir yapı oluşturarak anlam değişikliğine de neden olur: “kaba”, “çaba”, … (Kıran, Kıran, a.gŞ.ee.,ksi.l473’4d).e Gösteren yüzeyinde verilen /b+a+b+a/ yapısında yapılacak kü- çoüAIlu.6knr.l2:ab.t“ıiAskranaldlbmaeateğı”t,Şiinş“eliçmekarailbisçkıaö:”z,bü…amşlke(maKeıbdreiaranny,laaKtpıınırınaonlduö, şnatü.ugşü.rema.r,leasri.kn4ia3ten4ml)ae. lmaladnebğirişöirknelikğçiendier. de neden Başlangıç durumu olarak adlandırılan ilk aşamadan, bitiş (sonuç) durumu dediğimiz, dönüşümlerin I.a6rd.ı2nd.aAn neyllaeyteınŞlereinm(kaashır:amanların) ulaştığı son noktaya kadar anlatının aldığı biçimleri açıAklnarl.atısal metinleri çözümlemede anlatının dönüşümlerini temel alan bir örnekçedir. Başlangıç durumu olarak adlandırılan ilk aşamadan, bitiş (so- nuç) durumu dediğimiz, dönüşümlerin ardından eyleyenlerin (kahraman- ların) ulaştığı son noktaya kadar anlatının aldığı biçimleri açıklar. 1 2 ANLATI 4 5 Sözleşme Edinç 3 Tanınma ve (eyletim) Bitiş Edim Yaptırım durumu Başlangıç durumu Dönüşümler Şekil 8: Anlatı şeması Şekil 8: Anlatı şeması Şemayı örneklendirerek açıklayalım: Başlangıç durumu: Birinci aşamada gönderici (padişah) ile anlatının öznesi (Keloğlan) arasında bir sözleşme yapılır. Padişah, hasta olan kızını iyileştirebilirse ona bir kese altın vereceğini söyler. Bu aşama, günlük yaşa- mımızda, bir arsa sahibi (gönderici) ile bir yüklenici (özne) arasında söz ko- nusu arsaya bir ev inşası ile ilgili yapılan sözleşmeye denk düşebilir. Edinç: Öznenin (Keloğlan) eyleme geçebilmek için kendisine gerekli olan yeteneklerle (Kaf Dağı’nın ardındaki çiçeğe ulaşabilmek için gerekli bil- gi, beceri ve malzemeler) donandığı aşamadır. Bu aşama anlatı göstergebili- minde kiplik kavramından yola çıkılarak üçe ayrılır: 1. Yapmak zorunda olmak ya da yapmayı istemek, 2. Yapabilmek (güç), 3. Yapmayı bilmek (bilgi). Keloğlan padişahın teklifini kabul eder (zorundadır ya da ister), yolda ge- rekli malzemelerini (güç) kuşanır, Kaf Dağı’na giden yolda kendisini bekle- yen tehlikeleri öğrenir (bilgi) ve yola çıkar.
276 Dr. Öğr. Üyesi Barış AYDIN İnşaatı yapıp teslim etmeyi kabul eden (istemek) yüklenici tüm bilgi, bi- rikim ve donanımıyla (bilgi ve güç) inşaata başlar. Edim: Bu aşamada özne (Keloğlan) yapmak istediği (istemek) eylem için gerekli donanımla (bilgi ve güç) dönüştürücü eylemlere başlar ve nesnesini (Kaf Dağının ardındaki çiçek) ele geçirir. Yüklenici (özne) edinç aşamasında elde ettikleriyle dönüştürücü işlemle- re (inşaat süreci) başlar ve nesnesine ulaşır (inşaatı bitirir). Tanınma ve yaptırım: Bu aşamada gönderici (padişah/arsa sahibi) tek- rar ortaya çıkar ve öznenin (Keloğlan/yüklenici) gerçekleştirdiği eylemi de- ğerlendirip başlangıç durumunda yapılan sözleşme gereği özneyi ödüllendi- rir ya da cezalandırır. Bitiş durumu: Keloğlan bir kese altını almış; belki de padişahın kızıyla evlenmiştir. Yüklenici ise sözleşmede vaat edilen ücretini almış ve yaşamı- na devam etmektedir. I.6.3. Göstergebilimsel Dörtgen: Tıpkı yaşam gibi anlatısal metinler de karşıtlıklar, içermeler ve çelişkiler barındırır. Greimas ve Rastier tarafından geliştirilen göstergebilimsel dörtgende gösterilen ilişkiler de kaşıtlık, çelişkinlik ve içerme ilişkileridir. Courtés’e (1991, s. 152) göre göstergebilimsel dörtgen herhangi bir karşıtlığın görsel sunumudur. A: /gerçeklik/ /olmak/ /görünmek/ a1 a2 /giz/ A⁻ : /aldatmaca/ /yalan/ a2⁻ a1⁻ görünmemek olmamak Şekil 9: Göstergebilimsel döŞretgkeinl 9: Göstergebilimsel dörtgen Şekil 9’dan yola çıkarak ihtiyaç sahibi bir kişiyi düşünelim. Birinci durumda bu kişi gerçekten ihtiyaç sahibi olabilir. Görüntüsü ile de bu durumu bir gerçeklik (A) olarak kavramsallaşır: a1
Göstergebilim 277 Şekil 9’dan yola çıkarak ihtiyaç sahibi bir kişiyi düşünelim. Birinci du- rumda bu kişi gerçekten ihtiyaç sahibi olabilir. Görüntüsü ile de bu durumu bir gerçeklik (A) olarak kavramsallaşır: a1 ← - - → a2. İhtiyaç sahibi olduğunu söyleyen bir başkası ise aslında ne öyledir ne de öyle görünmektedir. Kılık kıyafetine bakılırsa hiç de ihtiyaç sahibi birisine benzememektedir, zaten maddi durumu da gayet iyidir: a2- ← - - → a1-. Bu kişi kendisini ihtiyaç sahibi olarak gösteren (A-) bir sahtekârdır. Başka bir kişi ise gerçekten ihtiyaç sahibi olmasına karşın düzgün giyim kuşamıyla hiç de öyle görünmemektedir: a2- ← - - → a1. Burada bir çelişki, bilemediğimiz bir neden, bir giz söz konusudur. Son olasılık ise bir kişinin yırtık pırtık elbiseleriyle dileniyor olmasına karşın aslında maddi durumu gayet iyi biri olması durumudur: a1- ← - - → a2. Yani bu kişi yalan söylemektedir. Sonuç “Göstergelerin bilimi” olarak tanımlanan göstergebilim, tüm gösterge dizgelerini olduğu gibi, bir göstergeler dizgesi olan dili de inceleme konu- su yapar. Jakobson ve Hjelmslev ile temelleri atılan, Saussure ve Peirce ile çerçe- vesi çizilen göstergebilim; dilbilim, ruhbilim, ruhdilbilim gibi pek çok alan- da hem dilsel hem de dilsel olmayan göstergelerin çözümlenmesinde kul- lanılmıştır. Merkezine başta yapıyı, daha sonraları iletişimi, anlamı, kültü- rü, mantığı alarak insanı ve toplumu kavrama, anlamı çözümleme arayışla- rının odak noktasına yerleşen göstergebilim, bugün ülkemizde Tahsin Yücel ile birlikte, özellikle Greimas’ın geliştirdiği kuram çerçevesinde, araştırma- cıların ilgisini çekmeye devam etmektedir. Önerilen Kaynaklar Videolar: • Literature, Yapısalcılık Nedir: https://www.youtube.com/watch?v=490tpq6QCt0 • Türkiye Göstergebilim Çevresi: https://www.youtube.com/c/TGC2021/videos • Çevirmen Filmi, Göstergebilimsel Çözümleme. Tirebolu İletişim Fakültesi Televizyonu (Par- sa, F. A.): https://www.youtube.com/watch?v=hdeHKdgdYgA&t=611
278 Dr. Öğr. Üyesi Barış AYDIN Yazınsal göstergebilim çözümleme örnekleri: • Yazınsal Göstergebilim Çözümlemesi: Kedilerin Kaybolma Mevsimi (Kıran, A.): https://www. academia.edu/37751459/Yazinsal_Gostergebilim_Cozumlemesi_Kedilerin_Kaybolma_Mevsimi • Göstergebilimsel Çözümleme: Tembel Adam Masalı (Korkut, E.): https://www.millifolklor. com/Pdf Viewer.aspx?Sayi=108&Sayfa=71 • Ionesco’nun Kral Ölüyor Oyunu Üzerine Göstergebilimsel Bir Çözümleme (Öztokat, N.): https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/172481 Kaynakça Aksan, D. (1998). Anlambilim. Ankara: Engin Yayınevi. Aydın, B (2016). “Ruhdilbilim ve Dil Öğretimi”. Dil Bilimleri ve Dil Öğretimi (2. Baskı) içinde. (Yay. Haz.: Korkut, E, Onursal Ayırır, İ.). Ankara: Seçkin Yayıncılık. Aydın, B (2017). “Fransızcanın yabancı dil olarak öğrenimi: Göstergebilimsel-eğitbilimsel yaklaşım”. Prof. Dr. Ayşe Eziler Kıran’a Armağan içinde. (Yay. Haz.: Onursal Ayırır, İ., Korkut, E.). Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yayınları. Barthes, R. (1979). Göstergebilim ilkeleri (Çev. Vardar, B., Rıfat, M.). Ankara: Kültür Bakanlığı Ya- yınları. Benveniste, E . (1974). Problèmes de linguistique générale 2. Paris: Gallimard. Chandler, D. (2007). Semiotics: The Basics. New York: Taylor & Francis e-Library. Coquet, J-C. (1984). Le discours et son sujet I. Paris: Klinsieck. Coquet, J-C. (1997). La quête du sens. Le langage en question. Paris: PUF. Courtés, J. (1991). Analyse sémiotique du discours, de l’énoncé à l’énonciation. Paris: Hachette. Demir, S. (2009). Göstergebilim, Umberto Eco ve Yapıtları Bağlamında Göstergebilime Katkıları. Yüksek Lisans Tezi. T.C. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Fakültesi Gaze- tecilik Anabilim Dalı. Guiraud, P. (1994). Göstergebilim. (Çev. Yalçın, M.). Ankara: İmge Kitabevi Yayınları. Kıran, A. (2009). Çağdaş bir düşünme biçimi olarak göstergebilim. Dilbilim. 2(2), 1-16. Kıran, Z., Kıran, A. (2018). Dilbilime giriş (5. Baskı). Ankara: Seçkin Yayıncılık. Korkut, E. (2017). Söz ve Kimlik. Ankara: Seçkin Yayınevi. Merrell, F. (2000). “Charles Sanders Peirce’s Concept Of The Sign”. Routledge Critical Dictionary and Linguistics içinde. (Ed. Paul Cobley), Kentucky: Routledge Press. Özmakas, U. (2009). “Charles Sanders Peirce’in Gösterge Kavramı”. Uşak Üniversitesi Sosyal Bilim- ler Dergisi. 2/1, 32-45. Öztokat, N., (2015). Le conte anatolien: Une approche semiotique. Anadolu masalına göstergebilim- sel bir bakış. Milli Folklor. 2015(108), 60-73. Peirce, C. S., (1931-58). Collected Papers (CP). Cambridge, MA: Harvard University Press. Rıfat, M. (1992). Göstergebilimin ABCsi. İstanbul: Simavi Yayınları. Saramago, J. (1999). Umut Tarlaları (Çev. Sabuncuoğlu, A). İstanbul: Can Yayınları. Saussure, F. (de). (1985). Cours de linguistique générale (publié par Bally, C., Sechehaye, A.). Paris: Payot.
Göstergebilim 279 Şafak, E. (2017). Pinhan. İstanbul: Doğan Kitap. TDK. Türk Dil Kurumu Sözlükleri, Güncel Türkçe Sözlük. https://sozluk.gov.tr/ (Son erişim: 28.07.2021). Yücel, T. (2008). Yapısalcılık. İstanbul: Can Yayınları. Sıra Sizde Cevap Anahtarı Cevap: C
12. ÜNİTE POPÜLER DİL TARTIŞMALARI VE TÜRKÇE Dr. Gül ULUĞTEKİN Kazanımlar Bu ünite sonunda; • Popüler dil tartışmalarının hangi konularda yoğunlaştığını sıralayabilecek, • Dille ilgili konuların popüler dil tartışmalarında nasıl ele alındığını açıklayabilecek, • Dille ilgili konuların bilimsel olarak nasıl ele alındığını anlatabilecek, • Türkçenin kullanımıyla ilgili tartışmaları dil bilinci kavramı çerçevesin- de değerlendirebileceksiniz. Anahtar kavramlar • Standart (ölçünlü) dil • Dil kirliliği • Kopyalama • Dilin varyantları • Dil bilinci • Bilim dili • Anlatım bozuklukları • Söyleyiş kusurları Tartışma soruları • Bir dilin yeryüzünden silinme tehdidi altında olduğunu gösteren ölçütler neler olabilir? • Yabancı sözcükler ve eklerin Türkçede yaygın kullanıldığını düşünüyor musunuz? • Sizce diller arası etkileşimi belirleyen temel etkenler neler? • İnternet ve kısa mesaj dilinin standart (ölçünlü) dil üzerindeki etkisiyle ilgili fikriniz nedir? • Türkçeyi bilim dili olarak kullanma konusunda ne düşünüyorsunuz?
282 Dr. Gül ULUĞTEKİN • Yazımda birlik neden önemlidir? • Anlatım bozukluklarının iletişime etkisi hakkında ne söyleyebilirsiniz? İçindekiler Giriş I. Türkiye Türkçesinin yok olma tehlikesi II. “Dil kirliliği” III. Diller arası ilişki ve kopyalama IV. Dilin standart dil dışındaki varyantları V. Bilim dili olarak Türkçe VI. Yazım (imla) meselesi VII. Anlatım bozuklukları VIII. Söyleyiş kusurları Sonuç
Popüler Dil Tartışmaları ve Türkçe 283 Giriş “Dilin, onu kullanan insanlardan bağımsız bir varlığı yoktur. Kendi içinde bir amaç değil, kim olduğunuzu ve toplumun neye benzediğini anlama ama- cı için bir araçtır.” (David Crystal) Popüler dil tartışmaları; dilin kullanılması üzerine çoğunlukla bilimsel- lik kaygısı gütmeyen, halkın ilgisini çeken ve hem dil uzmanları hem de alan dışından araştırmacıların katıldığı genel tartışmalar olarak tanımlanabilir (Gökdayı, 2008, s. 92). Bu konularda dil bilimi uzmanlarının yanı sıra farklı disiplinlerden uzmanlar çeşitli kitaplar yayımlamış ve bu kitapların bazıları yüksek baskı sayılarına ulaşmıştır. Güncel tartışmalara katılan yazarlar dille kuramsal açıdan değil, uygulama açısından ve çoğunluğun ihtiyacını gider- meye yönelik ilgilenmiştir (Gökdayı, 2008, s. 99). Bilimsel olmayan tartışmaları inceleyen Türkolog Brendemoen, ana baş- lıkları yabancı kaynaklı sözcüklerin kullanımı, imla ve telaffuz, morfoloji ve sözcük dağarcığıyla ilgili sorunlar olarak belirlemiştir (2006, ss. 25-39). Ko- nuyu inceleyen pek çok araştırmacı anlatım bozuklukları, söyleyiş ve yazım yanlışları, çeviri sözlerin kullanımı, yabancı dillerden gelen sözcükler üze- rinde durur. Bu çerçevede Türkçenin “bozulması” hatta “elden gitmesi” gibi endişeler de sıklıkla dile getirilir. Konuya dil bilimi açısından bakan araştırmacıların bu tartışmalara dair temel eleştirisi, kuralcı değil betimleyici bir disiplin olarak dil biliminin ilgi alanının “toplumdaki bireylerin nasıl konuşmaları gerektiğini belirlemek de- ğil, nasıl konuştuklarını betimlemek” olması gerektiğidir (Lyons, 1990’dan akt. Duman, 2013, s. 153). Bununla ilişkili olarak dil bilimciler popüler tartışmalarda dil kullanımı- na doğru ve yanlış temelli yaklaşımları eleştirirler. Bu türden yaklaşımlara karşı, dilin, kurallara dayalı bir dizge (sistem) oluşuna ve dili konuşan birey- lerin de kurallara dayanarak yaratıcı dil davranışı sergilediklerine dikkat çe- kerler (Gökdayı, 2008, s. 96). Dil kullanımı betimlenirken doğru konuşma ve yazma kurallarının konamayacağını, bu kuralların dille ilgili olmayıp top- lumsal tercihi belirttiğini vurgularlar (Finch 2000’den akt. Gökdayı, 2008, s. 96): “Dil bilimsel yaklaşım, kurallara aykırı dil kullanımlarını yanlış diye ni- telemektense, bireysel farklılık veya özel bir durum olarak değerlendirir ya
284 Dr. Gül ULUĞTEKİN da bu tür kullanımların kendi içinde takip etiği bir düzenlemenin/kuralın varlığını tespit etmeye çalışır. Böyle bir yaklaşım, sorunlu dil kullanımları hakkında ulaşılan yargıların bilimsel olmasına yardımcı olacaktır.” Betimleyici yaklaşımda kullanımdan çıkarılan kurallar, kullanılan dilin izlenmesi yoluyla sürekli sorgulanır zira temel kaygı, insanların anlatım ih- tiyaçlarıdır (Alpay, 2018, s. 245). Betimleyici-kuralcı ikili karşıtlığını eleştiren Cameron, 1995’te yayımla- nan Verbal Hygiene kitabında “kuralcılık” ile nitelenen yaklaşımların “dili” “kullanıcılar”dan ayırma çabasında olduğunu ve dil bilimcilerin de kuralcı- lığı içinde barındıran birtakım gayretler içinde olabildiklerini belirtir (Du- man, 2013, s. 155). Cameron’ın “dil hijyeni” (verbal hygiene) adını verdiği bu uygulamalar, dil planlaması çalışmalarından feministlerin cinsiyetçi olma- yan bir dil kullanımını yaygınlaştırma çabalarına kadar uzanan çalışmala- rı içerir (s. 155). Buna göre dilde normlar vardır ve olmak zorundadır, her- kes konuştuğu dili bilir ve dili hakkında yorumda bulunma hakkına sahip- tir, dil bilimci de çoğu zaman kural koyar (Cameron 1995’ten akt. Duman, 2013, s. 155). Türkolog Brendemoen’in kuralcılık ve betimleyicilik konusuyla ilgili yü- rüttüğü tartışmayı yorumlayan Duman, onun Türkçenin “bozulmakta” ve “ölmekte” olduğunu düşünen kuralcılarla hemfikir olmamasına karşın “Türk dilbilimcilerin Türkçe için bir tehlike olmadığına kanaat getirerek rehave- te kapılmalarının doğru bir yaklaşım olmayacağını, Türkçenin kullanımın- da sorunlar olduğunu ve bunların eğitim kurumlarında öğrencilere dil bi- linci kazandırılarak üstesinden gelinebileceğini” vurguladığını belirtir (Du- man, 2013, s. 155). Bu tartışmalar çerçevesinde bilimsel yaklaşımın popüler tartışmalara kulak vererek dildeki sorunları bilimsel temele dayanarak ele alması gerek- liliği ortaya çıkmaktadır. Kitabınızın bu bölümünde Türkçenin yok olma tehlikesi, dil kirliliği kav- ramı, diller arası ilişki ve kopyalama, dilin standart dil dışındaki varyantla- rı, bilim dili olarak Türkçe, yazım (imla) ve anlatım bozuklukları ile söyleyiş kusurları konuları yukarıdaki çerçevede tartışılacaktır.
Popüler Dil Tartışmaları ve Türkçe 285 I. Türkiye Türkçesinin yok olma tehlikesi Bir dilin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söylemek için kul- lanılan ölçütler hangileridir? Bunlardan biri, dilin konuşur sayısıdır. Bir di- lin en az 100 bin civarında konuşura sahip olması, yok olma tehdidiyle kar- şı karşıya olmadığına dair alt sınır olarak görülebilir (Çotuksöken, 2008, s. 54). Dilin konuşur sayısı önemli bir ölçüt olsa da konuşurların demografik özellikleri de önemlidir. Yeni gelen kuşakların dili öğrenmemesi, gelecek- te dilin ortadan kaybolacağı anlamına gelir. Ayrıca tarih boyunca konuşu- lan binlerce dil arasından ancak 106 tanesi edebiyat üretebilecek derecede yazıya bağlanabilmiş, büyük bir kısmı ise hiç yazılamamıştır (Çotuksöken, 2008, s. 54). Bugün konuşulan dillerden yalnız 78’inin edebiyatı bulunmak- tadır (Çotuksöken, 2008, s. 54). Yazı diline sahip olmayan diller daha fazla tehdit altındadır. Günümüzde genel Türkçenin kimi kolları yok olma tehlikesiyle karşı kar- şıyadır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 143). Geniş konuşur sayısına sahip olma- sına rağmen hâkim bir dilin ekonomik ve kültürel baskısı altındaki kimi dil- lerin de aynı şekilde tehdit altında olduğu düşünülmektedir (Demir ve Yıl- maz, 2003, s. 144). Yok olma tehlikesi açısından değerlendirildiğinde Türkiye Türkçesinin tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok konuşura sahip olduğu ve bu konuşurların ana dillerini gelecek kuşaklara aktardığı görülmektedir (De- mir ve Yılmaz, 2003, s. 144). İkinci olarak yine tarihin hiçbir döneminde ol- madığı kadar çok Türkçe yayın yapılmakta ve bunlar çok sayıda okura ulaş- maktadır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 144). Üçüncü olarak Türkçe geçmişe göre daha geniş bir işlev alanına sahiptir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 144). Günümüzde Türkçe sayısız varyantıyla birlikte kullanılmakta ve konuşur- larının gereksinimlerine cevap verebilmekte ayrıca geçmişe göre daha geniş bir coğrafyada konuşulmaktadır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 144). Bundan başka 1960’lardan itibaren Batı Avrupa’ya göç eden işçilerin Al- manya Türkçesi, Hollanda Türkçesi gibi varyantları konuşması dilin coğrafi alanının genişlediği anlamına gelir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 145). Türkçe bugün devletin en tepesinden sıradan vatandaşa kadar ve sayısız varyantıy- la birlikte kullanılmaktadır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 145). Bütün bu olgu- lar Türkiye Türkçesinin eskiye göre daha geniş bir coğrafyada ve daha fazla konuşur ile yaşadığını kanıtlar.
286 Dr. Gül ULUĞTEKİN II. “Dil kirliliği” Türkçenin yok olma tehlikesiyle ilişkilendirilen güncel konulardan biri, tartışmalı bir kavram olan “dil kirliliği”dir. Dildeki bozulma veya dil kirli- liği konusuyla ilgili güncel tartışmalardan söz etmeden önce dil devrimi ve izleyen yıllara ilişkin kısa bir değerlendirmede bulunmak yerinde olacaktır. 1932-1936 yıllarında Türkçenin yabancı sözcüklere ihtiyacı olmadığı gö- rüşünü kanıtlamak üzere yapılan derleme ve tarama faaliyetlerinde elde edi- len dil malzemesi beklenenden az olmuştur (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 129). Hiçbir yabancı söz kullanılmadan yazılan yazılar karışıklığa ve anlaşmaz- lığa yol açınca yabancı unsurlardan ayıklanmış zengin bir Türkçe hedefle- yen dil devrimi, yıllardır kullanılmakta olan ancak yabancı kökenli oldukları varsayılan sözcükleri atma konusunda çıkmaza girmiştir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 129). Böyle bir dönemde devreye giren Güneş Dil Teorisi bütün dil- lerin kaynağının Türkçe olduğunu öne sürerek dildeki yabancı kelimeleri at- maya gerek olmadığı düşüncesini vurgulamış, tasfiyecilik yerine sözcükle- rin Türkçe kökenlerinin bulunması çabalarını hızlandırmıştır (Demir ve Yıl- maz, 2003, s. 130). Güneş Dil Teorisinin geçerliliğini yitirmesinden yıllar sonra Türk Dil Ku- rumunun öncülüğünde yeniden gündeme gelen özleşme çalışmaları çeşitli eleştirilere uğramış; tartışmalar, dil dışı etkenlerin rol oynadığı bir kutuplaş- maya yol açmıştır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 131). Söz gelimi “mesela” veya “örneğin, “imkân” veya “olanak”, “mesele” veya “sorun” kelimelerinden hangi- sini kullandıklarına bakarak insanlar hakkında yargıda bulunulmuştur. Her ikisi de yaygın olarak kullanılan bu sözcüklerin tercihi, dil dışı birtakım de- ğerlerin yansıması olarak değerlendirilmiştir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 131). Yabancı kökenli kelimelere Türkçe karşılıklar bulma ve bulunan karşılık- ları yaygınlaştırma amacıyla Türkçenin eski dönemlerinde kullanılmış bir kelimenin yeniden kullanılır hâle getirilmesi, ağızlardan ve diğer Türk dille- rinden kelime alma, kelime türetme, anlam kopyalama gibi yollar; Türk Dil Kurumu tarafından izlenmiştir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 132). Arapça ve Farsça sözcüklerle ilgili TDK’nin özleşmecilik çabaları tartışma konusu olsa da zamanla özleşme konusunda belirli bir uzlaşma sağlanmıştır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 132). Arapça ve Farsça kökenli kelimelerle ilgili tartışmala- rın günümüzde yerini İngilizce kökenli sözcüklere bıraktığı söylenebilir. Bu
Popüler Dil Tartışmaları ve Türkçe 287 sözcüklere TDK bünyesinde yürütülen çalışmalarla Türkçe karşılık bulma çabaları sürse de bazen kelime ihtiyacına aynı hızla cevap verilememekte ve kimi kavramların adıyla birlikte yaygınlaşması söz konusu olmaktadır (De- mir ve Yılmaz, 2003, s. 134). Popüler tartışmalarda “Türkçe cinayetleri” veya “Türkçenin katledilmesi” gibi nitelemelerle söz edilen “Türkçenin kirlenmesi” konusu (Balçık, 2006, s. 94) standart dile uygun olmayan kullanımların yaygınlaşması ve yabancı kö- kenli sözcüklerin dile girmesiyle ilgilidir. Dil kirliliği konusunu bilimsel açıdan inceleyen bir çalışmada bu kavram, “yabancı kelimelerin hızla yazılı ve sözlü dile girerek yaygınlaşması, kullanım sıklığının artması, Türkçe kelimeler yerine tercih edilmesi, kullanım ve kav- ram alanlarının Türkçe kelimeler aleyhine genişlemesi, eğitim-öğretim dili- ne, yazılı ve görsel basına, reklam diline yerleşmesi” olarak tanımlanır (Kü- çük, 2007, s. 505). Bu noktada diller arasında olağan sayılacak sözcük alışverişlerinden zi- yade Türkçenin yapısına aykırı kullanımların sorun teşkil ettiği vurgulanır. Yabancı dillerin, özellikle İngilizcenin etkisiyle söz dizimi kalıplarının ve mevcut sözcüklerin anlamlarının değişmesi söz konusudur (Küçük, 2007, s. 510): Yabancı ön ve son ekler, tamlamalar ve kelime grupları, çeviri unsurlar, yabancı kelimelerle ilgili deyimler ve yan kullanımlar dile zarar vermekte ve “yabancılaşmaya, cümle kuruluşunda bozulmalara, anlam değişimlerine, dü- şünce daralmasına” yol açmaktadır (Küçük, 2007, s. 509). “Kirlenme” sözcüğünün olumsuz çağrışımları ve duygu değerine dikkat çeken Alpay’a göre Türkçenin üretkenliğini, dolayısıyla arılığını korumak; dil bilincinin gözetilmesi gereken başlıca bileşenlerinden olsa da tek bileşe- ni değildir (2014, ss. 25-26). Anlatım gereksinimleri ve dilin tarihsel yükü de önemlidir. Bu bağlamda başka dillerden gelen sözcük ve yapıların bir bölü- mü, başka türlü karşılanamayan anlatım gereksinimlerini karşıladığı için ge- lir (Alpay, 2014, s. 26). Dil bilimciler de dil kirlenmesi teriminin dildeki gelişmeleri açıklamak için uygun olmadığı görüşündedir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 139): Kirlenme kelimesinin yarattığı olumsuz çağrışımlar bir tarafa, günü- müzdeki dil gelişmeleri tarihin önceki dönemlerinde gerçekleşenlerden pek farklı değildir. Herhangi bir şekilde karşı karşıya gelen diller, aynı dil
288 Dr. Gül ULUĞTEKİN içindeki çok sayıda varyant, eskiden olduğu gibi bugün de birbirlerini sü- rekli etkilemektedirler. İlişkide baskın olan dilin/varyantın zayıf durum- da olan dili/varyantı çeşitli şekillerde etkilediğinin yeterince örneği var- dır. Ama bu gibi gelişmeleri açıklamak için duruma daha uygun terimle- rin kullanılması gerekir. “Kirlenme” benzetmesinin başta İngilizce olmak üzere diğer batı dillerin- de popüler tartışmalarda dile getirilen bir kaygı olduğunu ve akademik tar- tışmalarda da eleştirildiğini belirten Duman (2013, s. 166) “kirlenme”, “çü- rüme”, “yozlaşma”, “bozulma” vb. sözcüklerle anlatılmaya çalışılan durumun “dilin söz dağarcığına başka dillerden sözcüklerin girmesi, dilde özellikle gençler tarafından yeni ifade biçimlerinin oluşturulması veya dilde bunla- ra benzer -kaçınılmaz bir şekilde- meydana gelen herhangi bir değişim” ol- duğunu vurgular. Dil kirliliği olarak görülen durum aslında dil değişimidir (Duman, 2013, s. 166). Türkçenin bozulduğuna ve özel televizyon yayınlarının bu gerilemeye yol açtığına dair yükselen yoğun eleştirilerin üstü kapalı bir nostalji içermesi- ne karşın bir referans noktası olmadığını vurgulayan Balçık (2006, s. 93) ise “Türkçenin hangi konumdayken yozlaşmaya hangi temiz halden kirlenmeye ya da nasıl bir mükemmeliyetten bozulmaya doğru ilerlediğine dair” bilgi- nin olmayışına dikkat çeker. III. Diller arası ilişki ve kopyalama Dildeki yabancı unsurları açıklamada kullanılan kopyalama terimi, ya- bancı kodların kopyalarının gerekli morfosentatik (biçim ve söz dizimiyle il- gili) çerçeveyi sağlayarak yerli dile eklenmesi olarak tanımlanabilir. Kopyalama: Diller arasındaki aktarımda yabancı kodların kopyalarının yer- li dile eklenmesi. Dille ilgili güncel tartışma konularının bilimsel bir bakış açısıyla belirli bir kuramsal çerçevede ele alınmasını savunan dil bilimcilere göre öznel yargılar değil doğrulanabilir nesnel sonuçlar hedeflenmelidir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 135). Türk dilinden yola çıkarak oluşturulmuş ve diller arası etkileşimi inceleyen Johanson modeli, böyle bir anlayışın ürünüdür: Johanson’un kod kopyalama modeli, herhangi bir dil etkileşmesinde, sos- yal olarak üstün durumdaki bir dilin, yani baskın kodun öğelerinin sosyal
Popüler Dil Tartışmaları ve Türkçe 289 olarak zayıf durumdaki dilin cümlesi çerçevesine, yani zayıf koda kopya- lanması esasına dayanır. Buna göre burada kopyalanan unsurların, ‘verici dil’e ait unsurların ‘alıcı dil’e eklenmesinden çok, alıcı sisteminde benzer- lerinin ortaya çıkmasına örnek oluşturması söz konusudur ve bu yüzden burada ödünçlemeden söz edilemez. Kopyalanan unsurlar alıcı dilin sis- temine uymak için belli süreçlerden geçerler. Uyarlama süreci, verici dil- de mevcut olmakla birlikte alıcı dilde gereksiz olan ses, biçim, sözdizimi gibi dilbilgisel özelliklerin atılması, buna karşılık alıcı dilde gerekli ekle- melerin yapılması şeklinde ortaya çıkar. Sonuç olarak kopya, alındığı dil- de kullanılabilir hale getirilmiş olur. Ortaya çıkan son biçim asıla yakın benzerlikten önemli değişmelere ve yaratıcı şekil değiştirmeye kadar uza- nabilir. (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 136) Genel kopyalarda orijinalin malzeme yapısı da kopyalanır: fakat, süper market vb. (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 137). Seçilmiş kopyalarda ise belir- li yapı özellikleri örnek alınarak kopyalanır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 137): “öngörmek” (< Fransızca prévoire), (sinema ve müzik alanında) yıldız (< İn- gilizce star) sözcüklerinde malzeme Türkçe olsa da kazandıkları yeni an- lam yabancı etkiyle ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde “Ne içersiniz?” yerine “Ne alırsınız?” ve “kamuoyu” (< Osmanlıca efkâr-ı umumiye < Fransızca opini- on publique) da batı dillerinden yapılmış anlam kopyası örnekleridir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 137). Türkiye Türkçesi açısından tarihî gelişim sürecinde Arapça ve Farsçadan yapılan kelime kopyalarının başı çektiği görülür. Bu dilleri Yunanca, İtalyan- ca ve Fransızca izler. Günümüzde diğer dillere olduğu gibi Türkçeye de İn- gilizce kaynaklı sözcükler yoğun biçimde girmektedir. İngilizcenin Türkçe üzerindeki etkisinin tek biçimli olmadığı düşünüldüğünde doğrudan söz- cük ithal etme eğiliminin yanı sıra sözcüğü sözcüğüne çevirme, aynı yaban- cı sözcüğü tüm bağlamlarda aynı Türkçe sözcükle karşılama gibi eğilimlerin farkına varılması gerekmektedir (Alpay, 2014, s. 179). Başka dillerden bütün özellikleriyle kopyalanmış ögeler olan genel kop- yalara karşı direnç, seçilmiş anlam kopyalarına yönelmeyi getirmiştir (De- mir ve Yılmaz, 2003, s. 143). Sadece anlamın kopyalandığı seçilmiş anlam kopyalarına örnek olarak önceki dönemlerden gelen “gam yemek”, “aslan payı”, “yüz suyu” gibi sözler gösterilebilir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 146).
290 Dr. Gül ULUĞTEKİN Birden çok varyantın rekabet hâlinde olduğu ve bu çoğulluğun görünür olduğu günümüzde Türkçe, daha önce de olduğu gibi konuşurlarının gerek- sinimini karşılamak için genel veya seçilmiş kopyalarla olanaklarını geliştir- mektedir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 146). Bu bağlamda dillerin zayıflıkları, kopyalamadan kaynaklanan yapısal bozulmadan değil sosyal işlev kaybın- dan kaynaklanır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 144): Dili gelecek kuşaklara ak- tarmayı sağlayacak yeterli toplumsal işlev kalmadığında ve genç kuşak çeki- ci ve prestijli bulduğu bir baskın dile yöneldiğinde tehlike başlamış demektir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 144). IV. Dilin standart dil dışındaki varyantları Popüler tartışmalarda değinilen dildeki bozulma konusu standart dil dı- şında kalan dil kullanımları konusuyla yakından ilişkilidir. Standart veya öl- çünlü dil; bir toplulukta başlangıçta sözlü dildeki baskın bir yöresel ağızdan kaynaklanan, yazım ve söyleyiş özellikleri kural olarak benimsenen, eğitim kurumlarıyla kitle iletişim araçlarında kullanılan dil olarak tanımlanabilir (Çotuksöken, 2008, s. 31). Standart (ölçünlü) dil: Bir toplulukta başlangıçta sözlü dildeki baskın bir yöresel ağızdan kaynaklanan, yazım ve söyleyiş özellikleri kural olarak benimsenen, eğitim kurumlarıyla kitle iletişim araçlarında kullanılan dil. Dillerin günümüzdeki görünüşe göre çeşitlenmesi akla konuşma dili, yazı dili, bilim dili, internet ve kısa mesaj dili, argo gibi türleri getirir. Konuşma diline göre daha ölçülü ve kurallı olan yazı dili, değişime dirençlidir. İstan- bul ağzını temel alan bu dil; kitap, gazete, rapor ve resmî yazışmalarda kul- lanılır. Konuşma dili ise yazı diline oranla daha hızlı bir değişme içindedir; canlı ve esnektir; modadan, popüler kültürden, argodan, internet ve kısa me- saj dilinden kolay etkilenir ve bölgeden bölgeye değişkenlik gösterir. Konuş- ma dilinde görülen bazı biçimler yaygınlaştığında -“cumartesi” ve “haminne” sözcüklerinde olduğu gibi- yazı diline de yerleşebilir. Bazen de halkın bü- yük kısmının anlamca veya yapıca yanlış kullandığı “şafak, serbest, çaydan- lık” gibi sözcükler o hâlleriyle yazı diline girer. Bunlara “ünlü yanlışlar” an- lamına gelen “galatımeşhur” adı verilir. Konuşma dili ile yazı dili ilişkisi ba- kımından uzun bir süreçte de olsa konuşma dilinin yazı dilini değiştirebil- mesi kayda değerdir. Argo ise yanlış biçimde kaba söz ve küfürle özdeşleş- tirilse de çoğu zaman ironi ve mizah barındıran, yaratıcılık gerektiren, dili
Popüler Dil Tartışmaları ve Türkçe 291 zenginleştiren bir dil varyantıdır. Konuşma dili gibi esnektir, hızlı bir biçim- de değişir, kayıt altına alınmaya dirençlidir, sosyal gruplara göre değişkenlik gösterir. Son yıllarda gençler arasında kullanılan argoya örnek olarak “boş yapmak” veya “sıkıntı yok” gibi sözler gösterilebilir. Dilin standart dışı kullanımları popüler dil tartışmalarında üzerinde sık- lıkla durulan konulardandır. Bu konuyu tartışırken konuşma dilinde olabile- cek dil sürçmesi ile düzenli sapmalar arasında ayrım yapmak şarttır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 138). Popüler dil tartışmalarında dil bilimsel açıdan so- runlu noktaları açıklayan Duman (2013) özellikle canlı yayın sırasında dile hâkimiyet dışındaki nedenlerden kaynaklanan dil sürçmesi üzerinde dur- mayı, “edim üzerinden hata avcılığı” olarak değerlendirir. Bunun yerine sü- rekli yinelenen yanlış sesletimlere veya anlatım bozukluklarına değinilmesi- ni önerir (Duman, 2013, s. 162). Sistemli bir şekilde görülüp ana dilinde işlev kaybına yol açmayan stan- dart dışı bir yapı ise yeni bir sistemin ortaya çıktığının göstergesidir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 138). Halk arasında yaygınlaşan kullanım zamanla yazılı standardı da değiştirme gereksinimini doğurabilir (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 138). Toplumda öteden beri var olan ve standart kabul edilen biçimlerden sap- malarla ve yabancı kelime kullanımıyla dikkati çeken farklı biçimler; günü- müzde radyo ve televizyonlarda, gazete ve dergilerde yansıma imkânı bul- muştur (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 143). Buna internette sayıları her geçen gün artan Türkçe sitelerde kullanılan biçimleri de eklemek gerekir. Bu kul- lanımların görünür hâle gelmesi, popüler dil tartışmalarındaki eleştirilere yol açmış olmalıdır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 146). İnternetle birlikte artık toplumun geniş kesimleri yazarak kendini ifade edebildiği için bir tür yaz- ma seferberliğinden söz etmek mümkündür. Böylece dilin farklı kesimler ta- rafından kullanımı internet aracılığıyla herkes tarafından görülebilir hâle gelmiştir. İnternetle dildeki her tür varyanta ve dil verisine ulaşılmaktadır. Ayrı- ca internet ve kısa mesaj dilinin özellikle teknolojik gelişmelere bağlı olarak hızlı bir şekilde değiştiğini ve güncellendiğini belirtmek gerekir. Örneğin 1990’lı yılların sonu, 2000’lerin başında forum, sözlük gibi pek çok ortamda görülebilecek /ş/ harfi yerine “sh”, /ç/ harfi yerine “ch” gibi biçimler, teknik
292 Dr. Gül ULUĞTEKİN açıdan Türkçe karakterlerin kullanılabilmesiyle moda olmaktan büyük öl- çüde çıktı. İnternetteki yazılı metinlerde duyguların ifade edilmesini sağla- yan özel dilin, emojilerin ortaya çıkmasıyla görsel açıdan gelişmesi ve çeşit- lenmesi de dikkati çeken değişimlerdendir. İnternet ve kısa mesaj diline yönelik eleştiriler ise çeşitlidir. İnternette yazı dilinde konuşma diline özgü ve telaffuz kolaylığı sağlayan en az çaba ya- sası ile günlük konuşma diline ait ögelerin geçerli olduğu saptaması bunlar- dan biridir (Yaman ve Erdoğan, 2007, s. 246): “Araştırmamızın bulguların- da yer alan seslenme ünlemlerinin yazıya geçirilmesi (be, yaa, lan…); vurgu- yu belirtmek üzere belli harflerin tekrarlanması (neeeeeee); kelime sonların- da akıcı ünsüzlerin kullanılmaması (bide [bir de], bişi [bir şey]); kelimeler- deki akıcı ünsüzlerin yazılmaması (dio, etmior) ve kelimelerin bünyesindeki harflerin yazımında değişiklikler yapılması (sisde, yüsden), konuşma dilinin yazı dilinde olan en belirgin yansımaları arasındadır.” Bu tespit, internet ve kısa mesaj dilini ayrı bir varyant olarak değil de yazı dilinin bir türü olarak varsayması bakımından eleştirilebilir. Ancak görece yeni bu dilin, yazı di- linden bağımsız ve kendine özgü kuralları olan bir varyant olarak değerlen- dirilmesi de onun standart dile etkilerinin tartışılmasını gerektirmektedir. İnternette yazılı iletişimde kısaltma ve emojileri hangi sıklıkta kullanı- yorsunuz? Türk dili derslerinde bu konuyu öğrencilerle tartışırken kısa me- saj dilinin kiminle iletişimde kullanıldığı, önemli bir ölçüt olarak ortaya çık- mıştır. Akranlarla kısaltma kullanmadan mesajlaşmak samimiyetsiz olarak görülebilirken yaşça büyüklerle iletişim kurarken kısaltma kullanmak uy- gunsuz bir davranış olarak değerlendirilmiştir. Uygunsuz bulunmasından öte, kısaltmaların akranlar dışındakilerle iletişimde kullanılmasının dilin temel işlevlerinden anlaşma ve uzlaşmanın gerçekleşmemesine yol açabile- ceği endişesi dile getirilmiştir. Ancak kiminle mesajlaştığından bağımsız olarak kısaltmaları hiç kullan- mayan ve mesaj dilinde yazı dilinin gereklerini tam anlamıyla yerine getiren küçük bir grup da vardır. Bu öğrenciler kısaltma kullanmayı özensizlik ve muhatabı önemsememe olarak değerlendirmiştir. Yukarıdaki tartışma bağlamında genel olarak teknoloji-dil ilişkisi hakkın- da neler söylenebilir? Teknolojik gelişmelerin gündelik hayattaki kullanımla- rı, standart (ölçünlü) Türkçeyi nasıl etkiliyor? Standart dili bozarak Türkçeyi
Popüler Dil Tartışmaları ve Türkçe 293 olumsuz yönde mi değiştiriyor yoksa dile yeni varyantlar katarak onu zen- ginleştiriyor mu? Konuyla ilgili bir söyleşide düşüncelerini paylaşan İngiliz dil bilimci Da- vid Crystal, teknolojinin dili her zaman ve önemli ölçüde etkilemiş olduğu- nu vurguluyor: Geçmişin teknolojilerini düşündüğümüzde XV. yüzyılda matbaanın ve bununla ilişkili olarak gazetelerin ortaya çıkmasından, XIX. yüzyıl- da telefon teknolojisinin gelişmesinden söz edebiliriz. O dönemde bazı muhafazakârlar, insanların bundan böyle birbirini ziyaret etmeyeceğini öne sürerek telefonun keşfini “felaket” olarak nitelemişlerdi. 1920’lerde radyo yayıncılığı başladığında yine pek çok kişi “felaket” yorumunda bu- lunmuştu. Yayıncılığın, beyin yıkamanın bir aracı olduğunu öne sürenler bile olmuştu. Radyo ve televizyon yayıncılığı dile yeni çeşitlilikler kazan- dırdı. Örneğin, spor karşılaşmaları yorumculuğu gibi. İşte 1990’lardan bu yana tanıştığımız internet de benzer etkilere sahip. Bir konuyu arama çubuğu ile araştırmayı 1999’dan önce yapmak mümkün değildi. 1990’la- rın ortalarına kadar e-posta gönderilemiyordu. 2000’lerin başlarına ka- dar cep telefonlarıyla mesajlaşma ve anlık ileti de yoktu. (Bkz. Crystal “The Effect of New Technologies on English”, 9 Kasım 2013). Crystal’a göre 2003’te bloglar, 2004’te facebook, 2005’te youtube, 2006’da Twitter gibi yeni teknolojiler, İngiliz dilinin yeni stillerini geliştirmiştir. Bu internet ürünlerinin her birinin kendi özel dil stili vardır ve mesajlaşır- ken kullanılan üslup, blog yazısındakiyle veya Twitter’dakiyle aynı değildir. Twitter’da karakter sayısının sınırlı olması, teknolojinin dili çok özel biçim- lerde etkilemesine bir örnektir. Crystal, Twitter’ın “ne yapıyorsun”dan “ne oluyor” sorusuna geçişini bir tür günlük olmaktan çıkıp rapor sunmaya dö- nüşme şeklinde değerlendirir. Böylece yalnız teknoloji değil teknolojiyle bir- likte kullanılan yazılım, bireyi farklı biçimde düşünmeye sevk eder: “Kul- landığınız her internet alanı dil kullanımınızı etkiler, bu etkileme bazen çok özgül biçimlerde olur. İnternetin görece çok yeni olmasından ve -teknolojik olsun olmasın- yeni eğilimlerin dili kalıcı olarak etkilemesi uzun bir sürece yayıldığından dolayı geleceği tahmin etmek mümkün değil.” (Bkz. Crystal “The Effect of New Technologies on English”, 9 Kasım 2013). Crystal aynı söyleşide İngilizcenin bundan 20 yıl öncekiyle neredeyse ta- mamen özdeş olduğunu belirterek mesaj dilindeki kısaltmaların İngilizcenin
294 Dr. Gül ULUĞTEKİN oldukça küçük bir kesitini oluşturduğunu vurgular. Popüler tartışmalarda özellikle gençler tarafından kullanılan mesaj dilindeki kısaltmaların İngiliz- ceyi tahrif ettiği şeklindeki görüşe karşı çıkan Crystal, mesajların hiçbir za- man tamamen kısaltmalardan oluşmadığına, ortalama kısaltma sözcük sa- yısının yüzde ondan ibaret olduğuna değinir. (Bkz. Crystal “The Effect of New Technologies on English”, 9 Kasım 2013). Meseleye Türkçe açısından bakıldığında internet ve kısa mesaj dilinin öl- çünlü Türkçeyle ve dilin diğer varyantlarıyla ilişkilerini derinlemesine araş- tıran bilimsel çalışmalara ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. V. Bilim dili olarak Türkçe Bilimsel yapıtlarda kullanılan, kendine özgü terminolojisi ve söylemi bu- lunan dile bilim dili adı verilir (Çotuksöken, 2008, s. 31). Popüler tartışma- larda zaman zaman söz edilen konulardan biri de Türkçenin bilim dili ola- rak kullanılmaya ne derece elverişli olduğudur. Her dilin, konuşanlarının ihtiyaçlarına cevap verebilecek potansiyele sahip olduğu bilgisi; dil bilimi- nin temel bulgularındandır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 140). Terim yeter- sizliği, bazı branşlarda örnek azlığı veya gelenek yokluğu nedeniyle Türk- çe yazmanın muhtemel zorluğu gibi sorunlar; dilin özünden değil kullanı- mından kaynaklanır (Demir ve Yılmaz, 2003, s. 140). Özellikle terim alanın- da ortaya çıkabilecek eksikler, türetme ve kopyalama gibi yollarla giderilebi- lir. Özetle Türkçenin bilim dili olup olmaması ana dili Türkçe olanların ça- balarına bağlıdır. Bu konudaki çalışmaların tarihine bakıldığında 1930’lardaki Öz Türk- çecilik akımının Atatürk’ün öncülüğünde girişilen dil devriminin doğal bir sonucu olduğu görülebilir. Bu akım, süreç içinde kimi aşırılıklarından sıyrıl- dıktan sonra Türkçenin bilim ve kültür dili olarak gelişmesine katkıda bu- lunmuştur. Türkçenin bilim dili olabileceğini gösteren çarpıcı örneklerden biri Atatürk tarafından yazılmış geometri kitabıdır. 1937’de yayımlanan bu kitapta Arapça ve Farsça kökenli geometri terimlerine günümüzde kullan- dığımız boyut, uzay, yüzey, açı, üçgen, dörtgen, çokgen, artı, eksi, oran, türev vb. gibi Türkçe karşılıklar sunulmuştur. (Bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/ Geometri_(kitap) Günümüzde Türkçe yerine İngilizcenin yeğlenmesine ise bazı aydın- lar ve akademisyenler arasında rastlanmaktadır. İngilizce eğitim almış,
Popüler Dil Tartışmaları ve Türkçe 295 hayatlarının önemli bir kısmını yurt dışında geçirmiş, meslekleri gereği İn- gilizce ile içli dışlı olmuş bu kişilerin davranışlarını bir noktaya kadar ma- zur görmek mümkündür (Develi’den akt. Küçük, 2007, s. 512). Ancak aydın- ların dili doğru ve etkili kullanma konusunda bir sorumluluğa sahip oldu- ğu da unutulmamalıdır. Terim ve kavram üretmede Türkçenin olanakların- dan yararlanılmalıdır: “Anadolu ağızlarında kelime alma, genel dilde kulla- nılan kelimelerden yararlanmak, yenilerini üretmek başlıca yollardan olup; türetme, derleme, tarama ve birleştirme gibi Türkçede söz varlığını geliştir- me yollarına her zaman başvurmak mümkündür. Kaldı ki Türkiye Türkçe- si yetersiz kaldığında Türk dilinin diğer şive ve lehçelerine de başvurulabi- lir.” (Küçük, 2007 s. 512). Bilimsel yazılarda terim ve kavramları Türkçeleştirerek aktarırken oriji- naliyle ilgili herhangi bir tereddüte veya kavram karmaşasına yol açmamak bakımından sözcüğün ilk geçtiği yerde ayraç içinde özgün hâli (çoğunlukla İngilizcesi) verilmelidir. VI. Yazım (imla) meselesi Dilin belli kurallarla yazıya geçirilmesi anlamına gelen imla veya yazı- mın ana işlevlerinden biri okumayı ve yazmayı kolaylaştırmak, diğeri ise bü- yük bir kitlenin okuma yazma öğrenmesini mümkün kılmaktır (Menz, 2006, s. 42). Birkaç yazım kılavuzunu karşılaştırmalı olarak inceleyen Menz “Yeni Türk yazı sisteminde her ses için ayrı bir harf ilkesi gözetilmiştir.” ifadesi- nin kılavuzlarda ortaklaştığını belirtir. Bununla kastedilen, Türkçenin, her sese bir harf denkliğine büyük oranda uyulan bir sesçil alfabe ile yazılıyor olmasıdır. Türkçenin yazımında belli başlı sorunlar kesme işaretinin ve düzeltme işaretinin kullanımı, birleşik sözcüklerin yazımı, “de” bağlacı ve diğer söz- cüklerin bitişik veya ayrı yazılması olarak sıralanabilir. Yazım kılavuzlarını inceleyen Menz, (2006, s. 50) birleşik sözcüklerle ilgili kurala dair “Tamla- manın ikinci ögesi nitelenir ve böylece ikinci ögeyle belirtilen kavramın bir alt türü adlandırılırsa sözcükler ayrı yazılır, nitelenmez ve tamlamanın tüm ögeleri beraberce yeni bir kavramı oluşturursa bitişik yazılır.” saptamasında bulunur. Örneğin “duman rengi” tamlamasında “duman”, “renk” sözcüğünü niteler, böylece rengin bir türü için yeni bir sözcük/ kavram yapılır; “kaza- yağı” tamlamasında “kaz” kelimesi “ayak” kelimesini nitelemez, ikisi beraber
296 Dr. Gül ULUĞTEKİN deyim aktarma yoluyla bir rengi belirten sözcük/kavram oluşturur (Menz, 2006, ss. 50-51). Düzeltme işaretinin (^) kullanımıyla ilgili bölümü Türk Dil Kurumunun sitesinden okuyunuz. https://www.tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/duzeltme-isareti/ Görece sorunlu bu konular dışında yazım kılavuzlarında açık bir şekilde ifade edilen ve öğrenmesi kolay kurallar olmasına rağmen “de” bağlacının ve “mi” soru ekinin yazımında yaygın biçimde hata yapılmaktadır (Menz, 2006, s. 67). Buna “ki” bağlacının ve ekinin hatalı kullanımını da eklemek gerekir. Ortografik derinliği olmadığı kabul edilen Türkçede yazım yanlışları- nın yaygınlığının sebebi nedir? Farklı yazım kılavuzlarının varlığı ilk bakış- ta akla gelebilecek bir gerekçeyse de düzeltme iminin kullanımı gibi sorun- lu konular dışında yazım kılavuzlarının temel konularda uzlaştığı görülebi- lir. Bunun dışında tüm kılavuzlarda ortaklaşan konularda da sıkça hata ya- pılması, insanların yazım kurallarına uymaya gerek görmediğini düşündür- mektedir (Menz, 2006, s. 69). “De” bağlacının ayrı yazılmaması gibi kimi ya- zım yanlışları ise kuralları bilmemekten veya benimsememekten kaynakla- nır. Bu tür sorunların giderilmesi için okullardaki eğitim yöntemlerinin göz- den geçirilmesinde fayda vardır (Menz, 2006, s. 69). Bağlaç “de”nin yazımıyla ilgili bölümü Türk Dil Kurumunun si- tesinden okuyunuz. https://www.tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/ baglac-olan-da-denin-yazilisi/ Bağlaç “ki”nin yazımıyla ilgili bölümü Türk Dil Kurumunun sitesinden okuyunuz. https://www.tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/baglac-olan-kinin-yazilisi/ Uzmanlık alanı her ne olursa olsun yazım yanlışı yapan kişi, olumsuz bir izlenim bırakarak genel yetkinliği hakkında şüphe uyandıracaktır. Bu ne- denle yazı dilinde özenli davranmalı ve emin olunmayan her bir sözcüğün veya ekin yazımı kontrol edilmelidir. Sıra Sizde Şair ve yazarların edebî eserlerde Türkçenin yazım kurallarına ve sözdi- zimine aykırı kullanımlarını nasıl değerlendirmeliyiz?
Popüler Dil Tartışmaları ve Türkçe 297 VII. Anlatım bozuklukları Edebî eserler dışında kalan metinlerdeki bir ifade bağlam içinde değerlen- dirildiğinde bile anlam oluşmuyorsa, kimi zaman birbiriyle çelişkili birden fazla anlam ortaya çıkıyorsa, kastedilenden farklı veya eksik bir anlam mey- dana geliyorsa anlatım bozukluğundan söz edilmelidir. Burada dilin iletişi- mi sağlama işlevi gerçekleşmediği gibi iletişimi engelleyen bir durum ortaya çıkar. Böyle bir durum, dilin yaratıcı kullanımı ile açıklanamaz. Söz konusu durum, anlatım bozuklukları olarak görülür. Yaygın anlatım bozukluklarından biri, sözcüklerin ve eklerin anlam sı- nırlarını veya kısaltmaların açılımını tam olarak bilmemekten kaynaklanan gereksiz sözcük ve ek kullanımıdır. Cümlede aynı işlevi karşılayan sözcük veya eklerin bir arada kullanılması yanlıştır. Örneğin, “Bu metindeki bazı sözcükler İngilizce ve Fransızca dillerinden gelmektedir.” cümlesinin doğ- rusu “İngilizce ve Fransızcadan” veya “İngiliz ve Fransız dillerinden” olmalı- dır. Benzer biçimde aynı kökten gelen sözcükleri de bir arada kullanmamaya özen göstermelidir. Örneğin, “Dünyanın oluşumu nasıl oldu?” yerine “Dün- ya nasıl oluştu?” doğrudur. Eski dildeki veya yabancı dildeki anlamın bilinmemesinden kaynaklı ha- talara örnek olarak “sağduyu” anlamına gelen “akl-ı selim” sözünün isim ol- duğu hâlde sıfat gibi kullanılması, “çok aklıselim adam” gibi cümleler kurul- ması verilebilir (Belge, 2006, s. 21). Güncelliğini yitirmeyen konulardan biri, dil devrimiyle dile giren sözcük veya deyişlerin bütün semantik alanlarında eş anlamlı olup olmaması soru- nudur (Brendemoen, 2006, s. 30). Örneğin hâkim sözcüğüne karşılık kullanılan egemen sözcüğü, “Denize hâkim terasta oturduk.” cümlesinde “hâkim” sözcüğünün anlamını karşıla- yamaz. Bu cümlede “hâkim” yerine “egemen” sözcüğünün kullanılması an- latım bozukluğudur. Anlatım bozukluğuna yol açan başka bir durum da aynı kökten gelen bazı sözcüklerin birbiriyle karıştırılmasıdır. Örneğin etkili, etkin ve etken gibi bazı öz Türkçe sözcüklerin morfolojik açıdan birbirine yakınlığı anlam kar- maşasına sebep olmaktadır (Brendemoen, 2006, s. 31). Başka yaygın yanlış- lar arasında çaresiz anlamına gelen umarsız ile umursamaz sözcüklerinin
298 Dr. Gül ULUĞTEKİN veya şüphesiz anlamına gelen yakinen ile yakından sözcüklerinin birbirine karıştırılması sayılabilir. Bazı karışıklıklar ise düzeltme iminin doğru kullanılmamasından ileri gelir. Düzeltme imi (^) üzerine geldiği sesi uzatma ve/veya inceltme işlevi görür. Aşağıdaki sözcük çiftlerinin anlamı ve sesletimi, düzeltme işareti- nin varlığına göre değişmektedir: adem-âdem, alem-âlem, kar-kâr, dahi-dâhi vb. (www.tdk.gov.tr adresinden “Sıkça Karıştırılan Sözler” bölümüne bakı- nız). Örneğin “alem”, “bayrak, minare, kubbe, sancak direği vb. yüksek şeyle- rin tepesinde bulunan, madenden yapılmış ay yıldız veya lale biçiminde süs, ayça”; “âlem” ise “evren, cihan, dünya, aynı konu ile ilgili kimseler, durum ve şartlar, herkes, ortam ve çevre, eğlence” anlamına gelir. Tekillik-çoğulluk, özne-yüklem, sıralı cümlelerin yüklemleri ve eylem ça- tıları uyumsuzlukları da anlatım bozukluğuna yol açar. Örneğin, “Bu sebep- le personel servislerine yabancı kimsenin alınmayacağını bildirir, bu konuda desteğinizi bekliyoruz.” yüklemler arasında uyumsuzluk içerir. VIII. Söyleyiş kusurları Yüz yüze iletişim sırasında beden duruşu (postür), jest, mimik, ses tonu gibi iletişimin diğer ögeleri etkin olarak kullanıldığından ve iletişimde bulu- nulan kişiden sözlü/sözsüz geri bildirim alma imkânı olduğundan sözlü an- latım kusurlarını düzeltmek mümkündür. Buna rağmen sözlü anlatım ku- surları, konuşmanın gücünü azaltan bir etkendir. Türkçenin standart (ölçünlü) telaffuzunda başlıca sorunlar, yumuşak g harfinin sesletimi ile Arapça ve Farsçadan gelen sözcüklerdeki /a/ harfinin ne zaman uzun söyleneceği ile ilgilidir. Türkçede /ğ/ doğrudan doğruya söylenmez; bu harf, kendinden önce ge- len ünlüyü uzatabilir, ünlüler arasında kaynaşabilir veya /y/ sesine dönüşebi- lir. “Yumuşak g”nin hece sonunda, “a-a” ve “a-ı” ünlüleri arasında olduğu söz- cüklerde kendinden önce gelen ünlü, bir değer uzar: ağlamak, kâğıt, çağır- mak vb. sözcüklerde olduğu gibi. “Yumuşak g”nin “o-a” ve “o-u” sesleri ara- sında olduğu sözcüklerde bu ünlüler birbiriyle kaynaşır: boğaz, poğaça, doğu vb. sözcüklerde olduğu gibi. “Yumuşak g”nin “e-i” sesleri arasında ve “e-i” veya “ü” seslerinin yanında olduğu durumlarda bu ses /y/ gibi söylenir: deği- şim, iğne, düğme vb. sözcüklerde olduğu gibi.
Popüler Dil Tartışmaları ve Türkçe 299 “A” harfi a:hize, a:rif, ra:kım gibi sözcüklerin ilk hecesinde uzun söylenir. Arapça kökenli meta:, akraba:, asâ: gibi sözcüklerin son heceleri uzun telaf- fuz edilir. Yine bazı Arapça kökenli sözcükler ünlüyle başlayan ek aldıkla- rında sondan bir önceki heceleri uzun söylenir: haya:tım, huku:ku, edebiya:tı gibi. Alfabe, bakiye, hakem, hibe, lisan, meşale, meydana gelmek, vaka gibi sözcüklerin ise tüm heceleri kısa telaffuz edilir. Telaffuzu birbiriyle karşılaş- tırılan farklı anlamlardaki sözcüklere örnek olarak dahi-dâ:hi, tabii-ta:bi, in- kılap-inkilap, katil (zanlısı)-ka:til, laik-la:yık, sadet-saadet verilebilir. Ana dili Türkçe olan kişilerin standart telaffuzda yaptıkları diğer yaygın hatalar, ön damak ünsüzü /k/ ve /l/nin (örneğin kâ:bus, la:zım) ile kapalı /e/ nin (örneğin genç, benzin) sesletimleridir. (Bkz. Önerilen Kaynaklar). Telaf- fuzuyla ilgili tereddüte düşülen her sözcük için Türk Dil Kurumunun site- sinden veya TRT’nin telaffuz sözlüğünden yararlanılabilir. (Bkz. sozluk.gov. tr ve trttelaffuz.com) Bir sözcüğün günlük hayattaki kullanma sıklığı azaldıkça ölçünlü telaf- fuzunu bilmeyenlerin oranı da artar (Menz, 2006, s. 65). Telaffuzda oriji- nal uzunluklara uyulup uyulmaması, konuşanın tahsil ve kültür derecesinin göstergesidir (Brendemoen, 2006, s. 29): “Bir kelime ne kadar yaygınsa yapı- lan hata o kadar büyük bir gaf sayılır. Böylece fakir yerine fa:kir, rakip yeri- ne ra:kip […] gibi telaffuz biçimlerine sadece tahsil durumu çok düşük olan- lar ya da yabancılar arasında rastlandığını zannediyorum fakat bir sözcük ne kadar ender kullanılıyorsa onu doğru telaffuz etmek için o kadar maha- ret gerekir.” (Brendemoen, 2006, s. 29). Özellikle edebî dildeki kullanımları açısından ağızlar, ölçünlü dil için kaynak oluşturur. Türkçenin ağızları dilin varyantları olarak dilin zenginli- ğinin göstergesidir. Ancak standart dilin kullanılmasını gerekli kılan alan- larda üzerinde uzlaşılmış İstanbul ağzı kullanılır. Sözcüklerin ölçünlü dile göre telaffuzu, anlam karmaşasını önlemenin yanı sıra güzel ve etkili konuş- manın da koşullarından biridir. Sonuç Dil bilimcilerin sorduğu bir soruyla bu bölümü tamamlayalım. Türkiye Türkçesinin yok olmasına ilişkin bir tehdit bulunmadığına göre dille ilgili herhangi bir endişeye gerek yok, diyebilir miyiz?
Search
Read the Text Version
- 1
- 2
- 3
- 4
- 5
- 6
- 7
- 8
- 9
- 10
- 11
- 12
- 13
- 14
- 15
- 16
- 17
- 18
- 19
- 20
- 21
- 22
- 23
- 24
- 25
- 26
- 27
- 28
- 29
- 30
- 31
- 32
- 33
- 34
- 35
- 36
- 37
- 38
- 39
- 40
- 41
- 42
- 43
- 44
- 45
- 46
- 47
- 48
- 49
- 50
- 51
- 52
- 53
- 54
- 55
- 56
- 57
- 58
- 59
- 60
- 61
- 62
- 63
- 64
- 65
- 66
- 67
- 68
- 69
- 70
- 71
- 72
- 73
- 74
- 75
- 76
- 77
- 78
- 79
- 80
- 81
- 82
- 83
- 84
- 85
- 86
- 87
- 88
- 89
- 90
- 91
- 92
- 93
- 94
- 95
- 96
- 97
- 98
- 99
- 100
- 101
- 102
- 103
- 104
- 105
- 106
- 107
- 108
- 109
- 110
- 111
- 112
- 113
- 114
- 115
- 116
- 117
- 118
- 119
- 120
- 121
- 122
- 123
- 124
- 125
- 126
- 127
- 128
- 129
- 130
- 131
- 132
- 133
- 134
- 135
- 136
- 137
- 138
- 139
- 140
- 141
- 142
- 143
- 144
- 145
- 146
- 147
- 148
- 149
- 150
- 151
- 152
- 153
- 154
- 155
- 156
- 157
- 158
- 159
- 160
- 161
- 162
- 163
- 164
- 165
- 166
- 167
- 168
- 169
- 170
- 171
- 172
- 173
- 174
- 175
- 176
- 177
- 178
- 179
- 180
- 181
- 182
- 183
- 184
- 185
- 186
- 187
- 188
- 189
- 190
- 191
- 192
- 193
- 194
- 195
- 196
- 197
- 198
- 199
- 200
- 201
- 202
- 203
- 204
- 205
- 206
- 207
- 208
- 209
- 210
- 211
- 212
- 213
- 214
- 215
- 216
- 217
- 218
- 219
- 220
- 221
- 222
- 223
- 224
- 225
- 226
- 227
- 228
- 229
- 230
- 231
- 232
- 233
- 234
- 235
- 236
- 237
- 238
- 239
- 240
- 241
- 242
- 243
- 244
- 245
- 246
- 247
- 248
- 249
- 250
- 251
- 252
- 253
- 254
- 255
- 256
- 257
- 258
- 259
- 260
- 261
- 262
- 263
- 264
- 265
- 266
- 267
- 268
- 269
- 270
- 271
- 272
- 273
- 274
- 275
- 276
- 277
- 278
- 279
- 280
- 281
- 282
- 283
- 284
- 285
- 286
- 287
- 288
- 289
- 290
- 291
- 292
- 293
- 294
- 295
- 296
- 297
- 298
- 299
- 300
- 301
- 302
- 303
- 304
- 305
- 306