Important Announcement
PubHTML5 Scheduled Server Maintenance on (GMT) Sunday, June 26th, 2:00 am - 8:00 am.
PubHTML5 site will be inoperative during the times indicated!

Home Explore TÜRK DİLİ- I

TÜRK DİLİ- I

Published by Perihan Tekeli, 2022-10-06 13:31:48

Description: TÜRK DİLİ- I

DİL VE KÜLTÜR

Search

Read the Text Version

Dil denilince akla gelen diğer bir kavram alfabedir. Kısaca seslerin harflere dönüştüğü sembol sistemi. Milattan önceden bugüne insanlar sadece sözel iletişim kurmakla yetinmeyip yazılı iletişimi seçmiştir. Mesela mağara duvarlarındaki resimler de yazılı bir iletişimdi ya da Mısır’daki hiyeroglif alfabesi de iletişimi anlatan bir sistemdi. Bugün ise Latin, Çin ve Arap alfabeleri gibi hâlen kullandığımız sembol sistemlerinden bahsedebiliriz. Fakat her dilin ayrı bir alfabesi yok, dolayısıyla farklı diller aynı alfabeyi kullanıp kendi dilleri özünde bazı sesleri ekleyebiliyorlar. I. TÜRK DİLİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ Türk dillerinde genel anlamda aşağıdaki özellikler bulunmaktadır (Peretsvaig 2012): a. Ses uyumu: İlk hecenin diğer hecedeki sesi belirlemesi veya ses benzeşmesi olarak tanımlanabilir. b. Eklemeli dil: Tipolojik olarak bu tür dillerde sadece bazı eklerle uzun kelimeler türetmek mümkündür. İngilizce çevirisine baktığımızda Türkçedeki tek kelimenin İngilizcede birçok kelime ile ifade edildiği görülür: a. Avrupa-lı-laş-tır-a-ma-dık-lar-ımız-dan- mı-sınız? b. Are you from those whom we could not Europeanize? c. Dilsel cins ayrımının olmaması: Türkçedeki “o” zamiri hem kadın hem erkek hem de cansız varlıklar için kullanılır. Türkçede birinden bahsederken cinsiyet ayrımı yapmadan sadece “o” dememiz yeterli olur. d. Cümle düzeni: Dillerde farklı cümle düzenleri bulunur. Türkçe cümle düzeni özne- tümleç-yüklemden oluşur. İngilizcede ise özne-yüklem-tümleç düzeni bulunur. a. Hasan pasta yedi. b. Özne Tümleç Yüklem c. Hasan cake ate d. Hasan ate cake. e. Özne Yüklem Tümleç e. Türk dilleri son ek alır. İngilizcedeki gibi ön ek almaz. a. Benimle arkadaş oldu. b. He became friends with me.

Örnekte görüldüğü gibi Türkçe son ek alırken (benim ile), İngilizce ön ek almıştır (with me). f. Kanıtsallık: Kanıtsallık, konuşucunun cümlede ifade ettiği bilgiyi hangi kaynaktan nasıl edindiğinin “–mış” eki kullanılarak belirtilmesidir (Slobin ve Aksu 1982, Yarar 2017). Konuşucu yeterli kanıtı olduğunu düşünüp söylediğinin doğruluğuna inandığı zaman veya daha az emin olduğu çıkarıma veya duyularına dayalı durumlarda “–mış” eki kullanabilir. Aşağıdaki cümlelere bakarsak; Örnek 1: Ayşe’nin annesi biraz rahatsızmış. Örnek 2: Bir yaşındayken elimi yakmışım. Her iki cümlede de konuşan kişi birinden duyduğu bilgiyi aktarmaktadır. II. DİLBİLİMİN TEMEL ALANLARI II. 1. Mikro Dilbilim Alanları Dilbilim, birçok art alanı içinde barındıran oldukça geniş bir alandır. Dilbilim dört farklı temel seviyeden oluşmaktadır. Bu dört dilbilimsel seviye, dilbilim alanının mikro, “küçük ölçekli” diye de adlandırılan alanlarını ifade etmektedir. Bu alanlar aşağıdaki şekilde gösterilmektedir: Anlambilim Sözdizim Biçimbilim Ses bilgisi ve Sesletim Görüldüğü gibi en alt birimden başlayarak sıralanmış olan alanlar dilbilimin temel alanlarıdır. Bunlar sırasıyla: Sesbilim (Phonetics), Sesletim Bilgisi (Phonology), Biçimbilim (Morphology), Sözdizim (Syntax), Anlambilim (Semantics) olarak ifade edilebilir. Sesbilim (Phonetics) ve Sesletim bilgisi (Phonology) Sesbilim, seslerin somut gerçekleri içinde oluşturulmaları, aktarılmaları ve algılanmalarını ele alır. Genel olarak bu alan insan seslerini, konuşma organlarımızı, ünlü ve ünsüz seslerin oluşum biçimlerini, ses sınıflandırmaları gibi konuları ele alır. Sesbilim, belirli bir dile odaklanmadan bütün seslerin anatomik yapısı ile ilgilenir. Bir dilin konuşucuları o dilin

seslerini tanır, hangi sesin kendi dillerine ait olmadığını ivedilikle söyleyebilirler. Sesleri çıkarmak için ses organlarımızı kullanırız. Başlıca ses organlarımız: Yutak (Pharynx): Gırtlağın biraz üst kısmında yer alır. Ayna ile baktığımızda yutağın arka kısmını görürüz. Örneğin, Türkçedeki h sesi gırtlak kullanılarak yapılır. Yumuşak Damak (Soft Palate): Yumuşak damağın bir özelliği dil ile dokunulabilen bir organ olmasıdır. Örneğin [k], [g] gibi sesleri sesletirken dil, yumuşak damağın alt kısmına dokunur. Sert Damak (Hard Palate): “Ağzın çatısı” olarak da adlandırılan sert damağın yumuşak ve kıvrık kısmını dilimizle fark edebiliriz. Örneğin, yar sözcüğündeki [y] sesi dilin sert damağa dokunmasıyla oluşur. Diş Yuvası Arkası (Alveolar Ridge): Sert damak ile üst ön dişler arasındaki alandır. Bu bölgeye dokunarak yapılan sesler [s] ve [z] sesleri örnek olarak verilebilir. Dil (Tongue): Dil, çok önemli bir ses organıdır. Dil çok farklı yerlere hareket ettirilebilir ve dili farklı şekillere sokmak mümkündür. Farklı seslerin oluşumunda dilin farklı bölümleri rol oynar; dil ucu, dil palası, dil ardı gibi bölümleri mevcuttur. Alt ve Üst Dişler (Lower and Upper Teeth): Dudağın hemen arkasında ağız kısmımızın önünde bulunur. Birçok ses üretirken dil, dişin üst kısmıyla etkileşim hâlindedir. Dilin dişin üst kısmına dokunarak ürettiği sesler dental (dişsil) olarak adlandırılır. [t], [d] sesi bu seslere örnek olarak verilebilir. Dudaklar (Lips): Dudaklarımız sesleri çıkarmada etkin rol oynar. Örneğin, [p] sesi alt ve üst dudağın birbirine yaklaşıp üst üste gelmesiyle çıkar. Sesletim, sesleri belirli bir dilde yerine getirdikleri işlevleri açısından ele alır. Sesler daha büyük formlara (hecelere, kelimelere) nasıl dönüşmektedir? Sesletim (Phonetics) ise her dilin kendine özgülüğünü esas alıp sadece o dile odaklanarak inceleme yapar. Seslerin

genel olarak bütün dünya dillerindeki görünümleri Uluslararası Fonetik Alfabe (IPA) ile oluşturulup bütün dünya dillerindeki ses sistemi tanımlanmıştır. Sıra Sizde 1 • Aşağıdaki sözcükler sizce Türkçe sesbilim kurallarına uygun mudur? Değilse neden olduğunu bulmaya çalışın. Ø phil Ø tema Ø meth Ø wita Ø tepsa Biçimbilim (Morphology) Bir dili konuşan kişiler o dile özgü sesleri ayırt ederler. Dilin en küçük birimi olan sesler anlamlı bir şekilde birleşerek sözcükleri oluşturur. Sözcükler yan yana gelerek öbekleri oluşturur. Öbekler ise tümceleri oluşturur. Dildeki en küçük anlamlı birime biçimbirim denir. Bir cümlede kaç tane sözcük olduğunu yalnızca o dili bilen ayrıştırabilir. Diğer bir deyişle, ana dili konuşucularının biçimbirimlere ilişkin girdileri zihinlerinde farkında olmamalarına rağmen bulunmaktadır. Ana dili konuşucuları sözcüklerin o dilde var olup olmayacağı hakkında da çok rahatlıkla karar verirler. Eğitimi ne olursa olsun insan, hayatı boyunca yeni kelimeler öğrenmeye devam eder. Sözcüklerin oluşumu, iç yapılarının nasıl biçimlendiği konularıyla ilgilenir. Dilde var olan eklerden cümlelerde etkin bir şekilde faaliyet gösterecek kelimeler türetmek de konu alanlarındandır. Sözcüklerle ilgili biçim birimsel olarak farklı sınıflandırmalar yapılmıştır. Sözcükler açık ve kapalı sınıf diye gruplandırılmıştır: İçeriksel (Açık) kelime sınıfı: Bu sınıftaki kelimelere yeni kelimeler eklenebilir. İsimler, fiiller, sıfatlar, zarflar bu gruptadır. İşlevsel (Kapalı) kelime sınıfı: Bu gruptaki kelimelerin sözlüksel anlamı yoktur. Bağlaçlar, ilgeçler, zamirler bu gruptaki dilbilgisel kelimelerdir. Bu gruptan yeni kelimeler eklenmez. Sözcükler çekim ve türev ekleri sonucu dilde sözcükler türetmektedir. Örnek: 1. ev, evi, eve, evde, evden, evin, evle (birlikte)

2. evsiz, evci, evli, evlen (mek), evcimen, evcil Birinci gruptaki örnek sözcüklerde ekler çekim ekleri olduğundan anlam ve gönderimi değiştirmezken ikinci gruptaki sözcüklerde ekler yapım eki olduğundan gönderim ve anlam değişmektedir. Diğer bir deyişle birinci gruptaki ekler sözlüklerde ayrı maddeler hâlinde gösterilmez çünkü aynı nesneye gönderim yaparlar. Fakat ikinci gruptaki sözcükler sözlüklerde ayrı maddeler hâlinde dizilirler. Sözdizim (Syntax) Sözdizim, kelimelerin yan yana gelip anlamlı bir dizin oluşturmasıdır. Dillerin dilbilgisel özellikleri birbirinden farklı olduğundan cümlelerin diziliş şekilleri de dilden dile farklılık gösterir. Sözdizim ayrıca anlam bulanıklığını (ambiguity) da ele alır. Örneğin, 1. [Eski Dışişleri] bakanı cumhurbaşkanıyla bir görüşme yaptı. 2. Eski [Dışişleri bakanı] cumhurbaşkanıyla görüşme yaptı. Birinci örnekte Eski Dışişleri öbek olarak alınınca Dışişleri eski anlamına gelmekte iken ikinci örnekte ise Dışişleri bakanı öbek olarak alındığında Dışişlerinin eski (bir önceki, yeni atanmamış olan) bakanı anlamına gelmektedir. Sıra Sizde 2 • Aşağıdaki cümlelerde anlam bulanıklığı var mıdır? Varsa açıklayınız. Ø [Tahta kapı] tokmakları burada satılmaktadır. Ø Tahta [kapı tokmakları] burada satılmaktadır. Anlambilim (Semantics) Anlambilim dildeki anlamı belirlemekle ilgilenir. Diğer bir deyişle anlambilim alanı sözcük anlamının niteliğinin irdelenmesi ile ilgilenir. Sözlükler sözcüğün var olan ve olmayan özelliklerini esas alarak anlamı belirler. Sözcüğün tanımlanan özelliği (+/-) özellik şeklinde anlamlandırılır. + özellik o özelliğin varlığını belirlerken - özellik o özelliğin yokluğunu gösterir. Örneğin baba Türk Dil Kurumu sözlüğünde “çocuğu olan erkek, peder” olarak tanımlanmaktadır. Anlambilimsel olarak ise “baba” sözcüğünü özellikleri bakımından şu şekilde değerlendirmek mümkündür: + eril

+ insan +ebeveyn -hayvan Anlambilimsel olarak her sözcüğün bir gönderimi (reference) bulunur. Örneğin, “ev” dediğimizde göndergesi ev nesnesidir. Anlambilimin eş anlamlılık (synonmy), eş adlılık (homonymy), zıt anlamlılık gibi olgular da araştırma alanıdır. II.2. Makro Dilbilim Alanlar Dilbilimdeki makro alanlar -büyük ölçekli de denilmektedir- Toplumdilbilim (Sociolinguistics), Ruhdilbilim (Psycholinguistics), Edimbilim (Pragmatics), Söylem Çözümlemesi (Discourse Analysis), Sinirdilbilim (Neurolinguistics), Bilişsel Dilbilim (Cognitive Linguistics), Bilişimsel Dilbilim (Computational Linguistics), Biçembilim (Stylistics), Bütünce Dilbilim (Corpus Linguistics), Göstergebilim (Semiotics) vb. alt alanları içermektedir. Toplumdilbilim Toplumdilbilim, günlük konuşmalarda dilin nasıl işleyiş gösterdiğini, dil toplum ilişkisini, dil birey ilişkisini, dil medya ilişkisi, dile işaret eden normlar, politikalar ve kuralların neler olduğunu ortaya koyan bir bilim dalıdır (Wardhaugh ve Fuller, 2015). Toplumdilbilim disiplini, 1950’li yıllardan sonra ortaya çıkmıştır. Bu alan, “dil toplum etkileşimini toplumsal katman, eğitim, cinsiyet, yaş, kültür” gibi faktörler açısından incelemeyi amaçlar (Kocaman ve Osam, 2000). Toplumsal değişim ve bu değişimin dile yansıması bu alanı tanımlamayı zorlaştırmaktadır (Sağın Şimşek, 2002). Bir dili incelemek o dilin toplumdaki işlevini veya toplumda istenilen dilsel tutumlar, durumsal dil kullanımı gibi etmenleri de değerlendirmektir. Toplum değiştikçe dil birey ve toplum ilişkileri yeniden şekillenir. Toplumdilbilim; dilsel incelik, dil ve lehçeler, standart (ölçünlü) dil, dil planlaması, tehlikedeki diller, toplumsal sınıf ve katmanlara göre dil incelemesi, birden çok dilin konuşulduğu ortamlarda dilsel tutumlar, düzenek değiştirme (code switching), kırma dil (creole), karma dil (Pidgin), ortak dil (Lingua Franca) ve dil değişimi gibi pek çok konuyu ele alır. Sıra Sizde 3:

• Türkçede olduğu gibi bazı dilllerde “sen/siz” ( Fransızcada ‘tu/vous’ gibi) hitap şekillerinin olması toplumda dil kullanımında ne gibi farklılıklara yol açar? Örneklerle anlatınız. Söylem Çözümlemesi Söylem çözümlemesi dili dil üstü ve dil ötesi boyuta geçiren geniş bir alandır (Ercan ve Danış, 2019). Bu alanı belirlemede bağlam kavramı önem taşır. Vardar (2002) bağlamı, dil içi ve dil dışı olarak değerlendirmiş, dil içi bağlamı bir dil biriminin anlamını belirleyen, etkileyen, onu çevreleyen, ondan önce ve sonra gelen birimler bütünü olarak tanımlar. Dil dışı bağlamı ise konuşucu ve dinleyicinin duruma, dil dışında toplumsal, kültürel ve ruhsal nitelikli deneyim ve bilgilerine ilişkin tüm verileri olarak tanımlar. Söylemin anlaşılması için söylemin gerçekleştiği bağlamları, bu bağlamlar arasındaki ilişkileri, metin ya da konuşmayı çözümleme yollarını bulmak söyleme katkıda bulunur (Van Dijk, 2008). Kapsam alanı geniş olduğundan eleştirel söylem çözümlemesi ve metasöylem gibi alanlar da söylem çözümlemesi içinde gelişmiş alanlardır. Eleştirel Söylem Çözümlemesi Bu alan metin ve konuşmalarda hâkimiyet, ayrımcılık, güç ve kontrol gibi ideolojik unsurları ele alarak söylemin görülmeyen unsurlarını ortaya çıkarmayı hedefler. Örneğin, bir yayında “terörist” diye nitelendirilen kişinin, farklı bir yayında “özgürlük savaşçısı” olarak nitelendirilmesi söylemin ideolojik boyutuyla ilintilidir. Metasöylem Söylem alanından gelişmiş, son yıllarda oldukça popüler bir alan hâline gelmiştir. Akademik söylem analizi, metasöylemin ilgi alanlarından biridir. Hyland (2005) metasöylemi “belirli bir toplumun üyelerinin bir konuda görüş bildirmeleri ve okuyucularla iletişime geçmeleri için yazara (veya konuşucuya) yardım eden kendini- yansıtıcı ifadeler” olarak tanımlamaktadır. Her metin o metnin üreticisi tarafından kendi içinde o metnin nasıl algılanması gerektiği konusunda bir yönlendirme içerir. Örneğin, akademik bir metin reklam metninden farklıdır. Akademik söylem dışında günlük konuşma, okul kitapları, sözlü anlatılar, bilimsel söylem, sloganlar, yıllık şirket raporları, lisansüstü tezler, üniversite/lisans öğrencilerinin metinleri,

tartışma paragrafları, rica söylemi, medikal söylem, eğitim politikası reform belgeleri gibi metasöylem alanındaki uygulanabilirlik bu alanın önemini ortaya koymaktadır. Edimbilim (Pragmatics) Edimbilim, anlamın dilbilimsel bilgi ile ortaya konulamayan fiziksel ve sosyal çevre ile anlamlandırılabilen yönüyle ilgilenir (Peccei, 1999). Dil, ortamdan ve iletişimden bağımsız bir unsur olmadığından, dili çok yönlü olarak görüp incelemek gerekir. Bu alan, sözce yorum ve kullanımının gerçek dünya bilgisini gerektirdiğini, dil konuşucularının bu yorumları yapıp anlamlandırabilmesi sonucu iletişimde bulunduklarını ve kullanılan tümce yapılarının iletişimde bulunulan konuşucu ve dinleyici arasındaki ilişkiye göre farklılık gösterdiğini ortaya koymaktadır (Richard, J. ve Schmidt, 1985). Edimbilim, cümle anlamı ve dilin belirli bir bağlam içinde nasıl kullanıldığını inceler, dilin anlamsal çok yönlülüğüyle ilgilenir. Anlam konuşanın niyetiyle şekillenir. Konuşan kişi birçok anlam aktarabilir. Grice (1989) söylenen ile demek istenen (sezdirim) arasındaki farkı ortaya koymuştur. Grice’a göre konuşmalarda konuşan ve dinleyen arasında her ikisinin de uyduğu bir iş birliği ilkesi vardır. Bu kurama göre dört kural vardır: 1- Nicelik kuralı: Konuşmanın gerektiği kadar bilgilendirici olmasını öngörür. 2- Nitelik kuralı: Konuşmanın gerçeğe uygun olmasını öngörür. 3- Bağıntı kuralı: Konuşmanın bağlantılı, ilintili olmasını öngörür. 4- Açıklık kuralı: Konuşmanın açık olmasını öngörür. Austin (1975) bir şey söylerken aynı zamanda bir şey yaptığımızı dile getirip edimbilimin en temel kuramlarından olan söz eylem (speech act) kuramını ortaya koymuştur. İnsanlar tehdit ettiğinde, söz verdiğinde, tebrik ettiğinde, özür dilediklerinde veya emir verdiklerinde dili bazı eylemler yapmak için kullanırlar. Örneğin, evlilik töreninde “Sizi karı koca ilan ediyorum” denmesi nişanlı çiftin evli hâle gelmesini sağlar. Dilin eyleme dönüştüğü gerçeği bu cümlede açık olarak görülür. Sıra Sizde 4: • Konuşma terapistinde geçen aşağıdaki örnekte terapi gören çocuğun cevabında sizce hangi ilkenin ihlali vardır? Açıklayınız. Konuşma Terapisti: Dondurma seviyorsun. Favori tatların neler? Rahatsızlığı olan Çocuk: Hamburger…köfte a) Nicelik ilkesi

b) Nitelik ilkesi c) Açıklık ilkesi d) Bağıntı ilkesi Ruhdilbilim-Psikodilbilim (Psycholinguistics) Psikodilbilim veya dilin psikolojisini ele alan bu bilim dalı insanların dili anlama, edinme ve kullanmasında etken olan psikolojik aşamalarını keşfetmekle ilgilenir. Bebeklerin ve çocukların dil öğrenme süreçlerine ilişkin deneysel araştırmalar gerçekleştirir. Dil Edinimi ve Dil Öğrenimi (Language Acquisition and Language Learning) “Şu küçük çocuğa bakın ne güzel de…” diye başlayan ve “Almanca, Fransızca, İngilizce, Korece” konuşuyor diye devam eden cümleleri duymuşsunuzdur. Bir an olsun Almanya’da, Fransa’da, A.B.D.’de veya Kore’de yaşayan bir Türk ailenin 5 yaşında çocuğu olduğunuzu düşünün. Anne-babanız sizinle tabii Türkçe konuşuyor. Fakat 5 yaşında bir çocuk olarak arkadaşa da ihtiyacınız var. Peki ne yapacaksınız o zaman? İletişim kuracak ve oynayacaksınız. Oradaki dili öğreneceksiniz, bilimsel ifadeyle ise o “dili edineceksiniz”. Bu çocuğun dil edinimi tamamlanana kadar bu süre devam ederse hem Türkçe hem de o dili aynı anda edineceğini ve her ikisi için de ana dili kullanıcısı olabileceğini söyleyebiliriz. Bir dili, anne-babamızdan ve ilgili dilin kullanıldığı doğal ortamlardan, çevremizden duyularımızla anlayarak ve anlamlandırarak -yani “maruz kalarak”- fark etmeden ama dilin müthiş bir sistemiyle öğrenmişsek buna dil edinimi diyoruz. Krashen (1981)’e göre ana dili veya hedef dili öğrenen kişi dile karşı herhangi bir savunma pozisyonu geliştirmemişken dilbilgisi kurallarına ihtiyaç olmaz. İnsanlar ana dilini hep bu şekilde edinmiştir. Ana dili kullanıcıları, o dili doğal edinim sürecinde hiçbir başka etkinliğe ihtiyaç duymaz. Chomsky (1965) bebeklerin dünyaya gelirken “dil edinimi araçları”yla donanımlı bir şekilde doğduğunu ve dünyaya gelen tüm bebeklerin –herhangi bir fiziksel ve/veya bilişsel engeli yoksa- dil edinebileceğini söyler. Chomsky’e göre (1965) tüm dillerde ortak özellikler vardır ve buna “evrensel dilbilgisi” denir. Mesela tüm dillerde iş, oluş ve hareket bildiren eylemler- “uyumak” vb.-, kavramları karşılayan – “okul” vb.- ve kavramları niteleyen sıfatlar – “tatlı” vb.- Tek ihtiyaç, o çevrede dil edinim süreci

tamamlanana kadar kalmaktır. Bu sürecin yaklaşık 11 yaşına kadar devam ettiğini söyleyebiliriz. Dil ediniminde dilbilgisi öğreniminin nasıl gerçekleştiğine bakarsak edinim sürecinde maruz kalınan doğal ortamda bilişsel olarak gerçekleştiğini görürüz. Örneğin, konuşmaya yeni başlayan bir çocuk “-cı” ekinin meslek sahibi kişileri kastettiğini kavramasının ardından çiçek satan kişiye “çiçekçi”, simit satan kişiye “simitçi” derken genelleme yaparak “fırıncı” için “ekmekçi” diyebilir (Uçak, 2016). “-cı” ekinin yapım eki olduğunu ve isimden isim türettiğini ve mesleklerle o mesleği yapan kişiler arasında ilişki kurduğunu ise ancak ilkokul eğitiminin sonunda öğrenecektir. Dil ediniminin belli dönemleri vardır. Başlangıç genelde sessiz dönem olarak da adlandırılan “kuluçka dönemi”dir. Bu dönemde kişi çevreden gelen mesajları anlamlandırır. Örneğin, bir çocuk köpek gördüğünde ebeveynleri veya çevredeki diğer büyükler “hav” sesini çıkarttıklarında ve bunu tekrar ettiklerinde çocuk, diğer köpeklere uygular. Fakat bazen br karışıklık meydana gelebilir. Aynı çocuğunun koyun gördüğünü varsayalım, koyunu köpeğe benzeterek ona “hav” sesiyle karşılık verebilir. Bu da yine “genelleme”ye örnektir. Dil öğrenme her yaşta mümkün olsa da bu durum dil edinimi için geçerli değildir (Fromkin, 1993). Wilder Penfield (1959) ve Eric Lenneberg (1967) nörobilimci ve dilbilimci olarak en geç kaç yaşına kadar dil edinebildiğimizi araştırmış, bu araştırma alanyazında “kritik yaş hipotezi” olarak karşılık bulmuştur. Nörobilim ve bilişsel dilbilimdeki araştırmalara göre bu hipotezin temel dayanağı, beynin elastik olduğu bebeklik ve çocukluk döneminde edinim sürecinin devam etmesidir. Bu konuda kesin bir yaştan bahsetmek mümkün olmasa da dil edinimin 2-13 yaşları arasında daha etkin olduğu bulunmuştur. Tablo 3: Erken Çocuklukta Dil Gelişimi Dönemleri (Aksoy ve Baran, 2017) KONUŞMA ÖNCESİ DÖNEM KONUŞMA DÖNEMİ 1.Yeni doğan dönemi (ağlama) 1.Ses, sözcük dönemi 2.Gığıldama dönemi 2.Tek sözcük dönemi 3.Mırıldanma dönemi 3.İki sözcüklü ifadeler dönemi

4.Mırıldanmanın tekrarı dönemi 4.Üç ve daha fazla sözcüklü ifadeler dönemi 5.Başkalarının seslerini taklit dönemi 5.Dilbilgisi kurallarına uygun konuşma dönemi Dil öğrenimi süreci ise her ne kadar edinim sürecinden yararlansa da öğrenici bilinçli bir süreç geçirmektedir (Krashen, 1982). Bu sebeple, ikinci veya yabancı dil öğrenimi süreçleri öğrenicinin yaşı, hedef dildeki seviyesi, daha önceden dil bilip bilmemesi gibi birçok faktöre bağlı olarak değişmektedir. İkinci dil öğrenimi daha çok hedef dilin o ülkede veya toplumda ikinci dil olarak kullanılmasıyla ilgilidir. Örneğin, İngilizce Hindistan’da Hindu dilleriyle birlikte resmî dil statüsündeyken Türkiye’de yabancı dil statüsündedir. İkinci dil öğrencileri bulundukları ülkelerde ve toplumlarda bu dile farklı ortamlarda maruz kalırken yabancı dil öğrenicisi bu dili çoğunlukla dil eğitimi aldığı alanlarda duyup konuşabilmektedir. Zaten bu sebeple özellikle yabancı dil öğretmenlerinin hedef dili mümkün olduğunca öğrenme ortamında kullanmaları ve bu yolla öğrencilerini maruz bırakmaları önerilir (Freeman ve Anderson, 2011). Dil öğrenimi hakkında geçmişten günümüze kadar birçok farklı yöntem ve teknik hakkında araştırmalar yapılmıştır. En eski yöntem olan “dilbilgisi-çeviri yöntemi” yüzyıllar öncesinden Latin ve Eski Yunancanın öğreniminde kullanılmıştır. On dokuzuncu yüzyılın başında Karl Plötz tarafından yenilenmiş ve dil öğretimi alanında kullanılmaya başlanmıştır. Bu yöntemin temel amacı metne bağlı dil yapılarını ana dilinden yola çıkarak hedef dilde öğretmektir. Bu yöntem, dört dil becerisinden olan dinleme ve konuşmayı dikkate almadığından eleştiriye uğramıştır (Uçak, 2017 ve Larsen-Freeman, 2011). “Dolaysız yöntem” ise dilbilgisi-çeviri yöntemine tepki olarak 20. yüzyılın başında karşımıza çıkar. Bu yöntemde öğretmen hedef dilin kullanıldığı sözlü veya yazılı bir metinle başlar; bilinmeyen kelimeler, görseller ve vücut dili yoluyla anlatılırken dilbilgisi öğretiminde örneklerle hedef dil kullanılır; öğretmen odaklıdır. “İşitsel-dilsel yöntem” ise 1930-1950 arasında psikoloji alanındaki davranışçı öğrenme kuramından oluşturulmuştur. Davranışçı kuramın önde gelen isimlerinden Skinner “taklit-ezber-alışkanlık” tezini uygular. Öncelikle hedef dilin yapı ve içeriğine uygun bir metinden yola çıkarak modelleme yapılır ve ilgili metnin öğrenciler tarafından çeşitli alıştırmalarla ezberlenmesi sağlanır. Ardından etkinliklerle alışkanlığa dönüşmesine çalışılır. Dil öğreniminde dört

becerinin edinim sırası takip edilir: dinleme, konuşma, okuma, yazma. Dolayısıyla öğrenme süreci dinlemeyle başlar ve yazmayla sonlanır. Gattegno’nun “sessizlik yöntemi” ve Chomsky tarafından “bilişsel yöntem” olarak adlandırılan diğer dil öğrenme yöntemi, davranışçı kuramın dil öğrenme sürecinde bilişsel öğrenmeyi geri planda bırakmasını eleştirir. Bu yöntemde öğretmenin öğrenciyi güdülemesi ve hedef yapılar için gerekenleri hazırlaması fakat öğrenci merkezli bir şekilde dersi yürütmesi istenir. Bu sebeple sessizliğin de öğrenmenin bir parçası olduğu ve bu süreçte öğrencinin bilişsel olarak kendini hazırladığı öne sürülür. Lozanova tarafından ortaya atılan diğer bir dil öğrenme yöntemi “telkin yöntem” olarak bilinir. Bu yöntemde öğrenme sürecini etkileyen çevresel ve psikolojik etkenlere önem verilir. Örneğin, sınıf ortamının hedef dildeki harita, dil yapıları, görseller gibi materyallerle donatılması ve öğretmenin öğreniciler için mümkün olan her türlü engeli ortadan kaldırması beklenir. Öğretmen, öğrenciye yapıcı ve destekleyici geribildirimler sunarak onu cesaretlendirir ve öğrenmesini kolaylaştırır. Krashen’in dil öğrenme süreçleri sonucunda ortaya koyduğu “doğal yöntem” dil edinimindeki gibi öğrenicinin hedef dilden gelen verileri anlamlandırarak devam ettiğini öne sürer. Bu sebeple de anlam, yapıdan daha önemlidir; öğretmen her zaman öğrenicinin bildiğinin bir fazlasını ekleyerek gitmelidir. Roger tarafından psikolojide ortaya atılan “hümanistik kuram”ın dil öğretimi sürecindeki karşılığı “topluluk yöntemi”dir. Buna göre öğrenci her yönüyle tanınmalı ve ihtiyaçları, beklentileri değerlendirilmelidir. Bu sebeple öğretmen dil öğrenmede “rehber”dir. Dil öğrenme, iletişime dayalı bir amaç taşır ve öğrenci hiçbir zaman zorlanmaz fakat cesaretlendirilir ve desteklenir. Günümüzde hâlen etkin olarak kullanılan “iletişimsel yöntem” ise dört becerinin tümüne eşit oranda yer verirken dilin toplumsal ortamlardaki kullanımına ve bu ortamlardaki iletişim araçlarına göre değiştiği ilkelerini öne sürer. Dilin içinde bulunduğu “bağlam” ve iletişimde bulunan kişiler arasında “söylem”in özelliklerinin de dil öğrenmede dikkate alınmasını önerir. Bu kurama göre, dil yaşayan bir varlıktır ve değişmektedir. O zaman öğrenicinin de buna göre eğitilmesi gerekir. Sonuç olarak günlük dilde edinim yerine öğrenme kullanılsa da aslında kavramsal olarak farklı iki süreçten bahsedilmektedir. Ana dili kullanıcısı ve ikinci, yabancı dil kullanıcısı arasında farlılıklar vardır. Ana dilimizde kendimizi daha iyi ifade edebilir olmamız da bu süreçlerin getirdiği bir farklılıktır. Ayşe Kulin Hazan isimli kitabının 167. sayfasında ünlü şair Adonis’le ilgili bir anısından bahsederken şöyle der:

Yıllardan beri yaşadığı Fransa’nın dilini su gibi bildiği hâlde ana dilini tercih etmesi, bence duyguların en iyi ana dilinde ifade edilmesinin yanı sıra bir duruşu da gösteriyor. Onu İngilizce çeviriden dinlerken bir yandan da Arapçasına kulak veriyorum ki dilin müziğini de duyabileyim. Kısacası kişi, edindiği ana diliyle kendini ifade etmede daha güçlüdür. Çünkü ana dili adı üstünde annelerin nesiller boyu aktardığı bir mirastır. Sıra Sizde 5 • “Söylem” ve “bağlam” kavramlarını araştırınız. • Bir yabancı dil öğrendiyseniz veya öğrenmekteyseniz dil öğrenme sürecinizi değerlendiriniz. Dil edinimi ve/veya dili öğrenme kavramlarıyla açıklayınız. Sinir Dilbilim (Neurolinguistics) İnsan zihnindeki dil işlemlemesiyle ilgilidir. Dilin beyindeki görünümü ve beyin anatomisi, afazi, disleksi gibi beyin problemlerini ele alıp dil ile ilişkilendiren bilim dalıdır. Bilişsel Dilbilim (Cognitive Linguistics) Metaforun sadece edebî metinlere yönelik karşımıza çıkan bir benzetme olmadığı ve gündelik olarak zihnimizdeki düşünce sistemine ait olduğu görüşü, Lakoff ve Johnson’ın (1980) çalışmalarıyla bilişsel dilbilim alanına farklı bir yön vermiştir. Diğer bir deyişle, özel yazma yeteneği olmayan sıradan bir insan kendi düşüncelerini ifade ederken farkında bile olmadan zihninin kavramsallaştırdığı metaforlar üretir ve konuşmalarında yine farkına bile varmadan onları karşı tarafa anlatır, söyler. Dolayısıyla metafor dilin değil düşüncenin bir üretimidir. Soyut bir kavramı somut olarak açıklamak için kullanılır. Örneğin, Lakoff ve Johnson’a (1980) göre tartışırken kullandığımız birçok ifade TARTIŞMA SAVAŞTIR kavramsal metaforunu ifade eder. “İddialarınız savunulamaz”, “Savunmamda her zayıf noktaya saldırdı”, “O stratejiyi kullanırsan seni yok eder” gibi cümlelerde bu kavramsal metafor bulunmaktadır. ZAMAN PARADIR kavramsal metaforu ise “Zamanımı boşa harcadım”, “Zamandan kazanalım”, “Zaman kaybettik boş yere”, “Zamandan tasarruf edelim” gibi ifadelerde görülür. Bilişimsel Dilbilim (Computational Linguistics)

Dil zihnin aynası olduğuna göre bilişimsel dilbilim, düşünme ve zekâya ilişkin bilgileri ortaya koymayı amaçlayan bilim dalıdır. Dilden dile bilgisayar çeviri programları dil bilgisayar ilişkisine bir örnektir. Göstergebilim (Semiotics) Semiyotik ve Semiyoloji olarak da bilinen bu alan, dili bir göstergeler dizgisi olarak kabul ettiğinden göstergeleri anlamlandırıp yorumlama ile ilgilenen bir bilim dalıdır. Bir anlam ifade eden her işaret ve sembol, dilde bir çözümleme gerektirir. En ünlü temsilcileri Umberto Eco, Charles Sanders Peirce, Ferdinand de Saussure, Hjyemslev, Roland Barthes gibi isimlerdir. Biçembilim (Stylistics) Biçembilim üslubun sistematik analizi olarak tanımlanmaktadır (Jeffries ve Mcintyre, 2010). Biçembilim alanı edebî metinlerin analizi olarak tanımlansa da analiz edilebilecek metinler sadece edebî metinlerden oluşmamaktadır. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Prag okulu çerçevesinde yazınsal yapıtları dilbilimsel yöntemlerle incelemeye başlamışlardır. Prag okulunun en etkili temsilcisi ise Roman Jakobson’dır. Jakobson (1960), geliştirdiği iletişim şemasıyla bilinmektedir: Tablo 1: İletişim etmenleri KONUŞUCU BAĞLAM ALICI İLETİ KANAL KOD KOD Tablo 2: Dil İşlevleri GÖNDERGESEL ÇAĞRISAL İŞLEV İŞLEV DUYGUSA L İŞLEV SANATSAL İŞLEV İLİŞKİSEL İŞLEV ÜST-DİLSEL İŞLEV

İletişimin başarılı bir şekilde gerçekleşmesi için altı farklı faktör bulunur. İletişim göndericinin alıcıya bir mesaj iletmesiyle başlar. Bu mesaj bir bağlam (ortam) içerisinde var olur. Bağlam “duruma, konuşucu ve dinleyicinin dil dışı toplumsal, kültürel ve ruhsal nitelikli deneyim ve bilgilerine ilişkin verilerin tümü” olarak tanımlanır (Vardar, 2002, s. 31). Gönderici hem alıcı hem kendi için anlaşılabilir sözlü veya yazılı bir kodla iletişim kurar. Diğer bir unsur ise hem alıcının hem göndericinin iletişime girip iletişimde kalabilmelerini sağlamak için fiziksel kanal ve psikolojik bağlantıdır. Bu tanımlanan her bir faktör, dilin değişik işlevlerini belirlemektedir. Dilin farklı altı faktörünün bulunduğunu ve bu faktörlerin dilin farklı bir işlevini gösterdiğini ortaya koymaktadır. Göndergesel (Referential) işlev bağlamla ilintili olarak düz anlamsal (sözlüksel) ve bilişsel işleve yöneliktir. Bu işlevle gönderici alıcıya bilgi vermektedir. Örneğin, su 100C’de kaynar cümlesi bilgi içermektedir. Duygusal (Emotive) işlevi konuşucunun konuştuğu durumla ilgili tavrını bildirir. Bu nedenle alıcıda belirli bir duygu oluşturma amacı taşımaktadır. Bu duruma dildeki en iyi örnek ünlem ifadeleridir. Örneğin, “bu akşam” ifadesini bir aktör çok farklı şekillerde ifade edebilir. Bir durum düşünerek “bu akşam” ifadesini söylemeyi denediğimizde “Bu akşam?” soru ifadesi kullanarak söyleyebiliriz veya “Bu akşam!” şeklinde ünlemle şaşırma tonlaması yapabiliriz. Duygusal işlev dilde konuşucunun kendisini farklı şekillerde ifade etmesini sağlar. Çağrısal işlev (Conative) ise hitaplarda ve emir cümlelerinde bulunur. Örneğin, konuşucu alıcıya “Ahmet” diye bağırdığında iletişimin bu işlevi devreye girer. Ahmet denen kişi dönüp baktığında çağrıya tepki verip harekete geçmiştir. Bu işlevde amaç alıcıyı harekete geçirmek ve alıcıda bir tepki yaratmaktır. İlişki işlevi (Phatic) ise alıcı ve dinleyici arasında oluşan kanalda ilişkiyi sürdürmek istemek veya ilişkiye son vermek gibi amaçlar doğrultusunda kullanılır. Her dilde bulunan “merhaba” gibi selamlamalar sadece konuşucu ile dinleyici arasındaki kanalın açık olup olmadığına bakar. Yeni doğan bebeklerin bilgiye dayalı iletişim göndermeden veya almadan önceki ilk sözlü iletişim şekilleridir. Konuşucu ve alıcı (dinleyici) aralarındaki kodun aynı olup olmadığını gözlemlemek için dilin üst-dil işlevini kullanırlar. Konuşma sadece koda odaklandığında iletişimde bu işlev görülmektedir. Yeni doğanın ana dili edinimi üst-dil işlevine örnek olarak verilebilir. Sanatsal (poetik) işlev ise dilin yaratıcı ve sanatsal kullanımı ile kendi içinde anlam bütünlüğünü ve tutarlılığını sağlamasıdır. Edebiyatçılar dilin bu işlevini kullanırlar ama bu işlevi günlük hayatta da herkes kullanabilir.

Sıra Sizde 6: • Aşağıda Shakespeare’in kendini halka dinletmek için söylediği sözler bulunmaktadır. Bu sözlerin dilde hangi işlevi yerine getirdiğini belirtiniz. William Shakespeare,1564-1616 (Çeviri: “Dostlar, Romalılar, yurttaşlar bana kulaklarınızı verin.”) Bütünce Dilbilim (Corpus linguistics) Büyük ölçekli veriler toplayarak dili betimleme ve dilbilimsel incelemelerde verileri bilgisayara aktararak bütünce oluşturulmasına denir. Bilgisayara yüklenen veriler dilin küçük bir modelini oluşturur. Bütünce dilbilim alanının gelişmesi ile diğer dilbilim alanları da (biçimbilim, sözdizim, biçembilim, edimbilim, metasöylem) kuramlarına işlerlik kazandırabilecekleri bir veri haznesine sahip olmuşlardır.

Dilbilim Felsefesi Dilin doğasının felsefi açıdan incelenmesidir. Epistemoloji, mantık, zihin felsefesi gibi alanlarla da örtüşür. Cevap aradığı bazı sorular şunlardır: • Anlam nedir? • Dil-gerçek dünya ilişkisi nedir? • Yapay zekâ ve doğal dillerin farkı nedir? Sonuç Dilbilimin birçok alanı diğer alanlarla bağlantılıdır. Mikro alanlar, dilin parçalarını ve aralarındaki ilişkileri anlamaya, toplumdilbilim, söylem çözümlemesi, edimbilim vb. gibi makro alanlar farklı disiplinlerle iş birliği içinde dilin çeşitli boyutlarını açıklamaya çalışır. Dilbilim alanları genel olarak farklı disiplinlerle etkileşimler hâlinde insanın en büyük yetisi olan dili araştırmaya devam etmektedir. Kaynakça Aksoy, P. ve Baran, G. (2017). Dil gelişimi. Erken Çocukluk Döneminde Gelişim I içinde. (Ed. A. Köksal Aksoy) Ankara: Anı. Austin, J. L. (1975). How to Do Things with Words. 2nd revised edition, (ed. J.O. Urmson-Marina Sbisa), Cambridge/Massachusetts: Harvard University Press. Burke, M. And K. Evers. (2014). ‘Formalist Stylistics.’ The Routledge Handbook of Stylistics. London: Routledge. Cevizci, A. (2003). Felsefe Ansiklopedisi. Cilt 1. İstanbul: Etik Yayınları. Crystal, D. (2003). English as a global language. (2nd edition First Edition, 1997), Cambridge: CUP. Chomsky, N. (1965). Aspects of the Theory of Syntax. MIT Press. Ercan, G.S. ve Danış, P. (2019). Söylem, Söylem Çözümlemesi ve Eleştirel Söylem Çözümlemesi: Tanımları ve Kapsamları. DEU Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 6 Sayı: 2. ss. 527-552 Fasold, R. ve J. Connor-Linton. (2013). An Introduction to Language and Linguistics. Cambridge: CUP. Fromkin, V. & Rodman R. (1993). Introduction to Language. Harcourt Brace College Publishers: NY.

Fromkin, V., R. Rodman and N. Hyams. (2013). An Introduction to Language. 10th Edition. USA: Wadsworth Cengage Learning. Grice, H. P. (1989). Logic and Conversation. Studies in the Way of Words. Cambridge/Massachusetts: Harvard University Press. 22-40. Hatipoğlu, Ç. (2006). Sesbilgisi (Phonetics) ve Sesbilim (Phonology). Dilbilim: Temel Kavramlar, Sorunlar ve Tartışmalar. İstanbul: Hitit Yayınevi. ss.15-42. Hyland, K. (2005). Metadiscourse. London: Continuum. Ingram, J.C. (2007). Neurolinguistics. Cambridge: CUP. Jeffries, L. and D. Mcintyre. (2010). Stylistics. Cambridge: CUP. Jakobson, R. (1960). Style in Language. (Ed. Thomas A. Sebeok). Cambridge, Massachusetts: The MIT Press. Katamba, F. (1993). Morphology. New York: St. Martin’s Press. Kennedy, G. (1998). An Introduction to Corpus Linguistics. London: Longman. König, G. (1992). 1990’larda Toplumdilbilim. 20. Yıl Yazıları. Ankara: Karaca. Kocaman, A. ve N. Osam. (2000). Uygulamalı Dilbilim. Yabancı Dil Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Hitit Yayınevi. Kocaman, A. (1992). Anlambilim Sorunları. Dilbilim Araştırmaları. ss.1-6. Krashen, S. (1982). Principles and Practice in Second Language Acquisition. Pergamon Press: Oxford, England. Krashen, S. (1981). Second Language Acquisition and Second Language Learning. University of California. Lakoff, G. ve M. Johnson. (1980). Metaphors we live by. Chicago: University of Chicago Press. Larsen-Freeman, D. ve Anderson, M. (2011). Techniques and Principles in Language Teaching. Oxford University Press. McEnery, T. ve A. Hardie. (2012). Corpus Linguistics. Method, Theory and Practice. Cambridge: CUP. McGregor, W.B. (2015). Linguistics: An Introduction. London: Bloomsbury. Özsoy, S. (2004). Türkçe’nin Yapısı-I Sesbilim. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi.

Özünlü, Ü. (2017). Başlangıçtan Bugüne Deyişbilim: Uygulamalar, İncelemeler, Öneriler. www.academia.edu.tr Pereltsvaig, A. (2012). Languages of the world: An Introduction. Cambridge: CUP. Peccei, J. S. (1999). Pragmatics. London: Routledge. Richards, J.C. and R. Schmidt. (2010). Longman Dictionary of Language Teaching and Applied Linguistics. Harlow: Pearson. Roach, P. (2009). English Phonetics and Phonology. Cambridge: CUP. Sağın Şimşek, Ç. (2006). ‘Toplumdilbilim’ Dilbilim: Temel Kavramlar Sorunlar Tartışmalar. İstanbul: Hitit Yayınevi. Slobin, D. ve A. Aksu. (1982). Tense, Aspect, and Modality in the use of the Turkish evidential. Paul J. Hopperled. Tense-Aspect: Between Semantics and Pragmatics. Amsterdam: John Benjamins. Uçak, S. (2016). Dil Öğrenimi ve Dil Edinimi Üzerine Bir Tartışma. Aydın TÖMER Dil Dergisi, 1 (1), s. 65-79 Uzun, E. (2006). ‘Biçimbilim’. Dilbilim: Temel Kavramlar, Sorunlar ve Tartışmalar. İstanbul: Hitit Yayınevi. ss.43-49. Van Dijk, T. A. (2008). Discourse and Context. Van Dijk, (2014). Discourse Cognition- Society, C. Hart ve P. Cap (Yay. Haz.). Contemporary Studies in Critical Discourse Analysis (ss. 121-146). London: Bloomsbury. Vardar, B. (2007). Açıklamalı Dilbilim Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Multilingual. Wardhaugh, R. ve J. M. Fuller. (2015). An Introduction to Sociolinguistics. 7th edition. John Wiley & Sons, Inc. Published. Wardaugh, R. (2006). An Introduction to Sociolinguistics (5th edition). Oxford: Blackwell. Yarar, E. (2017). ‘Kanıtsallık imlerinin olumsuz tümcelerde ve evet-hayır sorularında incelenmesi’. 45. Yıl Yazıları. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yayınları. İnternet Kaynakçası www.ethologue.com. Ethnologue: Languages of the World (Ethnologue: Dünya Dilleri) (Erişim tarihi: 3.8.2021) www.plato.standford.edu. Standford Encylopedia of Philosophy. (Erişim tarihi: 3.8.2021) http://web.eecs.umich.edu/~rthomaso/pl/cl.html Philosophy of Language. (Erişim tarihi: 3.8.2021)

Sıra Sizde Cevap Anahtarı Sıra Sizde 1: a. phil- sözcük başında iki ünsüz olmaz b. tema- sesbilim kurallarına uygun c. meth-sözcük sonunda th iki ünsüz olmaz d. wita- [w] sesi yok e. tepsa- ikinci seslemde ünlü uyumuna uymuyor. Sıra Sizde 2: Birinci örnekte [Tahta kapı] tokmakları diye öbeklendirdiğimizde kapının tahta olduğunu ortaya koyarken, ikinci örnekte ise [kapı tokmakları] öbeği tahta olan tokmaklar olup, kapılar değildir. Sıra Sizde 3: “Sen” yakın gördüklerimize yönelik kullandığımız samimiyet ifade eden biçimken “siz” samimi olmadıklarımıza resmî bir incelik ifadesi olarak kullandığımız hitap şeklidir. Bazı dillerde sen/siz ayrımı yapılması dilde incelik olgusunu ortaya çıkarmaktadır çünkü hangi durumda “sen” hangi durumda “siz” kullanıldığını bilmek o toplumu tanımayı gerektirir. Sıra Sizde 4: Bu konuşmada terapist hangi favori tat derken hangi dondurma anlamında sormaktadır. Fakat çocuk genel anlamda hangi tatları seviyorsun diye sorulduğunu düşünerek cevaplamıştır. Dolayısıyla bağıntı ilkesini ihlal etmiştir. Sıra Sizde 5: Söylem, yazılı ve sözlü dilin kullanımı, toplumsal pratik biçimi olarak tanımlanabilir. Örneğin, cep telefonlarındaki çeşitli uygulamalar üzerinden arkadaşlarımızla yaptığımız mesajlarda kullandığımız ifadeler ile bölümdeki bir dersiniz için bir ödev hazırlarken kullandıklarımız farklıdır. Bağlam, dilin kullanıldığı ortamdaki zaman, koşullar, durumlar, örüntüler ve öncesindeki, sonrasındaki unsurlara göre kazandığı anlam ve değerler bütünüdür. Örneğin, “canım sıkkın” ifadesini gittiğiniz bir yemekte ilk tanıştığınız kişiye karşı söylediğinizde o ortamdan sıkıldığınız anlamı çıkabilir. Aynı cümleyi sınav sonucunuzun açıklanacağını daha önceden bildirdiğiniz arkadaşınıza söylediğinizde ise beklediğinizden düşük not aldığınız ve bu yüzden üzgün olduğunuz anlamı çıkabilir. Yabancı dil olarak İngilizce öğrenen 9 yaşındaki bir çocuk Türkçede belli bir yetkinliğe ulaştığı için karşısına çıkan İngilizce kelimeleri Türkçedeki gibi okumaya çalışabilir. Fakat bildiğiniz üzere İngilizcede sesletim Türkçeden farklıdır. Bu duruma ana dilinin yabancı dile yaptığı olumsuz transfer denilmektedir. Okuma yazma bilmeyen 4 yaşındaki bir çocuk ise dinlediği yaşına uygun bir İngilizce şarkıyı yeterli tekrardan sonra söylemeye başlayabilir. Ek Bilgi: Dil edinimi açısından bakıldığında bebekler Türkçede ilk olarak “b, m, p” gibi dudak ünsüzlerini söylerler. Aslında bu sesler birçok dilde benzer söylenmekte olan seslerdir. Örneğin “ma” dediğinde Türkçede ebeveyn bebeğe “Mama mı istiyorsun? Karnın mı aç?” diyerek bu sesi anlamlandırmaya başlar. İspanyolcada ise “pa” sesi “baba” olarak algılanır ve ebeveyn “babası seni çağırıyor” gibi bir tepki verebilir. Sıra Sizde 6:

Shakespeare yukarıdaki replikte dolaysız olarak “Beni dinleyin” demek yerine “Bana kulaklarınızı verin” demiştir. Aslında “Beni can kulağıyla dinleyin” demek istemiştir. İlişki işlevi doğrultusunda kendisi ve dinleyiciler arasındaki iletişim kanalının çalışıp çalışmadığına bakmıştır. Sözlerinde mecaz kullanmıştır. 4. Ünite TÜRKÇENİN TARİHÎ GELİŞİMİ Hasan HAYIRSEVER Kazanımlar Bu ünite sonunda; • Türkçenin tarihsel dönemleri hakkında bilgi sahibi olacak, • Türkçenin tarihsel dönemlerine özgü dil özellikleri hakkında bilgi edinecek, • Türkiye Türkçesinin tarihsel gelişimini açıklayabileceksiniz. Anahtar kavramlar • Akraba diller • Dil ailesi • Altay dilleri teorisi • Türkçenin dönemleri Tartışma soruları 1. Türkçenin farklı tarihsel dönemlere ayrılmasının nedenleri nelerdir? 2. Türkçenin farklı dönemlere ayrılmasında kullanılan ölçütler nelerdir? 3. Altay dillerinin akrabalığını tartışınız. İçindekiler Giriş İlk Türkçe V. Ana Türkçe Eski Türkçe VI. Orta Türkçe VII. IV.1.Doğu Orta Türkçesi VIII.

IV.1.1.Karahanlıca Dönemi IV.1.2.Harezm-Kıpçakça Dönemi IV.1.3.Çağatayca Dönemi IV.2.Kuzey Orta Türkçesi IV.3.Batı Orta Türkçesi IV.3.1.Eski Anadolu Türkçesi ve Osmanlıca IV.3.2.Türkiye Türkçesi Giriş “Türkçenin derinliklerine dalınca, gözlerime on sekiz bin evrenden daha yüksek bin evren göründü” (Ali Şîr Nevâî) Aynı ana dilden türemiş olan ve ortak bir kökene dayanan dillere “akraba diller”; birbirine akraba dillerin oluşturduğu topluluğa ise “dil ailesi” adı verilir. Türkçe, Moğolca, Mançu- Tunguzca ve kimi görüşlere göre Korece ile Japoncanın ortak bir ana dile dayandığını ileri süren Altay dilleri teorisi ve Altay dil ailesi 18. yüzyılın başlarından itibaren bilim âleminde tartışma konusu olmuştur. Ural-Altay dilleri üzerine yapılan ilk çalışma İsveçli subay Strahlenberg tarafından gerçekleştirilmiştir. Sibirya’da on yıldan fazla savaş esiri olarak bulunan Strahlenberg, ülkesine döndüğünde Almanca yayımladığı, Türkçeye Avrupa ve Asya'nın Kuzey ve Doğu Bölümü olarak çevirebileceğimiz eserinde Ural-Altay dillerinin ilk sınıflandırmasını verir. Yüz yıl kadar sonra Finlandiyalı M. A. Castrén’in yapmış olduğu tasnif gerçeğe daha yakındır. Bu nedenle Castren, Ural-Altay dilleri araştırmalarının öncüsü olarak kabul edilmektedir. W. Schott ise Genel Türkçe z/ş, Çuvaşça r/l ses denkliklerini tespit ederek karşılaştırmalı sesbilgisi yöntemini kullanmıştır. Bu ses denkliklerine göre Genel Türkçe z Çuvaşçada r’ye, ş ise l’ye karşılık gelir: bk. Genel Türkçe kız = Çuv. hı̇̆r, Genel Türkçe kış = Çuv. hı̇̆l. Aynı ses denklikleri Türkçe ve Moğolca için de geçerlidir. Bu nedenle Schott’un buluşu önemlidir. Altay dillerinin birbiriyle akraba olduğu görüşünü ses denklikleri ve

etimolojilerle sistematik bir şekilde öne süren ilk isim Ramstedt’tir. Onun öğrencileri olan P. Aalto, N. Poppe gibi isimler kuramı daha da ileri noktalara taşımışlardır. K. H. Menges, M. Räsänen, O. Pritsak, N. A. Baskakov, T. Tekin, O. N. Tuna gibi bilim insanları Altay dilleri teorisini desteklemişlerdir. Altay dilleri teorisini destekleyenler kadar teoriye itiraz edenler de olmuştur. J. Benzing, Sir G. Clauson, G. Doerfer, A. Róna-Tas, A. M. Şçerbak gibi önemli isimler Altay dilleri teorisine karşı çıkmışlardır. Bu bilim insanları, adı geçen dillerdeki ortak sözcükleri “alıntı” olarak nitelendirmişlerdir. Benzerliklerin küçük sayı adları, organ adları gibi temel söz varlığında bulunmayışı, teoriyi kabul etmeyenlerin dayandıkları en temel noktalardan biridir. ALTAY DİL BİRLİĞİ Türk-Moğol-Mançu-Tunguz Dil Birliği Ana Korece Korece Çuvaş-Türk Birliği Moğol-Mançu-Tunguz Dil Birliği (Ana Türkçe) (Ana Çuvaşça) Ana Moğolca Ana Mançu-Tunguzca Türk Dilleri Çuvaşça Moğol Dilleri Mançu-Tunguz Dilleri N. Poppe’nin Altay Dil Birliği Şeması (Poppe, 1960, s. 8) Başlangıçta Ural-Altay olarak ifade edilen bu dil ailesi, 19. yüzyılda yürütülen çalışmalar sonucunda içerisinde Samoyedçe, Fince, Macarca gibi dillerin bulunduğu Ural dil ailesinin akrabalığının kanıtlanmasıyla Ural dilleri ve Altay dilleri olarak ikiye ayrılmıştır. Bu nedenle sıkça hatalı şekilde bir arada anılan Ural-Altay dilleri ibaresi günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Ancak akrabalık tartışması Altay dilleri üzerinden devam etmektedir. I.İlk Türkçe Bu dönem Türkçenin Moğolca ve Mançu-Tunguzcadan ayrılarak bağımsız bir dil hâline geldiği dönemdir. Ne zaman başladığı kesin olarak bilinmemekle birlikte milat sıralarında sona erdiği düşünülmektedir. Çuvaşça da dâhil olmak üzere bütün Türk dilleri bu döneme dayanmaktadır. Bu döneme Türk-Çuvaş dil birliği dönemi adı da verilmektedir. Dönemin en önemli özelliği Ana Altayca r ve l seslerinin korunmuş olmasıdır. Bugün Çuvaşça dışındaki bütün Türk dillerinde r ve l yerine z ve ş bulunur: Türkiye Türkçesi taş = Çuv. çul = Moğ. çilagun. II.Ana Türkçe Milat sıralarında başlayan Ana Türkçe dönemi, yazılı Türkçe ürünlerin ilk olarak ortaya çıktığı Eski Türkçe dönemine kadar devam eder. Bu dönemin en önemli özelliklerinden

birisi Çuvaşçanın bu dönem içerisinde yer almamasıdır. Çuvaşça dışındaki bütün Türk dilleri bu döneme dayanır. Dolayısıyla Ana Türkçe dönemi z/ş dönemidir. Bu dönemin bir diğer önemli özelliği birincil ünlü uzunluklarının korunmasıdır. Günümüzde birincil ünlü uzunluklarını Türk dillerinden yalnızca Yakutça, Türkmence, Halaçça ve Dolganca korumaktadır. Diğer Türk dillerindeki ünlü uzunlukları ise kaybolmuştur. Örneğin: Türkiye Türkçesi ad, Yak. āt, Türkm. āt. • Birincil uzun ünlüler ile ilgili ayrıntılı bilgi edinmek için Türk Dillerinde Birincil Uzun Ünlüler (Tekin 1995) adlı eseri inceleyebilirsiniz. III.Eski Türkçe Türklerin İslamiyet’i kabul etmeden önce 6. ve 10. yüzyıllar arasında Moğolistan bozkırları ile Tarım bölgesi ve civarında kullandıkları dil Eski Türkçe olarak adlandırılır. Eski Türkçe; Köktürkçe (Orhon Türkçesi) ve Eski Uygurca dönemlerini kapsamaktadır. Köktürkçe ve Eski Uygurca arasında birtakım seslik ve biçimlik farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin: 1.Köktürkçe /ń/ sesinin Eski Uygurcada /y/ ve /n/ olarak ayrılması Kök. koń “koyun” > Eski U. koy. 2.Köktürkçedeki söz içi ve söz sonundaki /b/ sesinin Eski Uygurcada /w/ sesine dönüşmesi Kök. sab “söz, haber” > Eski U. saw ay. 3.Köktürkçe bulunma-ayrılma hâli eki –DA’nın Eski Uygurcada –DIn şeklini alması Kök. yėrde “yerde” Kök. yışda “ormandan” Eski U. ıraktın “uzaktan” 4.Köktürkçede ilgi hâli eki ünsüzle biten sözcüklere –Iŋ ünlüyle biten sözcüklere –nIŋ şeklinde gelir. Eski Uygurcada ilgi hâli eki her iki durumda da yalnızca –nIŋ olarak görülür. Kök. Bayırkunıŋ “Bayırku’nun” Eski U. burkannıŋ “Buda’nın”. Köktürkçe, taşlar üzerinde yazmaya elverişli, köşeli karakter taşıyan bir alfabeyle yazılmıştır. Köktürklerden kalan metinler, Köktürk alfabesi ya da Türk runik alfabesi olarak adlandırılan bu alfabeyle taşlar üzerine yazılmıştır.15 Başlangıçta okunamayan Köktürk alfabesi, 1800’lü yılların sonunda Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen tarafından çözümlenmiştir. Runik harfli Türkçe metinler yazıldıkları yere göre üçe ayrılırlar: 15 Göktürk alfabesinde kullanılan işaretlerle İskandinav yazısındaki Runik olarak adlandırılan işaretlerin benzerliğinden dolayı Göktürk alfabesinin Runik bir karaktere sahip olduğu öne sürülmüştür.

I. Köktürk yazıtları: 1. ve 2. Köktürk Kağanlığı dönemine aittirler. Runik alfabesinin kullanıldığı Türkçe yazılı ilk belge Çoyrun yazıtıdır. Bu döneme ait en önemli eserler Tunyukuk, Kül Tigin ve Bilge Kagan yazıtlarıdır. II. Yenisey yazıtları: Yenisey ırmağı boyunda bulundukları için bu adla anılır. Başlangıçta Yenisey yazıtlarının Orhon yazıtlarından sonraki döneme ait oldukları öne sürülmüştür. Daha yeni çalışmalarda ise bu yazıtların Orhon yazıtlarından daha eski olabileceği ileri sürülmüştür. Yenisey yazıtları çoğunlukla beş veya on satırdan oluşan kısa eserlerdir. III. Uygur yazıtları: Uygur döneminden kalan runik harfleriyle yazılmış yazıtlardır. Taryat, Tes, Şine-Usu, Karabalgasun, Gürbelcin, Somon-Tes gibi yazıtlar bu döneme aittir. Uygurların kullandığı tek yazı sistemi, runik alfabe değildir. Bögü Kagan’ın Maniheizm’i kabul etmesiyle Uygurlar bu yeni din ile ilgili eserleri Mani alfabesiyle ortaya koymuşlardır. Maniheist Uygurlardan kalan en önemli eser tövbe ve dua kitabı olan Huastuanift adlı eserdir. Bunun dışında öyküler, çeşitli dinî eserler, klasik metinler ve tapınak yönetmelikleri Maniheist Uygurlardan kalan dil yadigârlarıdır. Budist Uygur edebiyatı dönemine ait eserler Maniheizm dönemine göre daha fazla sayıdadır. Bu döneme ait eserlerin çoğu Çince, Tibetçe, Toharca, Sogdça ve Sanskritçeden çevrilmiştir. Özgün metinler oldukça az sayıdadır. Budist Uygurlardan kalan mensur eserler üç gruba ayrılabilir: I. Vinayalar: Budist rahiplerin hayatını düzenleyen kurallarla ilgili eserlerdir. II. Sutralar: Budaların verdiği vaazların bir araya toplandığı eserlerdir. Sekiz Yükmek “Sekiz Tomar” ve Altun Yaruk “Altın Işık” en meşhur sutralardandır. III. Abhidarmalar: Dinî-felsefi eserlerdir. Budizm’in metafizik yönünü ele alırlar. Örnek metin Kültigin Yazıtı’ndan: İnim Kültigin kergek boltı. Özüm sakıntım. Körür közüm körmez teğ, bilir biliğim bilmez teğ boltı. Özüm sakıntım. Öd Teŋri aysar kişi oğlı kop ölgeli törimiş. Ança sakıntım. Közde yaş kelser tıda, köŋülte sığıt kelser yanturu sakıntım. Katığdı sakıntım. Eki Şad ulayu iniygünüm, oğlanım, beğlerim bodunum közi kaşı yablak boltaçı tip sakıntım “Kardeşim Kültigin vefat etti. Kendim yas tuttum. Gören gözlerim görmez gibi, eren aklım ermez gibi oldu. Kendim düşünceye daldım. Zaman tanrısı (öyle) buyurunca insanoğlu hep ölümlü yaratılmış. Öyle düşündüm. Gözlerimden yaş gelse engel olarak, gönülden feryat gelse geri çevirerek yas tuttum. Çok yas tuttum. İki Şad başta olmak üzere kardeşlerimin, oğullarımın, beylerimin (ve) halkımın gözleri kaşları berbat olacak diye kaygılandım (Tekin, 1998, s. 52-53).

• Eski Türkçe döneminin dili hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek için A. von Gabain tarafından yazılan Eski Türkçenin Grameri adlı esere bakabilirsiniz (Gabain, 1988). IV.Orta Türkçe Orta Türkçe dönemi, kimi Türkologlar tarafından Eski Türkçenin devamı olarak görülürken bazı araştırmacılar İslamiyet’in kabulü, Moğol istilası gibi bazı sosyopolitik nedenlerden ve bu etmenlerin dilde yol açtığı birtakım değişikliklerden dolayı bu dönemi Eski Türkçenin sona erdiği ve yeni bir dönemin başladığı ayrı bir dönem olarak kabul ederler. Orta Türkçe dönemine “Karahanlı-Harezm Dönemi” adı da verilir. Orta Türkçenin iki yazı dilinin yani Karahanlı ve Harezm Türkçelerinin ardından dallanmaya başlayan Genel Türk dilini Çuvaşça, Yakutça ve Güney Sibirya Türk dilleri gibi birkaç kıyı dili dışında Çağatayca (Uygurca), Kıpçakça ve Oğuzca olmak üzere üç ana gruba ayırmak gelenek hâline gelmiştir (Demir&Yılmaz, 2006, s. 68). Türk topluluklarının birbirinden kesin coğrafi, siyasi ve dilsel sınırlarla ayrılmamaları ve bu toplulukların daima hareket hâlinde olmaları nedeniyle Türk dilleri birbirleriyle iletişim hâlinde bulunmuşlardır. Türkçenin en önemli tarihsel sözlüklerinden Dîvânu Lugâti’t- Türk’ün yazarı Kâşgarlı Mahmut Oğuzca ve Kıpçakçayı her zaman birlikte anmıştır. Yine 12. yüzyıl eserlerinden olan Ahmet Yesevi’nin Divân-ı Hikmet’i Oğuz, Kıpçak ve Çağatay dönemi özelliklerini birlikte yansıtmıştır. Bu nedenle katışıksız Oğuz, Kıpçak ve Çağatay ağızlarından söz etmek mümkün değildir. IV.1.Doğu Orta Türkçesi Batı Türkçesinin temsil ettiği /r/ ve /l/ seslerine karşılık Doğu Türkçesi /z/ ve /ş/ seslerini bünyesinde barındıran diğer bütün Türk dil ve diyalektlerini ifade eden geniş bir ifadedir. Dolayısıyla Doğu Türkçesi, yalnızca Çuvaşça tarafından temsil edilen r/l seslerine karşılık z/ş seslerini kullanan bütün Türk dil ve diyalektlerini içerir. Örneğin: Genel Türkçe kız = Çuv. hı̇̆r, Genel Türkçe kış = Çuv. hı̇̆l. Doğu Türkçesi teriminin kapsamı üzerinde henüz tam anlamıyla görüş birliği sağlanamamıştır. Ancak genellikle Doğu Türkçesi; daha doğru bir ifadeyle Doğu Orta Türkçesi, Karahanlıca dönemiyle başlatılır. Bu konu üzerinde Róna-Tas’ın ve Lars Johanson’un farklı görüşleri bulunmaktadır. Róna-Tas, Karahanlıcayı Geç Eski Türkçe dönemine dâhil ederken Johanson da Karahanlıcayı Eski Türkçe dönemi içerisinde gösterir ve bu dönemi 13. yüzyıla kadar uzatır. Literatürde Doğu Türkçesi dönemine özgü farklı adlandırmalar bulunmaktadır. Bunlara Doğu Orta Türkçesi, İslami Orta Asya Türk Edebî Dili, Türki, Çağatayca örnek verilebilir.

Rusça kaynaklarda bu dönem için Eski Özbekçe terimi de kullanılmıştır. Günümüzde Çağatayca, bu dönemin yalnızca üçüncü yani son evresi için kullanılmaktadır. Yaygın sınıflandırmalara göre Doğu Orta Türkçesi 11. yüzyıldan başlayarak 19. yüzyılın sonuna kadar süren ve Karahanlıca, Harezm-Kıpçakça ve Çağataycayı içine alan dönem olarak ifade edilebilir (Demir&Yılmaz, 2006, s. 70). IV.1.1.Karahanlıca Dönemi Karahanlıca, Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden sonra 11. yüzyılda ortaya çıkan Türkçeye verilen isimdir. Karahanlı Türkçesi, Eski Uygurcaya çok yakındır. Ancak Arapça ve Farsça bu dönemde Türkçe üzerinde etkili olmaya başlamıştır. Karahanlı döneminde verilen eserler sayıca az olmakla birlikte Türkçenin dil tarihi açısından çok büyük önem taşımaktadır. Bu eserlere Yusuf Has Hacib tarafından kaleme alınan ve Türkçe ilk siyasetname olan Kutadgu Bilig, Kâşgarlı Mahmut tarafından yazılan Dîvânu Lugâti’t-Türk adlı Türkçe-Arapça sözlük, Edip Ahmet Yükneki’nin öğüt ve ahlak kitabı olan Atebetü’l-hakâyık ve Ahmet Yesevi’nin şiirlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan Dîvân-ı Hikmet örnek olarak verilebilir. Karahanlıcanın başlıca ses özellikleri hakkında şunlar söylenebilir: Eski Türkçe söz içi ve söz sonu /b/ sesinin /w/’ye dönüşmesi: ET seb- “sevmek” > sew- ay. Eski Türkçe söz içi ve söz sonu /d/ sesinin /d/’ye dönüşmesi: ET tod- “doymak” > tod- ay. Örnek Metin Kutadgu Bilig’ten neçe az yaġı erse yası telim Düşman ne kadar az olursa-olsun, zararı çoktur; yağıda asıġ bar tip aymaz tilim düşmanda fayda olduğunu söylemeğe dilim varmaz. negü tir eşitgil ay köŋli oḍuġ Ey uyanık gönüllü insan, dinle, yaġı yası tegrüp toḳımış yoḍuġ düşman yüzünden ziyan görmüş olan insan ne der. bir ök erse duşman miŋ ol yaslıḳı Düşman biricik de olsa, onun zararı bindir; miŋin dostuŋ erse bir ol azlıḳı binlerce dostun olsa bile, dâima bir tanesi eksiktir. (Arat 1947, s. 421-422) • Dönemin dili hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için N. Hacıeminoğlu’nun kaleme aldığı Karahanlı Türkçesi Grameri adlı eseri inceleyebilirsiniz (Hacıeminoğlu, 1996). IV.1.2.Harezm-Kıpçakça Dönemi Harezm-Kıpçakça; Eski Uygur yazı geleneğine bağlı olmakla birlikte bünyesinde Kıpçakça ve Oğuzca etkiler barındıran, Karahanlıca ve Çağatayca arasındaki geçiş döneminin dilidir. Harezm-Kıpçakça 13. ve 14. yüzyılları kapsamaktadır. Bu dönemin en önemli eserleri

Rabguzi’nin peygamberlerin hayat hikâyeleri üzerine yazdığı Kısasü’l-Enbiya’sı (1310), Kerderli Mahmûd b. Ali tarafından kaleme alınan kırk hadis türündeki Nehcü’l-Feradis (1360), İslam adlı mutasavvıf bir şaire ait dinî-tasavvufi bir eser olan Mu’inü’l-Mürid (1313), Kutb’un Husrev u Şirin mesnevisi (1342) Harezmi’nin Muhabbetname’si (1353) ve Zemahşeri’nin Mukaddimetü’l-Edeb adlı sözlüğüdür. Harezm-Kıpçakça döneminin başlıca ses özellikleri hakkında şunlar söylenebilir: 1. Eski Türkçedeki kapalı e sesi korunmaktadır: béş “beş”, yél “yel” vb. 2. Karahanlıca döneminde ortaya çıkan /b/ > /w/ ve /d/ > /d/ değişimlerinin sürmesi: sew- “sevmek”, kod- “koymak”. 3. Dudak ünsüzleri komşuluğunda sözcük kök ve gövdelerinde, ayrıca kelime yapımı ve çekimi sırasında ortaya çıkan yuvarlaklaşma: ewüm “evim”, yawuz “kötü”. Örnek Metin Nehcü’l-Feradis’ten ékki kişi kelip bir cāmadānnı emānat qodtılar içindeki tonları birle taqı aydılar kim: Biz ékegü kelsek, bu cāmadānnı bizke bérgeysiz taqı biz ékegüdin birimiz başqa kelse bérmegey-siz, tédiler. “İki kişi gelip bir giysi dolabını içindeki kıyafetlerle emanet bıraktılar ve şöyle dediler: Biz ikimiz gelsek, bu giysi dolabını bize verirsiniz, ancak tek başına birimiz gelirse vermezsiniz” (Tezcan&Zülfikar, 1955, s. 139). • Bu dönem hakkında ayrıntılı bilgi için Aysu Ata tarafından yazılan Harezm-Altın Ordu Türkçesi adlı eseri inceleyebilirsiniz (Ata, 2002). IV.1.3.Çağatayca Dönemi Çağatayca, Doğu Orta Türkçesinin son evresidir. 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar devam eden bu dil, Orta Asya Türklerinin ve Altın Ordu bünyesindeki Kıpçak halklarının ortak yazı dili olmuştur. Çağatay dönemi; Klasik Öncesi Devir, Klasik Devir ve Klasik Sonrası Devir olmak üzere üçe ayrılır. Çağatayca klasik dönemine Ali Şîr Nevâî ile ulaşmıştır. Ali Şîr Nevâî, Çağatay Türkçesinin en önemli ismi olmakla birlikte aynı zamanda Türk dünyasının en büyük şairlerindendir. Ayrıca Gedâyî, Babür Şah, Hüseyin Baykara, Şeybânî Han gibi isimler bu dönem edebiyatına katkıda bulunmuşlardır. Babür Şah’ın kaleme aldığı Babürname olarak bilinen Vekāyi‘ adlı eser Çağatay nesrinin zirvesidir ve hatıra türündeki yapıtlar açısından dünyaca ünlüdür. Çağataycanın belirleyici ses özellikleri şunlardır: 1. Kök hecedeki açık ve kapalı e sesleri i’ye dönüşmüştür: ėşid- > işit-.

2. Karahanlı döneminde ortaya çıkan söz içi ve söz sonu d > d dönüşümünün y ile sonuçlanması: adak > ayak. 3. Karahanlı döneminde ortaya çıkan söz içi, söz sonu b > w dönüşümünün v ile sonuçlanması: ewir- “çevirmek” > evür-. 4. Zamir n’sinin kaybolması: yolıda “yolunda”, saçıdın “saçından”. Örnek Metin Babür Divanı’ndan: Cānımdın özge yār-ı vefa-dar tapmadım Canımdan başka vefalı yar bulmadım Köŋlümdin özge maḥrem-i esrār tapmadım Gönlümden başka sırdaş bulmadım Nāçār fürḳati bile ḫūy itmişem nitey Çaresiz ayrılığı huy etmişim ne yapayım Çün vaṣlıġa özümni sezā-vār tapmadım Çünkü kavuşmaya kendimi layık bulmadım Bābür özüŋni örgete kör yārsız ki min Babür kendini yarsızlığa alıştır ki ben İstep cihānnı munça ḳılıp yār tapmadım İsteyip cihanı bunca çabalayıp yar bulmadım (Yücel, 1995, s. 121) • Bu dönemin dili hakkında ayrıntılı bilgi almak için Janos Eckmann tarafından yazılan Çağatayca El Kitabı adlı eserden yararlanabilirsiniz (Eckmann, 1988). IV.2.Kuzey Orta Türkçesi Kıpçak Türklerinin dilidir. Kıpçakça eserler, 13.-16. yüzyıllar arasında farklı coğrafyalarda meydana getirilmiştir. Bu dönem için İtalyanlar ve Almanlar tarafından 14. yüzyılın başında Karadeniz’in kuzeyindeki Kıpçaklardan derlenen Codex Cumanicus adlı eser büyük önem taşımaktadır. Ayrıca Mısır’a köle olarak getirilen Kıpçakların bir süre sonra orduyu ve yönetimi ele geçirmeleriyle kurulan Memluk devletinde de Kıpçakça eserlerin kaleme alındığı bilinmektedir. Memluk devletinde yönetici kesimin Türklerden oluşması nedeniyle bu döneme ait eserler ağırlıklı olarak Türkçe öğrenmeye yönelik gramer ve sözlükler ile askerliğe ait eserlerden oluşmaktadır. Ermeni Kıpçakçası ya da Ermeni harfli Kıpçak Türkçesi adıyla bilinen yazı dili, Kıpçakçanın üçüncü kolunu oluşturmaktadır. Ermeni Kıpçakçasının ortaya çıkışıyla ilgili “Kıpçakların din değiştirerek bölgenin yerli Hristiyan halkı Ermenilerin harfleriyle eserler ortaya koymuş olmaları ve Ermenilerin kendi dillerini

bırakarak Kıpçakçayı benimsemeleri” şeklinde iki görüş bulunmaktadır. Ermeni Kıpçakçası 16.-17. yüzyıldan itibaren Slav dillerinin içinde eriyerek kaybolmuştur. Mısır’da, edebiyat alanında Memluk Kıpçakçası ile verilmiş en önemli eserler arasında Husrev ü Şirin, Kitâb Gülistan bi’t-türkî, Muhabbetname, Dastan-ı Cümcüme Sultan gibi eserler sayılabilir. Memluk Kıpçakçası üzerine yazılan gramer kitapları ve sözlükler beklendiği üzere Arapçadır. Bunlar Arapça konuşan halka Türkçeyi öğretme amacıyla kaleme alınmışlardır. Bu tür eserlere Kitâbu’l idrâk li-lisâni’l-etrâk, Et-tuhfetü’z-zekîyye fî lûgati’t-türkîyye, El-kavânînü’l-külliyye fî zabti’l-lûgati’t-türkiyye gibi eserler örnek verilebilir. Bunlar haricinde askerlik, din, baytarlık gibi alanlarda yazılmış eserler de vardır. Kuzey Orta Türkçesinin bazı önemli seslik özellikleri için şunlar söylenebilir: 1. Eski Türkçede bulunmayan /ḫ/, /h/, /f/ sesleri, ses değişmeleri ve yabancı sözcükler nedeniyle bu dönemde görülmeye başlar. akça > aḫça “akçe” 2. Söz içi ve söz sonu d sesi y’ye değişir: adır- > ayır- 3. Çok heceli sözcüklerin sonundaki g’lerin düşmesi ya da v’ye değişmesi: küdegü > kiyöv “güveyi” Örnek Metin Kitâb Gülistan bi’t-türkî’den Yüzüŋni turş itip kitme kişige, anıŋ köŋlün daġı gamgı̇̄n ḳılur sen, küleç yüz birle kim ḥācet tilese, işi baġlanmas ol irniŋ bilür sen “Bir insana yüzünü ekşiterek gitme, onun gönlünü daha da gamlı hâle getirirsin, güleç yüzle kim bir istekte bulunursa, o kişinin işi olumsuz sonuçlanmaz” (Karamanlıoğlu, 1978, s. 85) • Kıpçak Türkçesiyle ilgili daha ayrıntılı bilgi edinmek için A. Fehmi Karamanlıoğlu’nun Kıpçak Türkçesi Grameri adlı eserini okuyabilirsiniz (Karamanlıoğlu, 1994). IV.3.Batı Orta Türkçesi Oğuzcanın ilk devresidir. Bu dönem için çeşitli kaynaklarda Güney Türkçesi ve Güneybatı Türkçesi adlandırmaları da kullanılır. Oğuzca, Büyük Selçuklu Devleti’nin Anadolu’yu fethetmesi ve 13. yüzyılda Moğol yayılımı sonucu Oğuzların Anadolu’ya göç etmesiyle yazı dili hâline gelmiştir. Oğuzca özellikle Beylikler döneminde Anadolu’daki konumunu sağlamlaştırmıştır. Ancak Türkçenin ilk yazılı eserleri olan Göktürk anıtlarında dahi Oğuzcanın izleri görülmektedir. Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmut da eserinde pek çok yerde Oğuzca özelliklere ve sözcüklere değinmiştir.

Oğuzcanın yazı dili olarak ortaya çıkma sürecinde kaleme alınan ve Karahanlı, Kıpçak, Oğuz dil özelliklerini bir arada bulunduran eserlere karışık dilli eserler adı verilir. Bu tür eserlere Behcetü’l-hadaik, Ali’nin Kıssa-i Yusuf’u, Feraiz Kitabı, Kuduri Tercümesi, Kitab- ı Gunya örnek olarak verilebilir. Bu tür eserlerde ol-, bol- fiilinin her iki formunun kullanılması nedeniyle karışık dilli eserlerin diline “olga bolga dili” de denir. • Batı Türkçesi ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için Zeynep Korkmaz tarafından kaleme alınan Türkiye Türkçesinin Temeli Oğuz Türkçesinin Gelişimi adlı eseri inceleyebilirsiniz (Korkmaz, 2013). IV.3.1.Eski Anadolu Türkçesi ve Osmanlıca Batı Orta Türkçesinin ilk dönemine Eski Anadolu Türkçesi adı verilir. Bu dönem 12. yüzyıl sonlarında başlamakta ve 15. yüzyılın ikinci yarısına kadar sürmektedir. Bu dönem için Eski Anadolu Türkçesinin yanı sıra Eski Türkiye Türkçesi, Eski Osmanlıca, Eski Oğuz Türkçesi gibi adlandırmalar da bulunmaktadır. En yaygın kullanılan terim Eski Anadolu Türkçesidir. Ancak Eski Anadolu Türkçesi yalnızca Anadolu’da değil, Oğuzların yaşadığı Azerbaycan, Irak ve Suriye’de de kullanılmıştır. 15. yüzyılın ikinci yarısından sonraki döneme Osmanlıca adı verilmektedir. Bu dönemde yazı dili, konuşma dilinden uzaklaşmıştır ve Türkçe özellikle Arapça ile Farsçanın etkisi altında kalmıştır. Her ne kadar bu etkilenmenin yalnızca söz varlığıyla sınırlı olduğu iddia edilse de ses, biçim ve söz dizimi alanlarında da önemli değişiklikler ortaya çıkmıştır. Batı Türkçesinin temel özellikleriyle ilgili şunlar söylenebilir: 1. Düzenli ve tutarlı olmamakla birlikte ünsüzlerde söz başında ötümlüleşme görülür: tag > dağ, toğ- > doğ-. 2. Çok heceli sözcüklerin sonundaki g ünsüzü düşmüştür: bilig > bilü, sevig > sevü. 3. b sesi söz içi ve söz sonunda düzenli olarak v’ye dönüşmüştür: seb- > sev-, ebir- > evür- . Söz başında ise yalnızca üç sözcükte b > v değişimi yaşanmıştır: bar- > var-, bar > var, ber- > ver-. Bir sözcükte ise b düşmüştür: bol- > ol-. Örnek Metin Dede Korkut Kitabı’ndan Meger ḫanum, Ḳażılıḳ Ḳoca ṭuṭsaḳ olduğı vaḳıt bir oğlançuğı var-idi, bir yaşında-y-idi. On biş yaşına girdi, yigit oldı. Babasın öldi bilür-idi. Yaṣağ eylemişler-idi, ṭuṭsaḳ olduğın oğlandan saḳlarlar-idi. Ol oğlanuŋ adına Yigenek dirler-idi. Günlerde bir gün Yigenek oturup bigler ile ṣoḥbet ider-iken Ḳara Göne oğlı Budağ-ile uz düşmedi. Bir birine söz atışdılar. Budaḳ aydur: Bunda laf urup nidersin, çünki er dilersin varup babaŋı kurtarsaŋa

ne, on altı yıldur ṭutsaḳdur didi. “Meğer hanım, Kazılık Koca tutsak olduğunda bir oğlancığı vardı, bir yaşındaydı. On beş yaşına girdi, yiğit oldu. Babasını öldü biliyordu. Yasak etmişlerdi, tutsak olduğunu oğlandan saklıyorlardı. O oğlanın adına Yigenek derlerdi. Günlerden bir gün Yigenek oturup beylerle sohbet ederken Kara Göne oğlu Budak ile uyuşamadı. Birbirlerine söz attılar. Budak der: Burada boş laf edip durursun, madem er diliyorsun, gidip babanı kurtarsana, on altı yıldır tutsaktır dedi” (Ergin, 1989, s. 200). IV.3.2.Türkiye Türkçesi 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla Türkçe için yeni bir dönem başlamıştır. Genç cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren dil ile ilgili politikaların geliştirilmesine büyük önem verilmiştir. “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” amacıyla 12 Temmuz 1932'de Atatürk'ün talimatıyla kurulan Türk Dil Kurumu, cumhuriyet döneminde Türkçeye verilen önemin göstergelerindendir. Cumhuriyet döneminde uygulanan dil politikaları, Tanzimat döneminde ortaya çıkan dil ile ilgili düşünce hareketlerinin devamı niteliğindedir. Tanzimat döneminde Osmanlı’da gazetenin ortaya çıkışıyla ivme kazanan dilde sadeleşme düşünceleri, halkın konuşma diline dayanan yalın bir dili savunmuştur. “Yeni Lisan” adını taşıyan bu hareketin gittikçe güç kazanması ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nde izlenen dil politikalarının bu hareketle uyumlu olmasıyla dil reformu başarıya ulaşmıştır. Türkçe artık basın-yayın, eğitim, bilim vb. alanlarda etkin biçimde kullanılmaktadır. Türkiye Türkçesi günümüzde konuşur sayısı ve kullanım alanı açısından en güçlü dönemini yaşamaktadır (Demir&Yılmaz, 2006, s. 144- 145). Türkçe, bilinçli konuşurları ve onu işleyenlerin elinde gelişimini sürdürmeye devam edecektir. Sıra Sizde 1930’lardaki Öz Türkçecilik akımı hakkında ne söylenebilir? Kaynakça Arat, R. R. (1947). Kutadgu Bilig I Metin. İstanbul: Millî Eğitim Basımevi. Ata, A. (2002). Harezm-Altın Ordu Türkçesi. İstanbul: TDAD: 36. Demir, N. & Yılmaz, E. (2006). Türk Dili El Kitabı, 3. Baskı. Ankara: Grafiker Yayınları. Eckmann, J. (1988). Çağatayca El Kitabı, Çev. Günay Karaağaç. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fak. Yay. Ergin, Muharrem (1989). Dede Korkut Kitabı I. Ankara: TDK Yay. Gabain, A. Von. (1988). Eski Türkçenin Grameri, Çev. Mehmet Akalın. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basım Evi. Hacıeminoğlu, N. (1996). Karahanlı Türkçesi Grameri. Ankara: Türk Dil Kurumu Yay. Karamanlıoğlu, A. F. (1978). İstanbul: Kitâb Gülistan bi’t-türkî, Millî Eğitim Basımevi. Karamanlıoğlu, A. F. (1994). Kıpçak Türkçesi Grameri. Ankara: Türk Dil Kurumu Yay.

Korkmaz, Z. (2013). Türkiye Türkçesinin Temeli Oğuz Türkçesinin Gelişimi. Ankara: Türk Dil Kurumu Yay. Poppe, N. (1960). Vergleichende Grammatik der altaischen Sprachen, Teil 1: Vergleichende Lautlehre, Wiesbaden: Otto Harrassowitz. Tekin, T. (1995). Türk Dillerinde Birincil Uzun Ünlüler. Ankara: Simurg. Tekin, T. (1998). Orhon Yazıtları. İstanbul: Simurg. Tezcan, S. & Zülfikar, H. (1955), Nehcü’l-Ferâdîs Cennetlerin Açık Yolu I-II, Ankara: TDK. Yücel, B.(1995). Bâbür Dîvânı. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi. Sıra Sizde Cevap Anahtarı 1930’lardaki Öz Türkçecilik akımını, Atatürk’ün öncülüğünde girişilen dil devriminin doğal bir sonucu olarak görebiliriz. Bu akım zaman içinde aşırılıklardan ve tutarsızlıklardan sıyrıldıktan sonra Türkçenin bilim ve kültür dili olarak gelişmesinde önemli rol oynamıştır.

5. Ünite DİL TEMASLARI, DİL POLİTİKALARI VE TÜRK DİLLERİNDE ÇEŞİTLENME Dr. Öğr.Üyesi Mikail CENGİZ Kazanımlar Bu ünite sonunda; • Dil temasları, dil ilişkileri çerçevesinde dillerin etkileşimini kavrayacak, • Dil politikaları, dil planlamaları ve dil hakları kavramını yorumlayabilecek, • İki dilli ve çok dillilik gibi terimleri öğrenecek, • Türkçenin tarihsel gelişimi sonucunda çeşitlenmesini kavrayabileceksiniz. Anahtar kavramlar • Dil temasları, dil ilişkileri, dil çeşitliliği • Dünyada konuşulan dil sayısı • Dil ekolojisi • Azınlık-çoğunluk dili, baskın-baskın olmayan dil • Ana dili, ana dil, anne dili, birinci dil, ikinci dil, yabancı dil • İki dillilik – çok dillilik • Tehlikedeki diller, dil ölümü • Türk dil ve değişkeleri Tartışma soruları 1. Yeryüzünde kaç dil konuşulmaktadır? 2. İletişim seviyesinde göre diller nasıl sınıflandırılır? 3. Türkçenin temas ettiği diller nelerdir? 4. Türkçenin konuşulduğu coğrafyalar nerelerdir? 5. Türkçenin tarihsel dönemleri hakkında neler biliyoruz? İçindekiler I. Dil Temasları II. İletişim Seviyesine Göre Diller III. Tehlikedeki Diller IV. Dil Politikası ve Dil Planlaması V. Türk Dil ve Değişkelerinde Çeşitlenme

I.Dil Temasları En basit anlamıyla, dil teması ya da dil ilişkisi (language contact), aynı anda aynı yerde birden fazla dilin konuşulduğu durumlarda gerçekleşir (Thomason, 2001, s. 1). Birbirini etkileyen iki dil ya da değişke, diğerinde ses, biçim, söz varlığı, söz dizimi gibi dilsel alanlarda her düzeyde yenilikler ortaya çıkarır. Dil temasları hiç kuşkusuz insanın tarihteki varlığı ile eş zamanlı olarak gelişmiştir. Birbirine komşu olsun olmasın, iç içe yaşasın yaşamasın pek çok dil farklı birçok etken ile başka dil ya da değişkeleri etkilemiş, değiştirmiş ve temas kurmuştur. Kuşkusuz coğrafi etkenler diğerlerine görece daha belirleyici olmuştur. Diller konusunda araştırma yapan bilim insanlarının özellikle üzerinde durduğu bir terim dil çeşitliliği (language diversity)dir. Bu terim doğrultusunda her dil, belli bir evren modeli, dünyanın anlaşılmasına yarayan bir gösterge sistemi sunar ve dünyayı tanımlamak için 7000 farklı yol varsa bu farklı yollar insanları zengin kılar (Crystal, 2007, s. 51). Bu bağlamda dillerin ekolojik zenginliği dünyayı kavramak açısından da bir zenginlik kaynağıdır. Bir Gal atasözüne göre “Dilsiz bir millet, kalpsiz bir millettir.” Bir başka deyişle her dil, konuşurlarının ruhunu barındırır ve toplumların ruhlarının korunması herkes için önemli olmalıdır. İnsanın atalarını tanıma isteği evrensel bir istek olup bunun gerçekleşmesi dilin varlığına bağlıdır. Dil çeşitliliği aynı zamanda kültür çeşitliliğinin bir göstergesidir. Bir dilin varlığı bir yaşama biçiminin varlığıdır (Nettle & Romanie, 2002, s. 23). Yeryüzünde ne ölçüde dil çeşitliliğinin bulunduğunu belirlemek, dil sayılarının ne olduğunu belirlemekle doğru orantılıdır. Bu noktadan hareketle kesin bir rakam söylenememektedir. Dil sayıları ile ilgili rakamlar 3000 ile 10000 arasında değişmektedir. Bu rakamlar yine alanın uzmanları tarafından farklı olarak verilmektedir. Bundaki temel etken aşağıda açıklayacağımız bazı etkenlere bağlı olarak şekillenmektedir. Bugün yeryüzünde konuşulan dillerin sayısını tahminî olarak verebilmekteyiz. Bunun belirlenememesindeki en temel etken dil ile diyalektler arasındaki ilişkiye bağlıdır. Bu

noktada hangisinin bir üst dil, hangisinin diyalekt (lehçe/değişke) olarak belirleneceği konusu tartışmalıdır. Ayrıca zaman zaman politik etkenler de belirtilen bu yapının belirlenmesini güçleştirir. Örneğin İsveççe, Danca ve Norveççe birbirine çok yakın diyalektlerdir. Ancak bu üç dilin de kendisine özgü bir yazımı, bir edebî dil geleneği ve resmî dil olma durumu söz konusudur. Bu dillerin ayrı bir dil sayılmaları durumu tamamen politik ve tarihseldir. Boşnakça, Hırvatça ve Sırpçayı da benzeri bir durum olarak göstermek mümkündür. Aynı dillerin farklı bir coğrafyada, baskın bir standart üst dilin yazı dili olarak kabul edildiği bir ülkede konuşulduğu varsayımında bulunulduğunda, bu dilleri birer diyalekt olarak kabul edecektik. Dil sayılarının belirlenememesindeki temel nedenlerden bir kısmı da dillerin farklı tanımlarının olması ve henüz keşfedilmemiş birçok dilin bulunmasıdır (Dalby, 2003, ss. 23- 26). Dil sayılarındaki değişkenliğin ana nedenleri, diller hakkında temel bilgi eksikliği, ölü veya yaşıyor olma durumu, isimlendirme sorunu ve dil-diyalekt ilişkisi şeklindedir. Tablo 1. Ethnologue’a göre birinci dil olarak konuşur sayılarına göre dünya dillerinin dağılımı Konuşur Sayı Aralığı Konuşur Sayısı Sayı Yüzde Sayı Yüzde 100 milyon üstü 8 0.1 2,614,031,200 40.17718 10 - 99,9 milyon 84 1.2 2,608,411,777 40.09081 1 - 9,9 milyon 306 4.3 917,412,798 14.10047 100,000 - 999,999 944 13.3 297,092,808 4.56626 10,000 - 99,999 1,808 25.5 61,213,595 0.94084 1,000 - 9,999 1,979 27.9 7,614,348 0.11703 100 - 999 1,070 15.1 469,345 0.00721 10 - 99 337 4.7 12,753 0.00020 1-9 132 1.9 536 0.00001 0 220 3.1 0 0.00000 Bilinmeyen 209 2.9 Toplam 7,097 100.0 6,506,259,160 100.00000 • Tablo 1’e göre dünya dillerinin yarısından fazlası 10.000’den daha az konuşur tarafından ilk dil olarak kullanılmaktadır.

• 100 milyondan fazla kişi tarafından ilk dil olarak konuşulan dil sayısı yalnızca 8’dir. Bu diller Çince (Mandarin), İspanyolca, İngilizce, Bengalce, Hintçe, Portekizce, Rusça ve Japoncadır. 2. 6 milyarlık toplam konuşana sahip olan bu diller bulundukları ülke ve bölgelerin yanı sıra ekonomik ve sosyal anlamda baskı altında bulundukları yerlerde de hâkimdirler. • Yukarıdaki dillerden yalnızca 572’si başka bir deyişle %8’i kurumsal olarak ya tanınmakta ya da kullanılmaktadır. • Yine Ethnologue’a göre dünya nüfusunun yüzde 90’ı en çok kullanılan 100 dili konuşuyor. • Yani dünya nüfusunun %10’u tarafından 6.000 dil konuşulmakta (bk. Tablo 1.). • Kolomb’un ayak bastığı Amerika’da 1492’de konuşulan tahminen 300 dilden bugün yalnızca 175’i konuşuluyor. • Kaba bir hesapla her 14 günde bir dil ölüyor ve bu yüzyılın sonunda yaşayan dillerin yarıya yakını yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Yeryüzünde Birleşmiş Milletlerce kabul edilen ülke sayısı 194’tür. Bu ülke sayısının 200 olduğunu kabul edersek ülke başına düşen dil sayısı 35’tir ve bu ülkelerin çoğu tek bir dili resmî dil ya da devlet dili olarak benimsemiştir. Bu anlamda coğrafya bakımından çeşitli farklılıklar olmakla birlikte dünya dillerinin birçoğu bulundukları bölgede azınlık konumundaki dil toplulukları tarafından konuşulmaktadır ve tehlike altındadır. 7 milyarlık dünya nüfusunun neredeyse yarısı toplamda 15 farklı dil konuşurken geri kalan diller 10.000’den az konuşura sahiptir. Öte yandan İngilizce, bugün Birleşmiş Milletlerce tanınan 194 ulusal devletin 60’ından çoğunun başat ya da resmî dilidir. Ayrıca dünya dillerinin çoğu yazısızdır, resmen tanınmamıştır, yerel toplulukta ve ev içi işlevlerdeki kullanımla sınırlı kalmıştır. Tablo 2. Ethnologue’a göre dünya dillerinin tehlike seviyeleri ve konuşur sayıları EGIDS YAŞAYAN DİLLER KONUŞUR SAYISI 06 1,910,305,410 1 96 1,944,722,578 2 68 627,218,790 3 166 584,974,240 4 236 252,622,839

5 1,619 677,113,264 6a 2,462 448,099,167 6b 1,061 50,831,670 7 463 9,535,479 8a 279 765,298 8b 423 70,425 9 218 0 Toplam 7,097 6,506,259,160 Tablo 2’deki ilk 7 kademedeki (uluslararası, ulusal, bölgesel, yaygın iletişimsel, eğitimsel, gelişen ve güçlü) diller tehlike bakımından güvende olan dillerdir. Ancak kademe alta doğru gittikçe tehlikeye doğru yönelim başlar. 6b ile başlayan bu diller ise tehlikede, değiştirilen, ölmekte olan, neredeyse ölmüş, uyuyan ve yok olmuş dillerdir ve çeşitli seviyelerde tehlikededirler. Bu dillerin toplam sayısı 2444’tür. Tablodan da görüleceği gibi yaşamsallık seviyesi azaldıkça dillerin konuşur sayıları da azalmaktadır. Bu bağlamda bir dilin tehlike seviyesi arttıkça konuşur sayısı azalmaktadır. Dil temasları sonucunda bazı diller güçlü bir şekilde varlığını sürdürürken bazıları yok olma tehlikesindedir. Her yıl güncellenen Ethnologue’daki dil sayılarının artmasındaki en büyük etken yeni dillerin veri tabanına ekleniyor oluşudur (2021, s. 7. 139 dil). Dil sayılarının farklılığındaki bir diğer etken, karşılıklı anlaşılabilirliğin tam olarak belirlenmemiş olmasıdır. İki dil varyasyonunun birbirini anlamaması durumunda bu varyasyonlar dil kabul edilmekte, eğer karşılıklı anlaşılırlık varsa bunlar bir dilin diyalektleri olarak gösterilmektedir. Austin ve Sallabank (2011, s. 4) bu ayrımlar arasında anlaşılırlık bulunsa da çeşitli politik vb. etkenlerle bu varyasyonların ayrıştırıldığını ve dil kabul edildiğini belirtmektedir. Dil sayılarındaki bir diğer artış nedeni ise henüz tespit edilmemiş dillerin bulunması ve dilbilimcilerin bu dilleri henüz belgelememiş oluşundandır (Austin ve Sallabank, 2011, s. 4). Dil çeşitliliği ile ilgili araştırmalarda genetik dil çeşitliliği, yapısal dil çeşitliliği gibi alt terimler kullanılmaktadır. Genetik çeşitlilik dillerin hangi kökenden geldiği ile ilgili tartışmalar çerçevesinde, dünya dilleri arasındaki dil akrabalıklarını tartışır. Yapısal dil çeşitliliği ise dillerin yapısal özelliklerinden hareketle, benzerlik ve farklılıklarını tespit etmeye çalışır.

Dil çeşitliliğinin yanı sıra dil ekolojisi (language ecology) dilbilimsel araştırmalarda kullanılagelen bir terimdir. Dil ekolojisi, diller ve bu dilleri konuşan insanların arasındaki ilişkiyi inceler. Dil ekolojisi çalışmaları, konuşurlar ve onların dilleriyle etkileşimini çağdaş ve tarihsel bağlamda ele alır (Grenoble, 2011, s. 30). Bu noktada bulunulan fiziksel ve doğal çevre ile dile yönelik uygulanan politikalar, dil topluluğunun içerisinde bulunduğu ekonomik koşullar önem arz etmektedir. Ayrıca dil çeşitliliği yeni yeni gelişmekte olan çevre dilbilimi bağlamında da incelenebilmektedir. Çevre dilbilimi (eco-linguistics) çok dilliliğe, dillerin korunması ve geliştirilmesine vurgu yaparak diller arası etkileşimi araştıran bir alandır. Bu alan dil-toplum- kültür-çevre ilişkisine ve sorunlarına resmî kalıpların dışına çıkarak bakmakta ve biyolojideki çeşitliliğe benzer bir çeşitliliğin kültür ve dilde de olması gerektiğini savunmaktadır (Boz, 2013, s. 60). Bir ülkede çoğunluk diline oranla daha az sayıda insan tarafından konuşulan ve toplumda baskın olmayan dil, azınlık dilidir (İmer vd., 2013, s. 38). Farklı dil toplulukları içindeki göçmenlerin ya da ulusal azınlıkların dilleri genellikle azınlık dili (minority language) olarak tanımlanmaktadır. Her ne kadar azınlık dili tanımında baskın olmayan dil ifadesi kullanılmışsa da azınlık dilinin açıklanmasında baskın olup olmama durumu dikkate alınmamalıdır. Çoğunluk dili olarak kullanılan dil, azınlık diline herhangi bir baskı uygulamayabilir. Bir ülkede nüfusun geri kalanından sayı bakımından daha az olan bir grubun kullandığı dile dilsel azınlık (linguistic minority) ya da azınlık dili denir. Bu dili konuşanlar ülkenin vatandaşı olabilirler ancak bu kişiler etnik, dinî ve kültürel yönden diğerlerinden farklılık gösterirler. Birçok ülkenin sınırları içerisinde çok sayıda azınlık dili konuşulmaktadır (Crystal, 2008, s. 307). Azınlık dili, konuşur sayısıyla ilgili olmakla birlikte her zaman yok olma tehlikesine işaret etmez. Söz gelimi, Türkçe birçok Avrupa ülkesinde çalışan Türkler tarafından kullanılmaktadır ve bu ülkelerde azınlık dili oluştursa da yok olmaya yüz tutmuş diller arasında değildir. Azınlık dilleri, bir ülkenin herhangi bir bölgesinde konuşuldukları için bölgesel dil (regional language) ya da yerli dil (vernacular) olarak da adlandırılabilir. Yerli diller, ölçünlenmemiş ama yaygın olarak kullanılan dillerdir. Bölgesel diller, belirli bir coğrafi bölgede konuşulan dillerdir. Rusya’da konuşulan Soyot Türkçesi, Dolgan Türkçesi gibi dil değişkeleri bunlara örnek olarak gösterilebilir.

Birleşmiş Milletler tarafından 16 Aralık 1966’da hazırlanan Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi azınlık dillerine en kapsamlı vurgu yapan metinlerden ilkidir. Bu sözleşmenin 27. Maddesine göre içinde “etnik, dilsel ve dinsel azınlık bulunan devlette, böyle bir azınlığa mensup bulunan kişiler grubun diğer üyeleri ile birlikte toplu olarak kendi kültürel haklarını kullanma, kendi dinlerinin gereği ibadeti etme ve uygulama veya kendi dillerini kullanma hakları engellenemez.” (TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu, 2015, s. 63). Bu sözleşme ile azınlık dillerinin kullanımı en üst devletler topluluğu olan Birleşmiş Milletlerce güvence altına alınmıştır. Çoğunluk dili (majority language) farklı azınlıkların da bulunduğu bir ülke ya da bölgede daha çok sayıda insan tarafından kullanılan dildir. İtalya’da İtalyanca, Türkiye’de Türkçe, Amerika’da İngilizce çoğunluk diline örnek olarak gösterilebilir. Ana dili (mother tongue, native language) insanın içinde doğup büyüdüğü aile ya da toplum çevresinde ilk öğrendiği dildir (Vardar, 2007, s. 17). İmer vd. (2013, s. 25) iki dilin, aile içinde ya da yakın çevrede konuşulduğu durumlar için her ikisinin de ana dili olabileceğini ifade etmektedir. Birden fazla ana dilinin konuşulduğu ülkelerde bu dillerden biri ya da birkaçı resmî dil olarak konumlandırılabilir. Bu bağlamda ana dil (main language), bir ülke ya da devlette başlıca kullanılan dil olarak ana dilinden ayrılır. Ana dil, çok dilli toplumlarda geçer dil (lingua franca) olarak bildirişimi sağlar. Ana dili ile ana dil terimleri sıkça birbiriyle karıştırılmaktadır. Anne dili, birinci dil, ilk dil gibi terimlerle karşılanan ana dili açıklamaları her zaman için açık değildir. Birey veya topluluk tarafından ilk öğrenilen dilin ana dili olduğu savunulmaktadır (Grenoble ve Whaley, 2006, s. 14). B dili diğerleri için ilk dil olmasına rağmen tehlike durumlarında bireyler çoğunlukla ilk dil olarak A dilini öğrenirler. Dolayısıyla ana dili A dili olarak karşımıza çıkmaktadır. Dalby, ana dilini (2003, s. xi) bireyin annesinden konuşmayı öğrendiği ilk dil (first language) olarak tanımlamaktadır. İkinci dil (second language) ise bireyin eğitim, kamusal alan vb. özel amaçlarla kullandığı dil iken yabancı dil (foreign language) ise bir ülkede herhangi bir özel statüsü bulunmamakla birlikte çeşitli amaçlarla öğrenilen dil olarak tanımlanmaktadır (Crystal, 2008, s. 266).

2.1. 2.2. 2.3. 2.4. 2.5. 2.6. 2.7. Miras dil (heritage language) artık yaşamayan atalara ait olan dildir (Grenoble-Whaley, 2006, s. 14). Avrupa’da çalışan Türklerin 3. nesil çocukları için Türkçe artık ana dili olmaktan çıkmaktadır. Birkaç nesil sonra da günlük hayatta, eğitimde ya da işte kullanılmadığından miras dil durumuna düşebilir. Dünyanın pek çok yerinde pek çok dil, miras dil durumuna düşmektedir. Örneğin günümüzde az sayıda konuşuru olan Baraba Tatarcası, Fu-yü Kırgızcası gibi Türk dili değişkeleri devam kuşaklar açısından miras dil konumuna düşmüşlerdir. Miras dil kavramı dil temaslarının sonucunda konuşur topluluklarının baskın olan dili kullanmaya başlamalarıyla ortaya çıkmaktadır. Türkçenin temas ettiği diller şöyle sıralanabilir16: Sanskritçe (Eski Türkçe döneminde) Soğdca (Eski Türkçe döneminde) Tibetçe (Eski Türkçe döneminde) Toharca (Eski Türkçe döneminde) Moğolca (Altay dil birliği döneminden itibaren) Çince (Hun, Köktürk ve Uygurlar döneminde) Farsça (Hun, Köktürk ve devamındaki Türk devletlerinde) Arapça (7. yy.dan itibaren) Urduca (Gazneliler ve Babürlüler döneminde) Rusça (Avarlar döneminden itibaren) İtalyanca (Venedik ve Cenevalılar döneminde) Macarca (MS 5. yy.da Avrupa Hunlarından itibaren, 12-13. yy.larda Kıpçaklarla vd.) Yunanca (Köktürklerden itibaren) Fransızca (18. yy.dan itibaren) İngilizce (19. yy.dan itibaren)

II.İletişim Seviyesine Göre Diller Kuşkusuz dilin en önemli işlevi iletişim, bir başka deyişle bildirişimdir. Bir dilde gerçekleştirilen bildirişimin yapısı ve hacmi bir dilin toplum dilbilimsel parametrelerini belirlemektedir. Meçkovskaya bildirişim derecelerine göre dilleri beş kategoride incelemektedir (2001, s. 121-3): 1-Dünya dilleri 2-Uluslararası diller 3-Devlet dilleri 4-Bölgesel diller 5-Yerel diller Bu kategorilere göre dillerin en yüksek bildirişim derecesine uluslararası ve devletlerarası iletişim dilleri olan dünya dilleri sahiptir. Birleşmiş Milletler tarafından da resmî ve çalışma dilleri olarak kabul edilen bu diller Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolcadır. Bu dillerin yanı sıra Birleşmiş Milletler nezdinde Bengalce, Hintçe, Portekizce ve Türkçe gibi diller dünya dilleri arasında yer almak amacıyla çeşitli girişimlerde bulunmaktadır. Dünya dilleri tarihsel olarak farklılık göstermekteyse de günümüzde bu dillerin arasında yer almayı sağlayan tek kuruluş Birleşmiş Milletlerdir. İkinci kategoride uluslararası diller yer almaktadır. Uluslararası diller, gerek uluslararası gerekse de etniklerarası iletişimde hukuksal bakımdan resmî ya da devlet dili biçiminde yaygın olarak kullanılırlar. Portekizce, Malayca, Vietnamca, Zaire ve Mozambik’te resmî dil olarak kullanılan Svahili dili gibi diller bu dillere örnek olarak gösterilebilir. Üçüncü kategoride devlet dilleri yer almaktadır. Devlet dilleri hukuki statü bakımından devlet dili ya da resmî dil konumundadır. Ya da bir ülkede ana dil işlevini yerine getiren dildir. Devlet dilleri etniklerarası iletişimde çok dilli toplumlarda bildirişimi sağlarlar. Örneğin Gürcüce Gürcistan’da birçok etnik grup arasında bildirişimi sağlamaktadır. Tek dilli toplumlar açısından da devlet dillerine örnek olarak Japonca, Lehçe, Macarca gösterilebilir. Bir diğer kategori bölgesel dillerdir. Bölgesel diller etniklerarası bildirişimde kullanılmakla birlikte resmî ya da devlet dili olarak hukuki konumu bulunmayan dillerdir. Bu diller yazı dili olarak da kullanılırlar. Örneğin Tibetçe, Tibet Otonom Bölgesinde 4 milyon civarında kişinin kullandığı bir bölgesel dildir. 16 Ayrıntılar için bk. http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/karaagac_01.pdf

Son kategoriyi oluşturan yerel diller yazısız dillerdir. Etnik içi resmî olmayan bildirişimde sözlü olarak kullanılan dillerdir. Çeşitli medya organlarında zaman zaman yer alabilirler. İlköğrenimde yardımcı dil olarak kullanılabilirler. Yerel dil (local language) kimi çalışmalarda “bir topluluğun içinde bulunduğu topluma ait olan ve daha yaygın olan dil ya da bölgesel ağızlar” olarak (Vardar, 2002, s. 14) tanımlansa da yazısı olmayan, sözlü ve etnik içi iletişimde kullanılan diller de bu çerçevededir. Örneğin İran’da konuşulan Halaç Türkçesi, Güney Sibirya’da konuşulan Teleüt Türkçesi gibi diller bu diller arasında yer alırlar. Dil temaslarında bir başka kavram da katil dil (killer language) terimidir. İlk kez Anne Pakir (1991) tarafından ortaya atılmıştır. Buna göre Mandarin, İspanyolca, Fransızca ve Endonezya dilleri katil dillerden bazılarıdır. Anne Pakir’in tanımlaması tarihsel etkenlerle birlikte günümüzdeki durumu açıklamaktadır (Mühlhäusler, 1996, s. 20). Sosyal, siyasi, nüfus gibi özellikler yönünden baskın olan bir topluluğun, baskın olmayan topluluk üzerindeki etkisi sonucunda azınlık konumunda bulunan ya da çoğunluk olsa da siyasal güce sahip olmayan topluluklar dillerini kullanmayı bırakırlar. Katil diller bölgelere göre farklılık da gösterebilir. Örneğin İngilizcenin yayılmasının farklılık arz etmesi, kimi bölgede yerel dillere tesirinin az olması, kimi bölgelerde ise bu tesirin artması durumu söz konusudur. Papua Yeni Gine’de İngilizcenin baskısı gün geçtikçe artmaktayken Almanya’daki baskısı sınırlıdır. Baskın dil (dominant language), iki/çok dilli bireylerin dillerin birini diğerine göre daha çok bilmesi/kullanması ya da bir toplumda daha çok insan tarafından konuşulduğu için çoğunluk dili konumda olan dildir (İmer vd., 2011, s. 45). Çoğunluk dili, bulunulan toplumda yaygın olarak kullanılan bir dil olsa da birey kendi ilk dilini daha etkin bir şekilde kullanabilir. Bulunulan ülke ya da bölgedeki yaygın dil, bireyin dil kullanımına sınırlı etki yapabilir. Örneğin yalnızca bir işte çoğunluk dilini kullanan kişi iş dışı hayatında herhangi bir baskı hissetmeyebilir. Bu bağlamda baskın dil, çoğunluk dili yerine bireyin anlamada, konuşmada, okumada ya da yazmada daha rahat kullandığı dildir. Baskın dil her zaman ana dili ya da ilk dil olmak zorunda değildir. Birey daha sonradan edindiği dili daha çok bilebilir ya da kullanabilir. Göçmen toplulukların göç ettikleri ülkenin dillerini benimseme süreçleri buna örnek teşkil edebilir. Baskın dil, baskın olmayan (non-dominant) dillere ekonomik, sosyal, gündelik vb. alanlarda sınırlı kullanım alanında diğer dili etkisi altında bırakan dil olarak da tanımlanabilir. Baskın dil ve baskın olmayan dil arasında mutlaka bir dil ilişkisinin varlığı söz konusudur. Dünya üzerinde birçok dil farklı ilişkiler kurmuştur. Farklı dillerin temasında sosyal açıdan daha baskın olan dil, görece daha zayıf olan dili etkiler. Bu etki kimi durumlarda dil ölümünü

tetikleyebilir. Dil temaslarının bu boyutu farklı çalışmalarla ele alınmıştır (Thomason- Kaufmann, 1988; Johanson 1992; Appel-Muysken, 2006; Matras, 2009). İlişki kaynaklı dil incelemelerinin yanı sıra iki dillilik gibi alanlarda dillerin etkileşimleri değiştirim gibi kavramlarla da incelenebilmektedir. Bu dilbilimsel olgu ile ilgili farklı sınıflandırmalar yapılmıştır. Genel anlamda kod değiştirme (code switching) ile ilgili olarak yapısal anlamda iki türden söz edilir. Kod değiştirmenin birinci türü, tümceler arasında geçişi kapsar. Tümceler arası kod değiştirme (intersentential code switching) olarak adlandırılan bu tür, konuşurun temel dilde bir tümce kurduktan sonra bütünüyle farklı konuşmada daha az yeri olan dilde (embedded language) cümle kurmasını ele alır. Dil değiştiriminin diğer türü ise tek bir tümce ya da tümce parçası içinde gerçekleşen tümce içi kod değiştirmedir (intrasentential code switching) (Killi Yılmaz 2014, s. 209). Dil ilişkilerinde tümce içindeki kod değiştirmeler farklı araştırmacılar tarafından farklı kavramlarla karşılanmıştır. Bir tümcenin kapsamı içerisinde kodun temel dilden başka bir dile geçmesi için kod karıştırımı (code mixing) terimi de kullanılır. Bu durumda kod değiştirme daha genel bir kavramı karşılarken kod karıştırma genellikle tümce içi değiştirmeleri karşılamak üzere kullanılmıştır (Killi Yılmaz 2014, s. 210). Dillerin birbiriyle olan etkileşimlerinin bir diğer sonucu birbirleriyle kelime alışverişinde bulunmalarıdır. Bu durum ödünçleme, alıntı-verinti gibi terimlerle açıklanmaktadır. Muysken (2000, s. 1) bu terimi “her iki dile ait sözcüksel öğeler ve dilbilgisi özelliklerinin bir tümce içinde bulunduğu bütün durumlar” olarak tanımlamaktadır. Ödünçleme için kendinden önceki önerileri de toparlayarak şöyle bir sözlüksel sıralama önerir (2000, s. 74): isimler > sıfatlar > eylemler > ilgeçler > sıralama bağlaçları > zarflar > belirleyiciler > bağımsız zamirler > parçacık adıllar > yantümce bağlaçları. Burada isimler sıralama bağlaçlarına göre daha kolay ödünçlenirler. Tüm bu ögeler tümce içinde yer alarak kod karıştırımına yol açarlar. En basit anlamda bir dili konuşurken birden başka bir dile geçiş yapmak ya da o dilin unsurlarını kullanmak özellikle iki ya da çok dilli toplumlarda ortaya çıkar. Thomason and Kaufman (1988, ss. 74-76) bu tür yapıların ödünçleme ile karşılandığı ilişki kaynaklı incelemelerinde bu yapıları şöyle kategorilendirir: 1. kategori: Yalnızca sözlüksel ödünçleme 2. kategori: Az yapısal ödünçleme 3. kategori: Orta derecede ağır yapısala doğru olan ödünçleme 4. kategori: Orta derecede yapısal ödünçleme

5. kategori: Ağır yapısal ödünçleme Thomason and Kaufman (1988)’ın bu sıralamasına göre ilk kategoride yalnızca sözcükler transfer edilir. Bu her dil arasındaki ilişki sonucunda olabilir. Sonraki aşamada bağlaçlar, zarf parçacıkları gibi dilin yapısını da etkileyen sözcükler ödünçlenir. Örneğin Arapçadan Türkçeye ödünçlenmiş ve bağlacı bu kategoridedir. Ödünçlemelerde seslik değişimler söz konusu olabilir. Sözcüklere alıcı dilde yeni anlamlar kazandırılabilir. Bu kategoriyi ilgeçler ve bazı yapım eklerinin ödünçlendiği aşama izler. Bu kategori daha yoğun kültürel baskınlığın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu ödünçleme örnekleri zamanla dil yapısını veren dilin özelliklerini kaybederek alıcı dilin yapısına da uyum sağlayabilir: Farsça çâr-çûbe (dört çubuk) > Türkçe çerçeve Farsça çâr-tak (dört kemer) > Türkçe çardak Farsça çâr-yek (dörtte bir) > Türkçe çeyrek Farsça çâr-şenbe (dördüncü gün) > Türkçe çarşamba Farsça çâr-mıkh (dört mıh) > Türkçe çarmıh vb. Ödünçleme, alıntı gibi kavramların kafa karıştırıcı olduğuna işaret eden Johanson kopyalama terimini ortaya atmaktadır. Johanson’un kod kopyalama modeline göre, herhangi iki dilin temasında, ögeler sosyal olarak daha baskın olan bir dilden (B), sosyal olarak baskın olmayan dile (A) kopyalanır. Kopyalanan unsurlar, alıcı dil olan zayıf dilin sistemine uymak için belli süreçlerden geçerler. Bu süreçte gereksiz ses, biçimbilgisi, sözdizimsel özellikleri bırakılır, alıcı dil için gerekli olan eklemeler yapılır. Bu modele göre kopyalar genel, seçilmiş ve karışık olmak üzere üçe ayrılır. Genel kopyalarda malzeme yapısı da birlikte kopyalanan orijinal; morfemik açıdan basit veya karmaşık, bağımsız veya bağımlı olabilir; bir veya daha fazla kelimeyi içine alabilir. Mesela gidişat kelimesindeki –at eki bağımlıdır buna karşılık fakat kelimesi bağımsızdır; market bir kelimeden, süper market iki kelimeden oluşan kopyalardır. Seçilmiş kopyalarda, B bloklarının sadece belli yapı özellikleri örnek alınır ve A birliklerine kopyalanır. Bunun sonucunda ses, anlam, sözdizimi ve sıklık etkisi gibi tesirler ortaya çıkar: Bu kopyalara çok sayıda örnek verebiliriz: öngörmek (< Fransızca prévoire), (eğlence) yıldız(ı) (< İng. star) kelimelerindeki malzeme Türkçedir fakat kazandıkları yeni anlam

yabancı etki sonucu ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Ne içersiniz, yerine Ne alırsınız, Park etmeyiniz yerine Park yapmayınız biçimleri, zirve toplantısı (< İng. summit conference,) kamuoyu (< Osm. efkār-ı 'umu:miye < Fran. opinion publique) da batı dillerinden yapılmış anlam kopyası örnekleridir. Karışık kopyalar ise en azından bir genel kopya içeren birleşme kopyalarından oluşur. Hint- Avrupa tipi bağımlı cümle kalıbında kurulan Anladım ki gelmez cümlesini buraya örnek olarak verebiliriz. Bu cümlede hem birleşme kalıbı hem de ki bağlacı kopyalanmıştır17. Dil temaslarının yoğun olarak yaşandığı yerlerde ortaya çıkan iki dillilik (bilingualism) en genel anlamıyla bir bireyin iki dili bilmesi ve konuşabilmesi ile açıklanır. Bloomfield (1935) ana dili gibi iki dili de kontrol edebilmek olarak tanımlamaktadır (Hamers ve Blanc, 2004, s. 6). Macnamara (1967) iki dilli bireyin anlama, konuşma, okuma ve yazma yetileri bakımından iki dilde de asgari dil yetisine sahip olması durumunu tanımda kullanmaktadır. Tanımların daha çok iki dildeki yeterlilik düzeylerine göre yapılmasına karşı çıkan Hamers ve Blanc (2004, s. 7) iki dilliliğin sosyal ve psikolojik boyutundan uzak tutularak değerlendirildiği için eksik olduğunu savunur. Araştırmacılara göre iki dillilikte sosyal ve psikolojik etkileşim yapısı göz ardı edilmemelidir. Skutnabb-Kangas (1984, s. 90) iki dilli konuşuru “tek dilli ya da iki dilli topluluklarda iki ya da daha çok dil işlevlerini yerine getirebilen, bireysel iletişim ve davranışsal yeterliliğini tek başına ve aynı seviyede doğal konuşur olarak sosyokültürel taleplerini gerçekleştiren, dil grupları ve kültürleriyle kendisini tanımlayabilen kişi” olarak tanımlamaktadır. Yeryüzündeki dil sayıları, bu dillerin bulundukları bölgeler dikkate alındığında dünya nüfusunun 2/3’ye yakını iki dillidir. Bu da durumun ne denli yaygınlık gösterdiğini ortaya koymaktadır. Çok dillilik (multilingualism, plurilingualism), bireyin dil topluluğunda iki ya da daha fazla dili kullanabilmesidir (Crystal, 2008, s. 318). İki dillilik terimi çoğu zaman ikiden çok dili kullanma durumunu belirtmek için de kullanılmaktadır ancak ikiden fazla dilin kullanıldığı dil toplulukları için çok dillilik söz konusudur (Crystal, 2008, s. 318). Yarı dillilik (semilingualism), bireyin iki veya daha fazla dilin bulunduğu dil topluluğunda, dillerin herhangi birinde dil yetisinin birincil dil düzeyinde olmaması durumudur (Crystal, 2008, s. 430). Yarı dillilikte, bireyde birincil konuşuru olduğu dilde yeterli dil yetisine sahip 17 Ayrıntılar için bk. http://turkoloji.cu.edu.tr/DILBILIM/demir_populer.pdf

olmaması durumu söz konusu olabilmektedir. İmer vd. (2013, s. 272), yarı dillilik durumu için göçmenlerle, kendi ülkesi dışında çalışan işçilerin çocuklarını örnek olarak vermektedir. Lingua franca farklı dillerin konuşulduğu, dil temaslarının yoğun olduğu, dolayısıyla iletişim güçlüklerinin yaşandığı ortamlarda, farklı dil toplulukları tarafından ortak anlaşma aracı olarak kullanılan dildir. Ticaret dili olarak da bilinir. Tarih boyunca, iletişimin önündeki engelleri kaldırmak üzere, çeşitli diller lingua franca olarak kullanılmıştır. Orta Asya’da 4.- 9. yüzyıllar arasında diplomat ve tüccar Soğd halkının dili Soğdca; Çin, Türk, Aryan vd. halklar arasında İpek yolu boyunca bir tür lingua franca idi. Latince Avrupa’da, orta çağlarda bir bilim ve eğitim dili, Fransızca 17.-20. yüzyıllar arasında uluslararası diplomasi dili olarak kullanılmıştı. Günümüzde pek çok alanda İngilizce bu özelliği taşımaktadır. Bazı bölgelerde İspanyolca da benzeri bir işlevdedir. III.Dil Politikaları ve Dil Planlaması Dil düzenlemesi olarak da karşılanan dil planlaması (language planning), ulusal ölçekli dil sorunlarına örgütlü bir biçimde çözüm arama amacıyla girişilen, ölçünlü bir dil oluşturmayı amaçlayan, yönetimin onayladığı, uzun süreli, kesintisiz, bilinçli ve kurama dayalı bir çalışmadır (İmer vd., 2013, s. 89). Terim dilbilimsel literatürde ilk kez E. Haugen tarafından kullanılmıştır (Killi Yılmaz, 2010, s. 42). Dil planlamaları aynı zamanda dil politikaları (language policy) ile de ilişkilidir. Çünkü bir dil planlaması her şeyden önce kamusal bir izne tabidir ve devletlerin bu konudaki çalışmaları ile yönlendirilir. Dil planlamaları, desteklenen dillere karşı oluşturulan taban örgütlenmesi önlemlerini somut ölçüler ve uygulamalar kapsamında ele alırken dil politikaları, devletten halka, yani yukarıdan aşağıya dillere ilişkin resmî politikalara işaret eder (Sallabank, 2011, s. 278). Dil planlamasının sistemli toplum dilbilimsel çalışmaları, bu çalışmaların nasıl bir yazı ve konuşma sisteminde yapılacağını belirleyerek devlet ya da diğer resmî kurumlar tarafından dilin nasıl yönetileceği konusunu inceler (Fishman, 1971, s. 365). Crystal (2008, s. 268) dil planlaması ile toplum dilbilimcilerin çeşitli dil ve diyalekt farklılıklarının bilinçli olarak çalışılarak, dil topluluklarındaki farklı iletişim problemlerinin çözülmesini amaçladıklarını belirtmektedir. Bu bağlamda, dil topluluklarının seçtikleri ve kullandıkları dille ilgili olarak resmî bir dil politikası geliştirme işi dil mühendisliği (language engineering) gibi alanlarla belirlenir.

Dil planlamasının alt alanlarından konum planlaması (status planning), seçilecek dil değişkesinin diğer dil değişkeleri ile olan ilişkisini inceler. Bütünce planlaması (corpus planning) ise yazım, dil bilgisi, sözlük düzenlemesi vb. konularda ölçütlerin seçimi ve belirlenmesini inceler. Örneğin Türkiye’de herhangi bir yaptırım gücü olmasa da dil standardını belirleyici kurum Türk Dil Kurumudur. Türk Dil Kurumunun çalışmaları kurumsal anlamda devlet tarafından kabul görür. Türk Dil Kurumunun çalışmaları bu anlamda Türkiye’de dil politikalarının ve planlamalarının başat rolünü üstlenmektedir. Dil planlamaları dillerin yeniden canlandırma programları, eğitimde, sosyal ve kültürel alanlarda kullanılabilmesi bakımından da önem arz etmektedir. Dil planlamaları dil topluluklarının kendi dillerine ilişkin uzun dönem durumlarını görmelerini sağlamaktadır. Dil planlaması ve dil haklarının belirlenmesi; siyaset biliminden hukuka, sosyolojiden dilbilime birçok disiplinin alanını ilgilendirmektedir. Dil politikalarının bir uzantısı ve sonucu olarak dil hakları (language rights) ya da dilsel haklar (linguistic rights), insan ve sivil hakları ile ilişkili olarak bireylerin ya da toplulukların temel haklarından biri olarak özel ya da kamusal alanlarda iletişim için kullanacakları dili seçebilme özgürlüğüyle ilişkilidir. Dilsel haklar en temelde bir insan hakkıdır. Bu hak aynı zamanda baskın olan siyasal ve toplumsal yapının da yükümlülükleri arasındadır. Bu durum birçok uluslararası sözleşme ile güvence altına alınmıştır. Bunların en önemlisi Haziran 1996’da kabul edilen Dil Hakları Evrensel Bildirgesidir. Bu bildirge elektronik olarak yayımlanmıştır (Universal Declaration of Linguistic Rights, 1996). İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948) ve bu çerçevede birçok uluslararası sözleşme temelinde hazırlanan bu bildirge, en temelde insan ve dillerin eşitliği ilkesini önemle vurgulamaktadır. Tüm dilsel topluluklar hem ekonomik, sosyal, dinî, kültürel vb. haklar hem de dil hakları bakımından eşittir. (s. 12-3). Bildirgenin 3. Maddesi “bir dil topluluğunun üyesi olarak tanınma hakkı; kendi dilini özel ve kamusal alanda kullanma hakkı, kendi ismini kullanma hakkı, kendi dil topluluğunun diğer üyeleriyle iletişimde bulunma ve ortaklık kurma hakkı, kendi kültürünün devamlılığını sağlama ve kültürünü geliştirme hakkını devri mümkün olmayan kişisel haklar olarak kabul etmektedir” (s. 24). Aynı zamanda “bireyler kendi dilleri ile kültürlerinin öğretilmesi hakkına, … iletişim araçlarında kendi dil ve kültürlerinin yeterince yer alması hakkına, sosyo-ekonomik ve devlet organları ile ilişkilerinde kendi dilleri bakımından ilgi görme hakkına sahiptir.”

Bildirgenin 15. Maddesinde “bütün dil topluluklarının üzerinde yaşadıkları bölge içinde kendi dillerini resmî olarak kullanma hakkına sahip oldukları” vurgulanmıştır. Aynı maddenin ikinci fıkrasında “kamusal ve özel belgelerin bireylerin ait oldukları dil topluluklarının dillerinde hazırlanabilmesi”ne yapılan vurgu şöyle devam etmektedir: “… hiç kimse bu dilin varlığını inkâr edemez.” Bildirgede eğitimden bazı özel haklara ve iletişim araçları ile yeni teknolojilerde, kültürel ve sosyo-ekonomik alanlarda herhangi bir topluluğa ait bireylerin kendi dillerini kullanabilmelerine yönelik düzenlemeler ve haklar salık verilir. 52 maddeden oluşan bu bildirge, Tsunoda’ya (2006, s. 145-6) göre birçok ülke tarafından görmezden gelinmektedir. Çünkü azınlık hakları da yine birçok ülke tarafından dikkate alınmamaktadır. Ancak bu bildirgenin her ne kadar uygulamada zorlukları olsa da potansiyel olarak önemi büyüktür. Tehlikedeki diller Yeryüzünde bugün yaklaşık 7000 kadar dil bulunduğuna yukarıda değinmiştik. Bunların en az yarısının, belki de daha çoğunun, bu yüzyılda yok olacağı söylenmektedir. Summer Institute of Linguistics (SIL)’in yayın organı Ethnologue, dünya dillerinden yüzde 40’ının can çekişmekte olduğunu ileri sürüyorsa da bu, fazlasıyla ihtiyatlı bir tahmindir (Nettle & Romanie, 2002, s. 23). Krauss (1992, s. 7), önümüzdeki yüzyılda dillerin % 90’ının ciddi tehlike altında bulunduğu ya da öleceği tahmininde bulunmaktadır. Daha iyimser bir tahminde bulunan Nettle&Romanie (2002), Crystal (2007, s. 33), Austin ve Sallabank (2011, s. 2) dillerin yarısının bu yüzyılda kaybolacaklarını savunmaktadırlar. Harrison (2007, s. 3), dünya dillerinin belki de yarısının son konuşurunun hayatta olduğuna işaret eder.

Resim 1. Ethnologue’a göre yaşayan dünya dillerinin konumları18 Yeryüzünde Birleşmiş Milletlerce tanınan 200 civarındaki ülkeye düşen dil sayısı yaklaşık 7000’dir. Birçok ülke bu bakımdan iki veya çok dillidir. Bu bağlamda bir dilin tehlike süreçleri yalnızca diller arasındaki ilişkilerle açıklanamaz. Dil kaybı, dil değiştirimi ve dil ölümünün sosyal, politik, ekonomik, kültürel birçok sebebi bulunur. Diller konuşurlarının yaşadıkları çevreden bağımsız değildir. Bu çevre çeşitli sosyal baskılar, kültürel asimilasyon süreçleri ya da doğanın zorlukları gibi birçok etkeni barındırmaktadır. Bu ve buna benzer etkenler sonucunda konuşurlar sahip oldukları dil mirasının zenginliğini kaybedebilirler. Austin ve Sallabank (2011, s. 5) bir dilin tehlike süreçlerini aşağıdaki sebeplere bağlarlar: • Doğal afetler, kıtlık, salgın hastalıklar: Örneğin Papua Yeni Gine’deki Malol yerli dili (deprem), Andaman Adaları (tsunami) vb. • Savaş ve soykırım: Tazmanya dili (sömürgecilerin yaptıkları soykırım), Brezilya yerli halklarının dili (toprak ihtilafı nedeniyle), El Salvador (iç savaş) vb. • Açık baskı, sıklıkla ‘ulusal birlik’ ya da asimilasyon politikaları (zorunlu iskânı içeren): Galce, Yerli Amerika dilleri vb. • Kültürel, politik, ekonomik baskınlık: Aynu, Manks, Sorb vb. diller (Austin ve Sallabank, 2011, s. 5). 18 https://www.ethnologue.com/guides/how-many-languages (Dünya dilleri hakkında ayrıntılı bilgi almak için Ethnologue genel ağ sayfası en kapsamlı veri tabanıdır).


Like this book? You can publish your book online for free in a few minutes!
Create your own flipbook